ZAMANA TUZAK
İnsan kendisinden kaçtığında, zaman tuzağına düşer.
İnsan kendisinden geçtiğinde, zaman, tuzağa düşer
Aşk; kendinden kaçmadan, kendinden geçiştir.
Hayat nedir? Ben kimim? İnsan nedir? Burada ne işim var? Gerçek nedir? Ve belki daha fazlası; Aşk...
İnsan kendisinden kaçtığında, zaman tuzağına düşer.
İnsan kendisinden geçtiğinde, zaman, tuzağa düşer
Aşk; kendinden kaçmadan, kendinden geçiştir.
İnsan çoğu zaman oradan oraya savrulan kurmacalarının farkında değildir; arzularını niyetlerle ve heveslerini hedeflerle karıştırır. Üstelik niyetleri konusunda da kendine dürüst değildir. En kötüsü de hiç zahmete girmeden rahmet umar. Hâl böyle olunca, insanın "hayatım" dediği şey, sıkıntılı bir karmaşadan ibarettir...
Oysa çarkı başka türlü döndürebilir ve keskin bir kılıca da dönebilir insan...
Yine de bana sorarsanız en iyisi, o çarkı hiç döndürmemek ve dönen devrânın tam merkezindeki, sessiz, boş ve kıpırtısız nokta olmak. İşte o nokta, insanın kendisine en yakın olduğu yerdir...
Dünyada sonu hiç gelmeyen ve gelmeyecek gibi duran, büyüklü küçüklü, sayısız mesele, mücadele, savaş ve debdebe var. Arzu ettiği sonuca varmak; Dünyasını kontrol etmek, şekillendirmek ve yönetmek isteyen bir insanı, asla tatmin etmeyecek; her yanından dolaşmış, kördüğüm olmuş bir yumak bu. Neresine el atsanız sizi içine çekiverebilecek bir bataklık...
İnsan kendine yakın durmadıkça; insan kendine köklenmedikçe, insan kendine sahip çıkmadıkça, insan kendine yol, çıpa, pusula, yön ve hedef olmadıkça - güçlü rüzgârlarla savrulup kaybolmaması, devasa dalgalar arasında batıp çıkarken su yutmaması mümkün değil zannımca...
Peki kendine yakın olmak ne demektir?
Gözlerini bu Dünyanın bitmeyen çalkantısından kendine çevirmek demektir. Kendini bir yabancı ve hatta bir düşman olarak görmeyi bırakmak demektir. Kendini merak etmek demektir. Belki kendini sevebilmek demektir. Kendini gerçekten bilme cür'eti göstermek demektir. Kendinin tüm gizemlerine, karanlıklarına dalabilme cesareti göstermek demektir. Kendinde saklı hazineleri keşfetmek demektir.
Kendine yakın olmak, güven dolu olmak demektir.
Kendine yakın olmak, özgür olmak demektir.
Tutunduğu ve yük edindiği ne varsa, güvenle bırakana dek; bütünüyle özgür olana dek - kendine yaklaşmalı ve daha yakından bakmalı o halde insan..
Kendine yakın olmak, her anın mükemmelliğini idrak etmek ve esasen her an mükemmel olmak demektir.
Her an mükemmel olana dek, kendine yaklaşmalı ve daha yakından bakmalı o halde insan..
Kendine yakın olmak, kendi OLMAK demektir.
Kendi OLUNCAYA dek, kendine yaklaşmalı ve daha yakından bakmalı o halde insan..
Sen de bir kalemsin;
Yazmazsan ne işe yararsın
Ey insanoğlu!
Yazarak tüket kendini
Ve izlerinde yaşa.
Gönül yanmayacaksa sevgili için
- neden var insan?
İlham ol; hafiflik ol;
Şairin nefesinde yaşa.
Güzellik ol; söze dökül;
Konduğun yüreklerde yaşa
İncelikle dokun, dokunduğunu var et;
Maharetli ellerde yaşa.
Hoş bir sedanın tınısında titreş
İster hüzün ol;
İçli bir şarkıda
İster sevinç ol;
Dansın coşkusunda yaşa
Hayat benzersiz bir tablo;
O tablo sensiz eksik kalırdı
Dilediğin renge bürün;
Dilediğin resme ak;
Eksiksiz yaşa.
Kilitli kapılar ardından çık
Yabancı saydığın kalplere gir
Yaşadıkça eri; eridikçe bırak
Açık yüreklilikle - güvenerek yaşa.
Zamanı geldiğinde
Ardından dökülen gözyaşlarında
Yaşarken olduğu gibi aynı –
Kabına sığamadan yaşa.
Bir şekilde politik Dünyada köşeler tutarak güç sahibi olmuş ya da olma çabasında insanlar görüyorum. En olumlu bakış açısıyla, iyi niyetli olduklarını varsayarak, ülkeyi ya da bu ülkede kendilerinden gördükleri bir kısım insanları kurtarma, onlara hizmet etme iddiasında olan insanlar…
Bu insanları yargılayamam ve yadırgayamam. Zira insan egosu, bir şekilde, kendinden saydığı birilerine ve en nihayetinde kendi çıkarlarına çalışmıyor mu. Hem kimin bir egosu yok ki?
Egonun oyunu, özünde korku üzerine kuruludur. Oyun algılanan şekliyle 'bu kıyasıya rekabet Dünyasında', güç ve mevki elde etmek ve böylelikle var oluşunu güvenceye almak oyunudur. Politika Dünyasının tek farkı, özünde - bu ‘oyunu’ daha görülebilir kılması sadece...
İnsan ne zaman ki oyuna kapılıyor ve bunun sadece bir oyun olduğunu ‘unutuyor’; cehaleti, kendisi başta olmak üzere herkesin başına dert açmaya başlıyor... Oyuna kapılmış ve oyunlarında kaybolmuş çocuklar gibi, gerçekliği kendilerinden menkul (ve aslında fazlaca bir gerçekliği olmayan) bir dava yolunda, baştan ve yoldan çıkıyor…
Bir şekilde ‘rollerin’ olduğu ve dağıtıldığı her alanda, bu oyun kuruluyor ve politik şiddet, alabildiğine sahne alıyor demektir. Zira rolünün hakkını vermek için artık kendini hatırlamamak gerekiyor. Anne-baba çocuğuna politik şiddet uyguluyor kimi zaman ve bazen de yöneticiler çalışanlarına… Bilgisi, mevkisi, deneyimi, zamanlaması, kurnazlığı, cahil cesareti, gücü ile otorite elde edenler, edemeyenlere…
Korku oyunu, oyuncuları için acı içerir. Zira korku, gerçek acılardan korunmak için zihinde yaratılan – sanal – acı demektir. Esasında korkan kişi, acısıyla baş etmenin yollarını arıyor demektir. Eğer politik şahsiyetlere baktığınızda, bir çoğunun yüzlerinden kolayca okunabilen katılığı, gerginliği, hırsı, tatminsizliği görebiliyorsanız, bir ihtimal çektikleri acıyı da süzebilirsiniz.
Sorun şu ki, korkan kişi, cehaleti sebebiyle, acısıyla baş etmenin sağduyulu ve zarif yollarını bulmakta zorlanacak demektir. Dolayısıyla korkan kişi, yaşadığı acıyla başa çıkabilmek için bu acıyı dışına taşımaya çabalayacak ve kaçınılmaz olarak başkaları için de yeni ve gereksiz acılar yaratacak demektir.
Politik şiddet oyunu, acıyı dışına kusma oyunudur.
Eğer acı çeken politik şahsiyetlere baktığınızda, onların yüzündeki katılığı, gerginliği, hırsı görebiliyor ama aynı anda, onlara bakmaktan kaynaklanan, kendi yüzünüzde ve yüreğinizde beliren katılığı, gerginliği, hırsı göremiyorsanız siz de bu oyunun oyuncularındansınız demektir. Zira siz de birinin yanında ötekinin karşısında ve aynı gelip geçici oyunun, aynı bitimsiz mücadelenin içerisindesiniz demektir.
İnsanın bu oyundaki kızdığı, yerdiği aktörlerle arasında pek de fark olmadığını görebilmesi için sanırım önce kendi gözündeki perdeleri görebilmesi gerekiyor. Ve insanın bu oyunda kaybolmuşlara gerçek bir faydasının olabilmesi için evvela kendi kalbine yüklediği ağırlığı görmesi ve bırakması gerekiyor.
Birini ötekinden ayıran şefkat, şefkat değildir.
Kendisine kör olanın, başkasına vaat ettiği şefkate, evvela kendisinin ihtiyacı var demektir.
İhtiyaç hali içindeydim; çok açtım. Güzel bir kadının sevecenlikle gözlerime bakmasına; ellerimi tutmasına; bana anlayışını, sıcaklığını, kokusunu vermesine; benim onu sevmeme ve anlamama izin vermesine; bana teslim olmasına ve ona teslim olmaya ölesiye açtım. Ben, güzellikle sevmeye ve güzellikle sevilmeye çok açtım. Ben aşkın, bu açlığı tümüyle gidermek olduğunu sanıyordum. Bu yüzden açlığını duyduğum şeyi bana sunacak bir kadına, dilediği aşkı da vermeye hazır ve gönüllüydüm. Onu; onun dilediği, umduğu gibi ya da başka bir şekilde sevip sevmediğim önemli değildi benim için. Nasılsa ona lazım geleni verebilirdim ve ona, biz olmak için ne gerekiyorsa onu verecektim. Verebilirim sanıyordum. Böylelikle aşk inşa edilir sanıyordum. Çok toydum ve kendimin de kanacağı, lezzetli yalanlar söylemeye müsaittim. İnandım o yalanlara ve inandırdım da hatta. Herkesin kendince oynadığı o aşk oyununu, ben de oynadım – tüm hamlığımla... Peki aşk; o oyuna geldi mi?
Aşk her oyunun üstündedir ve aşka gelen tüm oyunları bırakır…
Sığlığımız, en derinde, henüz kendimizi sevmeyi bilemeyişimizden.
Sığlığımız dediysem; kendimden, daima kendi sığlığımdan bahsediyorum. Kendime, derine ve daha derine inip baktığımda, sevilmemekten korktuğumu, hatta belki yalnız kalmaktan korktuğumu ve bazen basiretimin bağlandığını, aklımın karışıp algılarımın işlerliğini yitirdiğini; korktuğumun kaçınılmaz olarak gerçeğe dönüşmekte olduğunu; bunun da aslında kendimi hala büsbütün sevmeyi bilmemekle ilgili olduğunu görüyorum. Fark ediyorum ki, çoğu kez ben sevmekten daha çok sevilmekle ilgiliyim. O yüzden de duyduğum sahici hislerin değişmesi/erimesi pahasına birilerinin beni daha çok sevmesini sağlamaya çalışıyorum ve bunu da tam olarak beceremiyorum. Kendi söküğüme yama vuramıyorum. Sevmek sorumluluktur oysa ve sevilmekse güvenmek ve izin vermek. Ne sorumluluk alıyorum ne de sevilmeye bırakıyorum kendimi; sıradan insanlığımla...
Sen hep bana hislerinle konuş; hislerin değişirse lütfen dürüstçe söyle diyorsun ya ey "hayat"; değişiyor ve ben bunu sevgi diliyle ifade etmenin bir yolunu her zaman bulamıyorum. Birine değer vermek ve onu duymakla; kendime değer vermek ve kendi sesimi duymak arasında kolay olanı yapmaya meylediyorum. Tüm duyargalarımı kapatıyorum. Ne iyi ki sen bana öğretiyorsun; dürüst olmayı öğretiyorsun; icabında hak ettiğini bağır çağır talep etmeyi de... Kendimi ne kadar seviyorsam karşıma çıkanı da o kadar seviyorum. El veren bir "sevgili" yardımıyla kendimi daha çok sevmeyi öğreniyorum. Ve bu hep böyle...
Hüzün çöküyor bazen gönlüme ey hayat. 'Candan öte cananla' vedalaşmaktan burnum sızlıyor. Yaşanmışlarımı, biriktirdiğim güzellikleri senin koynuna salmak bazen kolay olmuyor. Şikayetim yoksa da asla - işte biraz sızlatıyor.
Kendini yırtarak bağrını açtı sevgili de
Düştü o kollara; göğün göğsünü yırtarak
Başı aşktı; toprağı, suyu, hamuru, çamuru
– hep aşk
Çatlayarak, çatırdayarak doğurdu kendini
Ha daldı karanlığına, kendinden kaçarak
Ha filiz verdi aydınlığa, karanlığına başkaldırarak
Akışı aşktı; tohumu, kökü, filizi
– hep aşk
Sürdü kendini yerinden yurdundan;
Durmadı, duramazdı
İnatla çarpıştı önüne ne çıktıysa; dal dal, yaprak yaprak
Yürüdü;
Ha korkusunda donarak
Ha öfkesinde alev alev yanarak
Savaşı aşktı; derdi, hevesi, nefesi
– hep aşk
Yetmedi gücü
Yenildi kaderine nihayet – boynunu büktü
Bir sükût demiydi; kalan son hevesi de bırakarak
Zamanı geldi – öldü
Kendini sevgiliye verdi o halde
Memnuniyetle, teslimiyetle – gülümseyerek
Çiçeğe durdu, meyveye durdu
Barışı aşktı; kıvamı, lezzeti, rayihası
– hep aşk
Ya hiç başlamadı bu yol ya da hiç bitmeyecek – anladım
Tükenmek de tüketmek de – aşka boyun verecek her daim
Hepsi 'düş’tü bir zamanlar; düştüm şimdi yine kendimden
Varışım aşktı; kopuşum, düşüşüm, dönüşüm – hep o sadık yâre
Yine aşk...
- hep aşk
Kendi derdine derman bulamayan!
Çık kendinden dışarı da dertlilere derman ol.
Sonra bak bakalım;
'Benim' dediğin bir derdin kalmış mı?
Cennet bir yer değil bir hâldir.
Sükûttur önü, ardı, her yanı
Sevmekle sevilmekle hemhâldir.
Gelmek - geçmek bilmeyen o demde
Gelen; âna hediye
Gelmeyen; aşka vebâldir.
Ağasın paşasın dediler
Bilemedim; kafa tuttum aşka
Tuttuğum kafa şimdi koltukta
...
Kafa dinliyor :)
Bana gelmiyorsun; çağırdığın sana geliyor.
Sana gelmiyorum; çağırdığım bana geliyor.
Peki kim, kimi, neden çağırıyor?
*Aramızda sadece faz farkı olsaydı; birimiz ötekine hep geç kalırdık.
*Aramızda sadece frekans farkı olsaydı; birimiz ötekine erişemeyeceği kadar çok gelirdik.
*Aramızda sadece hız farkı olsaydı; peşinden koştuğumuz arkamızdan yetişir geçerdi.
*Aramızdaki ne faz, ne frekans, ne hız farkı olsaydı; birimiz ötekine gereksiz gelirdik.
*Aramızdaki her türden fark; tam da kıvamında fark yaratıyor, fark edelim güzelliği diye.
İçimdeki küçük ben; acıyla tanışıp korkmayı öğrenmiş küçük, şaşkın ve bazen de hırçın bir çocuktur. Bazen başarısız ya da yetersiz olmaktan; bazen sevilmemekten, beğenilmemekten korkar ve hayata neşeyle katılmak yerine kenarda durmayı yeğler. İçimdeki büyük ben ise o küçük çocuğu sever, başını okşar, yeri geldiğinde otoriter ve fakat nazik, babacan bir üslupla kenara çekilmesini söyler. Çünkü içimdeki büyük ben, şarkı söylemek ister, yaşamın coşkusunu paylaşmak ister, oyuna karışmak ister. Kalbinin sesini duymak; içindeki büyük beni hatırlamaktır. Hatırla...