02 Ocak 2016

Hâl - Ahvâl

Hâl ekilir ahval biçilir.
Zaman, mekân tarladır.
Hâl, ahvali yaratır.
Zaman, mekân detaydır.

Ses - Sessizlik

Ses, istektir - keşfetme arzusudur...
Yankı - orada henüz bir sınır var demektir.
Sınır - orada henüz bir ayırım var demektir.
Ayırım - orada henüz sessizliğini arayan bir beste var demektir.
Gürültü - aradığını bulamayışın isyanıdır.
Müzik - sınırlar içinde, arayan ve aranılan buluştu demektir.
Sessizlik - sınırsızlık içinde, bulunmuşluktur.

GÜNAH

Ne zafer kazanmışın, sarhoşun; düne dair boş hikâyelerindedir
Ne de garibanın, kaybolmuşun; umut yüklenmiş yarınlarında gizlidir
Boştur hayat ve boşlukları güzellikle doldurmaktır işimiz
Doludur hayat ve yükümüzü bırakmaktır bütün derdimiz

Dert biter nasılsa ve işler tamama erer nihayetinde - layıkıyla
Akmaktır hayat; doludan boşa, boştan doluya - anı anına
Üzülmek lüzumsuz; her şey, hep yerli yerinde - tam kıvamında
Hem günahtır da - aranırken sağda solda - tek nefes dahi kaçırma

HATIRLA

Seni görüyorum, seni biliyorum; zamanın başlangıcının da evvelinde hamuruna karışmıştı hamurum ve seni o zamandan beri seviyorum. Tüm hikayeni hatırlıyorum, hikayemizin savrulduğu ve buluştuğu her köşeyi, kokusunu, dokusunu hatırlıyorum. Yanımdan gelip geçiyorsun, usulca elimi uzatıyorum. Yabancı sayıyorsun. Sana bakıyorum, duruşunda, tavrında, tüm hallerini görebiliyorum. Bana bakıyorsun, kendinden öteyi hayal sayıyorsun. Kendindekini ise hiç göremiyorsun. Hissedebilirsin aslında. Biraz durabilsen hissedeceksin. Ama kafan öyle karışık ve için öyle ağır ki, bıraksan düşüvereceksin kalabalığına. Seni buldum ve sen kendinde kayıpsın. Kapını çaldım ve sen kendi üstüne kilitlisin. Ses verdim ve sen gürültünden yorgunsun.

İçin öyle ağır ki bıraksan düşüvereceksin sanıyorsun. Buradayım. Düşmeyeceksin. Seni görüyorum, seni biliyorum; zamanın başlangıcının da evvelinden beri seni seviyorum. Senden hiç ayrı olmadım. Beni yabancı sayma artık... Hatırla.

ADRES

Kaybetmekten korktuğunu kaybediyor insan. Kaybetmeyeceğini bildiğini ise önünde sonunda yanında buluyor. Kader tüm beklentileri bırakmanı ve yere serileceğin anı gözlüyor muhtemelen. O yüzden kaybediyorsun. Hediyesini o büyük ana saklıyor olmalı.

Çok seversin misal; onsuz geçen tek bir anın dahi yoktur ama artık onu görmek, sesini duymak ya da ona ses vermek dilemezsin. Tüm sözlerin tükendiğinde... İçin tamamen dışına aktığında... Sağır kulaklara dönüp bir şey diyeceği gelmez o zaman insanın; her ne diyecekse gönlüne der. Ona aşkını, sevgini sadece kendi içinde ve sessizce yaşarsın o zaman.

Bu ikili sarmallar, kaderin durmak bilmez oyunları, yaklaşıp uzaklaşmalar, kavuşup ayrılmalar... Bunlar tam da senden alınmak istenen şeylerdir oysa... O kıvama geldiğinden ötürü... Sen ise tutunursun asırlık hikayene... Haklısın, zordur. Haklısın çıplak kalmak ve tek başına durmak kadere karşı - çok zordur... Dönüştürmen gereken, öğütmen gereken hatta - tam da budur aslında... Tutulduğun hikayeyi bırak ki, hikaye sana şekil veremesin artık; kalbindekinin şeklini alsın.

Hatırla ki, mutlu son yoktur; sadece içinde olduğun anda, mutlu başlangıç vardır. Hem birileri başlamayacak, sen ve birileri de başlamayacak - sen başlayacaksın... Hikayenin kahramanı da yazarı da sensen düğümü ve çözümü de sensin... Bu bir ikili oyun değil. Asla olmadı. Yine de bazen birimiz ötekini, bazen de ötekimiz birimizi olduğu yere çeker görünür. El ele vererek çıkarırız kuyudan birbirimizi... Öyle sanırız. El veren de sen, o elden tutan da sensin... Hem sayısız eli var O'nun.

Aşktan vazgeçemez asla insan ve değil mi ki "ayrılık da aşka dahil." aşktan kaçamaz da... Ne güzel sevmişsin, seviyorsun işte... İlla bir hesap yapacaksan senin kârın da bu oluversin...

Umut diyorsun - daima vardır. Ama ummak olmasın. Yazılan her ne ise hayır vardır - yazgı dilemek olmasın. Kavuşmak ve ayrılık var. Ayrı olmak ve kavuşamamak var. Var olanla savaşmak olmasın. Allah'ın bir bildiği var. Bilip bilmeden intizar olmasın. Olmayan her şey, kendisinden daha görkemli ve büyük bir şey oldurtmaya yoldur. Yeter ki insan, olmayanda takılıp kalmasın.

Gözyaşları boşuna değil. İnceliyor insan böyle böyle... Yolumuz değil aşıktan, aşktan - kendimizden geçmeye doğru... Yolumuz, yol olmaya doğru... Bölünmüş parçalarını birlemekte olduğun için ağlıyorsun. Bölünmüşlüğüne şefkatinden ağlıyorsun. Oysa sıradan bir insan, uyduruk bir hikayede var ettiği dramına ağlardı... Ağlamak kutsal; ağlamak, duygusal yüklerin akması senden ve erimesi... Ağlamak feraha çıkmak... Ağlamak gülmeye başlayacağının da işareti...

Gün ola harman ola... Sen merkezine dön. Her şey sana, en uygun şekilde dönecektir. Kendi içindeki bebeği, kendi sevgisi ona yetecek kadar büyütmeli ve her daim güvende olduğunu ona öğretmelisin. O zaman o da sen de tamamıyla özgür sayılabilirsiniz.

Her şeyin zamanı var - zamanı aşmanın da... Kendine güzel bak o vakit; canının canı gibi. Güçlü olmayı da dert etme o kadar. Nasılsa güç daima en hakikatli olanda... Mümkünse her şeyi sahibine bırak. Sadece ait olduğun yerde ol - sen biliyorsun zaten adresi...

HİÇ GİTMEYENİN GELİVERİŞİ

Bağımlılıkları olan bir insan, "kendinde" değildir. Oysa insanın hayatta eksikliğini hissettiği, arandığı ve bulamamaktan şikayetçi olduğu her şey, en önce "kendisindedir". O yüzden "kendine" gelenin eksiği olmaz.

Bir ağaç için ağaç gibi davrandı demek saçma olurdu. Çünkü bir ağaç, elbette bir ağaç gibi davranır. İnsanın ise insan gibi davranması neredeyse şaşılası şeydir. İnsan, yalnızca kendiliğini hatırlamalı, öğrenmeli ve geri kazanmalıdır.

Kendinde olmak demek, bilge olmak demektir. Bir bilge, hiçbir şeyin peşinde koşmaz. Misal, şan ile ilgilenmez. Ama elbette şan gelip onu bulduğunda ondan kaçmayacaktır. Çünkü şöhretin rüzgarına kapılıp kendinden uzaklaşmayacak kadar kendindedir. Onun elinde nasıl ki silah, ölüme değil yaşama hizmet ederse - şöhret de böyledir.

Her şey geçicidir. Güzel geçici, çirkin geçici; yaşlı geçici, taze geçici; cahil geçici, akıllı geçici... O halde övgü de yergi de geçiciliğin üzerinde kalamayacak ve zamanla eriyip gidecektir. Şahitlik - süregiden şahitlik, kalıcıdır. Geçiciliği ile oynayanın, oyuna şahitliği kalıcıdır.

Çiçekler güzeldir ve çiçekler solarlar. Nihayet çözülür ve dağılırlar. O zaman onlara başka isimler veririz. Sonra çiçekler yine çıkagelirler ve biz yine çiçek açtı deriz. Biz güneş açtı, güneş battı deriz. Kendi konumumuza göre evrendeki her şeyi konumlandırırız. Oysa ne güneş batar ne de çiçek solar - hiç doğmadıkları gibi.

Zaman süregiden bir filmin her bir karesini diğerinden ayırır ve böler. Aşk, akıştır ve yaşam ırmağı bize bazen duruyormuş gibi görünse de durmaksızın akmaya devam eder.

Aranmadan bulunuveren
Ne de güzeldir.
Hiç gitmeyenin geliverişi
Ne de güzeldir.

Kalbimin atışı
Yıldızların göz kırpışı
Sesimin sessizliğe
Sessizliğin birdenbire
Bir sese akışı
Ne de güzeldir.

Günün son nefesi
Günün ilk nefesi
Yeni doğanın ilk neşesi
Görüp gidenin elveda busesi
Ne de güzeldir.

Korkak

Bir sözü vardı
Susmuştu -
Belli ki, çok korkmuştu.

Bir sözü vardı
Söyledi -
Korkmaktan yorulmuştu.

Ben bilemedim...

Bedenim genç, ruhum epeyce yaşlı.
Yurduna vedaya hazır, göçmen kuşlar gibiyim.
Gidesim var; içim kıpır kıpır, içim telaşlı.
Dünyalıktır geçiyor; sevdim mi sevildim mi
- bilemedim.

Susmayı terbiye ettimse de can ocağımda
Sanırım epeyce ses bırakmış olacağım ardımda.
Candır; nefesime can verdi.
Canandır; sesime koştu geldi
O ses, o nefes; daha benimle gelir mi gelmez mi
- bilemedim.

Sevmek nedir; sual ettim kendimden
Hem ateş ol hemi de su - gör dedi.
Velhasılı öleceğim; hasretimden derdimden
Göz o göze, gece gündüz - kör dedi.

Kovuldu Masumiyet

Kovuldu masumiyet -
Yerinden, yurdundan binlerce kez
Düştü tekerrürle geçit vermez yollara
Asırlarca göç eyledi.
Vuruldu insanlık -
Kalbinden, vicdanından binlerce kez
Dayadı ümidini ses vermeyen dağlara
Sefalete güç yetmedi.

TÜRLÜ TÜRLÜ

Bin türlü çiçek açar; bini de O'nu açar.
Bin türlü açar çiçek; bini de O'nu açar.

VER

Bana 'söz' ver;
En güzel yerinden.

ÇAY

Söze, güvenemeyiz.
O halde çay içelim.

SÖZ

Çay ısmarlamak isterim size
Ama söz olur.

AMAN!

Ay düştü
Düşe yazdı.

BAHTSIZ

Kısa çöpü çekti.
Ve yine de -
Uzun sürdü yanışı.

Bahane

Yok olamadım yok bulamadım.
Tersini düzüne uyduramadım.
Bu yollardan geç diyorlar;
Hat karışık pek duyamadım.

Yapmayaydın

Ağasın paşasın dediler
Bilemedim; kafa tuttum aşka
Tuttuğum kafa şimdi koltukta
...

Kafa dinliyor :)

TEKRAR ŞİİRİ

Tekrar sıkıcıdır.
Tekrar sıkıcıdır.
Tekrar sıkıcıdır.
Tekrar sıkıcıdır.

TEKRAR - DÖNGÜ

Tekrar öğütür
Döngü büyütür

Tekrar gider ve gelir
Döngü sever de gelir

DÖNGÜ ŞİİRİ

Döngü bir iç çekiştir; bir selamlama
Uzaktaki yanından yakındaki canına
Döngü kavuşmadır; bir kucaklaşma
Eksiğinden eksiksiz - tamı tamamına

Ayıptır - Sev

İnsan kayıptır; sevdiğinde bulunur.
İnsan kayıptır; 'sevdiğinde' bulunur.

Olamaz

Damlaya okyanusu
Bir nefese tüm ömrü
Zerreye kainatı;
Sığdıramıyorsan
Sana kalan lezzet olamaz.

Değil mi?

Gidene, ayrılığa kederlenip hüzne meyletme can
Güzellikler bırakıp gidenler, güzellik içinde değil mi?
Nasılsa senden de geçip gider bir ah demeye kalmadan
O koca ömür dediğin; hepsi hepsi - bir nefeslik değil mi?

01 Ocak 2016

Peki Neden?

Bana gelmiyorsun; çağırdığın sana geliyor.
Sana gelmiyorum; çağırdığım bana geliyor.
Peki kim, kimi, neden çağırıyor?

Hiç Utanmadık

Biz, birer küçük yalandık...
Gerçeği ararken, kabul biraz oyalandık!
Biraz sevdik, biraz sevildik
Yarin koynunda uykulara daldık.
Öyle ki uyumak yalana alışmaktı!
Ve uyumasak hiç olmayacaktı.
Hakiki aşklar dilendik; hiç utanmadık.

Fark Var

*Aramızda sadece faz farkı olsaydı; birimiz ötekine hep geç kalırdık.
*Aramızda sadece frekans farkı olsaydı; birimiz ötekine erişemeyeceği kadar çok gelirdik.
*Aramızda sadece hız farkı olsaydı; peşinden koştuğumuz arkamızdan yetişir geçerdi.
*Aramızdaki ne faz, ne frekans, ne hız farkı olsaydı; birimiz ötekine gereksiz gelirdik.
*Aramızdaki her türden fark; tam da kıvamında fark yaratıyor, fark edelim güzelliği diye.

O neydi?

Masumiyet,
Önce şuursuz hallerle
Sonra manasız sözlerle
En nihayet kararmış gözlerde
Kirlendi.

Adsız, kimliksiz;
Evveline sonrasına hesap değmemiş
En duru sevgiler
Böyle böyle gölgelendi

Hepsini silecek tek bir şey vardı;
Bir hatırlayan da çıkmadı; o neydi?

An Geliyor

Söz tesir etmeyince;
Söz kendinden utanmıyor da
İnsan an geliyor,
Kendi sözünden utanıyor.

Yoruldum

Yoruldum,
Ölesim var.
Belki telaşım sonra
Yeniden başlar.

Her sözüm ağır.
Tüm kulaklar sağır.
Geçiciymiş hepsi
Öyle diyorlar.

Bari

Yeninin biteceğine dair bir korku varken
- Yeni - nasıl yeni kalabilirdi ki?

O karanlık korku; artık beni terk etti.
Ben terk edemiyordum, teşekkür ederim.

Eskinin süreceğine dair bir umut varken
- Yeni - nasıl yeşerebilirdi ki?

O zehirli umut; benden umudu kesti.
Ben kesemiyordum, teşekkür ederim.

Olmayacak olanı, hiçbir güç oldurtamıyor.
Olacak olanın karşısında da hiçbir irade duramıyor.

Olan olduğu gibi oldu; beni hiç dinlemedi.
Olana olmayana, teşekkür ederim.

Suçlu da sayılmam şimdi masum da - ikisi de benden geçti.
Ne iyi oldum şimdi ne de kötüyüm - her şey birbirini tüketti.

Nihayetinde kimse de kimsenin yükünü alamıyor ki!
Herkes kendi yükünü alsa bari.

Söz

Söz gürültüdür
Şiir çırpınmak;
Sessizlik vazgeçiştir
Sükût teslim olmak.

Kim Başlattıysa?

Kim başlattıysa hepsi onun eseri.
Kim başlattıysa hepsi onun kaderi.

Kahramanlar

Gerçek kahramanlar,
Gölgelere hiç inanmadılar -
Gölgelerin kendilerine inandıkları kadar…

Sakin Ol

Sakin ol.
Bir nefes al ve gülümse,
Güzel söz söyle - zehiri bal eyle,
Nezaketle dokun - hoyratlığın izlerini sürme,
Güzellikle paylaş, çirkinliğe ortak olma,
Anlayışla keşfet, in en derine; taa gönüle…

Aşikar - II

Ellerim sana uzanıyor her nefeste;
Köküm zaten sende - aşikar.
Seslenişler var hem bir de kokular..
Hem titreşiyoruz ya işte birlikte;
Daha da ayrılık mı var?

İnsan Bilir

Bilmeden akar su
Bilmeden yağar yağmur
Toprak bilmeden kucaklar geleni
Ve bilmeden verir – fazlasını geri

İnsan bilir;
Ve kirletir.

Acıdan ve Kahkahadan

Süzdüm yaşamı; acıdan ve kahkahadan
Eledim günümü ve gecemi; astım eleğimi.
Ey tatlı ölüm; dilediğinde gel al beni.
Hakkı verilerek pişirilmiş bir ekmeğin kokusu
Yahut ateşten arda kalan, bir damla alın teri gibi.

Hazırım; her an ölebilirim.

15 Nisan 2015

TENCERE - KAPAK

Sizdeki yalnızlık korkusu, karşılaştığınız kişideki bağlanma korkusu ile birbirini tamamlar ve bu ikisi bir arada hakikatli bir ilişkinin oluşmasına engeldir. Siz yalnız kalmaktan korktuğunuz için bağ kurmak isterken onu kendinizden uzaklaştırırsınız ve diğeri de bağlanmaktan korkarken yalnızlığını derinleştirir.

Sizdeki sevgiye bağımlılık ve onaylanma arzusu, karşılaştığınız kişideki bencillik ve empati kıtlığını tamamlar ve bu ikisi bir arada hakikatli bir yakınlığın oluşmasına engeldir. Siz onay peşinde, fedakarlık üzerine fedakarlık yaparsınız ve asla yetemezsiniz ve diğeri de kendi yolunda yürüyemediği bir hayattan şikayetçidir. Ama fark etmediği şey şudur ki, kendi ayakları üzerinde duramadığından sizi koltuk değneği olarak kullanmaya çabalamaktadır.

Sizdeki bir arzu ya da duygusal bir açlık hali bir başkasındaki izdüşümünü çağırır. İki aç birbirini doyurabilecekken ikisi de sadece almak istediğine odaklıdır ve masadan beraberce daha da büyük bir açlıkla ve hatta daha da derin bir açgözlülükle kalkılır.

Ne yapılabilir?

Uzun soluklu bir ilişki istemeyin. Bunu kendinize de söyleyip durmayın. Onun yerine hakikatli bir ilişki isteyin ve bunu ifade edin. Aslında hakikatli bir ilişki istenmez - sadece sunulur. Hakikatli bir ilişki yalansız ve gerçeğin her durumda koynunda barınabileceği kadar karşılıklı güvene dayalı bir ilişkidir. Ve bu daima sizinle başlar. Siz o kadar açık yüreklisinizdir ve güvenilir ki karşınızdaki buna mukabele etmek dışında bir seçeneğe sahip değildir - er ya da geç.

Bir tarafından baktığınızda sonuç itibarıyla yalnızlıktan korkmayan hiç kimse yoktur. Diğer ucundan baktığınızda istediği zaman arayabileceği ve aslında beraber olmak istemediği birinin kolaylığının peşinde biri bile sığlığını ve derinlerine kök salmış yalnızlığını örtmek çabasındadır. Orada hakikatte olan, yapay örtülerle bir yere kadar örtülebilir. Kıç hep açıkta kalacaktır.

Başkalarının nankörlükleri ya da anlayışsızlıkları dolayısıyla şikayetlenmeyi bırakın. Kendinize anlayış gösterin ve başkasından umduğunuzu önce kendinize verin. Kendinizi kabul edin ve onaylayın - her durumda ve her şeyinizle. Çünkü çoğu zaman göremediğiniz şey şudur ki, sizde eksik olanı talep edersiniz. Eksiğinizle tamam olduğunuzu görmeden ne kadar biriktirseniz ve hatta dilenseniz de içinizdeki boşluk dolmayacaktır.

Bir tarafından baktığınızda içinde boşluk olmayan hiç kimse yoktur. Diğer ucundan baktığınızda ihtiyaçlarını başkasında boşluk yaratarak gidermeye çabalayan birinin kolaycılığı bile aslında sığlığını ve içindeki büyük boşluğu kendi gözünden kaçırma çabasıdır. Bu şekliyle sakındıkça, o göze o çöp batacaktır.

Hayatta karşımıza her kim çıkıyor ve nasıl bir deneyim bahşediyor ise bu, esasında kendimizden kendimize bir hediyedir. Kendimde olan ve fark edilemeyen, görünür olsun diyedir. Olan, bu anlamda daima kendimde olandır.

RÜYÂ BİTER

Sınırsız sayıda seçenek vardır ve bu daima böyledir. Velakin insan; her anında, bu sınırsız sayıda seçenekten, sadece bir tanesine gidebilir.

Sayısız koşullanma faktörü, iç içe geçmiş sayısız sebeple bir araya gelir ve hepsinin üzerinde anlayışımız oturur. İçinde bulunduğumuz koşullar ve eriştiğimiz anlayış düzeyine en uygun olan seçeneği seçmeye 'esasen' mecburuzdur. Bu mecburiyet bir hayırdır. Bu mecburiyet; kendisinin hediyesi olan, 'acı-tatlı deneyimler ve bunların idraki' aracılığıyla, daha derin bir anlayışın ve meyvelerinin hazırlayıcısıdır. Bu başka türlü olamaz. Bu minvalde ilk hareket, hareketin her merhalesi için kaçınılmaz olarak belirleyicidir ve kaderimiz o ilk hareketle beraber yazılmıştır. Her şey, başka türlü olması mümkün olamayacak şekilde, olmakta olduğu gibi olmaktadır.

Dolayısıyla hiç kimse anlayışından veya anlayışsızlığından ötürü, eksik, yanlış, kötü sayılamaz. Kişi ancak kendi anlayışına uygun olanın dışında davranmakla kendisini eksik, yanlış, kötü sayabilir. Ve kişi kendi anlayışına uygun olanın dışında bir davranış ortaya koyamaz. En fazla koyduğunu sanır ki, bu bile anlayışının derinliğine uygun şekilde gerçekleşir. Bu bağlamda sorumluluk, ilk hareketi başlatana aittir ve esasen yok sayılabilir.

Hür irade mi?

Hür irade, hareketin içindeki hareketsiz ve değişmez noktada saklıdır. Gerisi sadece hareketin türlü türlü şekillere bölünmüş hikayesidir.

Farkındalık; hikayesizlik, sessizlik, seçimsizlik, hareketsizlik demektir. Farkındalık; gözün, gördüğünde kendisini görmesi demektir. Farkındalık, hikayeyi unutup hikaye anlatırken unutulanı hatırlamak demektir. Farkındalık, gürültünün içindeki sükûnet demektir. Farkındalık, sınırsız seçeneğin içindeki seçimsizlik ve hareketin içindeki hareketsizlik demektir.

Son hareket, hareketsizliğin bütünüyle keşfine doğrudur. Tam orada - olmakta olan her şey, olmayı sürdürmeyi bırakır ve çözülür. Kader erir ve hikayeler silsilesi nihayete erer.

Hareket, başladığı yerde - hareketsizlikte - sona eriyor ise o halde ilk hareket, ancak cehalet olabilir ve hareketsizlik, unutulmuşu hatırlamaktan başka bir şey değildir.

İnsan aslında 'nasıl uyandığının rüyâsını' görmekte ve anlayış derinleştikçe rüyâ incelmektedir. Anlayış ise sonsuz sayıda farklı yoldan denize ilerleyen bir damla gibi varacağı menzile yazgılıdır. Kaygı, korku, endişe, hırs, heves ve arayış... Hepsi rüyâda kaybolmuşluktur.

Rüyâ biter.

Her rüyâ biter.

Ama hikâyeler güzeldir.




Hikâyeler, içindeki her şeyle beraber güzeldir.
Buna uyanan, rüyâdan da uyanır.

KÖLELERE ÇAĞRI

Mevcut sistem, modernize edilmiş bir "köle-efendi" ilişkisi şeklinde, eskisinden çok daha acımasız bir şekilde, kölelere köle olduklarını çaktırmadan ve hatta onların efendi oldukları zannını besleyerek ilerliyor. Efendi gibi gücümüz (paramız ya da bizden daha güçsüz olduğu için ezebildiklerimiz) var. En azından ihtimallere dair ümidimiz var. Efendiler gibi rahatça yaşama ve isteklerimizi gerçekleştirebilme hevesimiz var ve bu heveslerin gerçekleşmesi de çok mümkünmüş gibi duruyor. Hele de sistemdeki güçlü bir merkeze, cemaate, gruba katılıp onların gücünü de arkamıza alabilirsek.

Peh!

Bu sistemden özgürleşmek tamamıyla "iç referanslı" yaşamakla mümkün. Çünkü dış referans, sistemin manipülasyonuna kapılmak demek. Tamamıyla iç referanslı yaşamak da çok zor görünüyor. Çünkü o zaman da yaşamıyormuş gibi olacağını, yalnız kalacağını, hayatın tadını yitireceğini zannediyor insan.

Belki daha kolay olanı, sistemde korsanlık yapmak. O da kelle koltukta bir yaşam sürmeyi; belirsizliği, macerayı, belki kuraltanımazlığı sevmeyi gerektiriyor. Sizi böyle kimler sever ya da siz kendinizi ne kadar seversiniz - orası meçhul.

Çoğunluk için sistemin içinde, sistemin kurallarını iyi belleyip oyunu iyi oynamak da bir yol olabilirdi. Hem belki o zaman, bir kahyalık ya da bir küçük efendi rolü filan kapma şansı olurdu. Ama bir efendiye çok sayıda kahya gerekmez. Üstelik kolay olan seçenek - koyvermek ve boyun eğmek - daha maliyetsiz görünür kalabalığa.

Bir açıdan bakıldığında her biri ayrı dert. Diğer bir açıdan bakıldığında her biri ayrı bir oyun ve eğlence...

Diyeceğim o ki, nefesin yetiyorsa - tamamıyla özgürleş. Basit, hafif, sıradan ama incelmiş zevklerle yaşa. Mümkünse mutluluğu arama, kafaya da takma - yaşa işte. Her an, her nefeste orada olan ve her an bir sonraki nefesinde orada olmayabilecek kadar geçici olana bir etiket yapıştırmaksızın ve bir beklenti eklemeksizin...

DOĞRU – YANLIŞ

İnsanın eriştiği ve içinde bulunduğu bilinç düzeyine bağlı olarak doğrusu da eğrisi de değişir. Cahil aklıyla insana doğru görünen şey, cehaletinin yarattığı acıyla yüzleştiğinde artık yanlış görünecektir. O halde acı orada olduğu sürece yanlışı, doğru bellemektesin demektir. Çocuk aklıyla insana doğru gelen şey, biraz olgunlaştığında artık yanlış ve saçma olacaktır. O halde hamlık orada olduğu sürece yanlışı, doğru bellemektesin demektir.

İnsanın içinde olduğu bilinç düzeyi yükseldikçe, yani insan olgunlaştıkça sadece doğrunun ve yanlışın tanımı değişmez. Bir zaman önce yanlış görünen şey, tadı buruk ya da acı da olsa, aynı zamanda insanı olgunlaştırmaya yardımcı koşullar da yarattığından, doğrunun bir parçası olarak görülmeye başlar. Yani yanlış denilen kavram yavaş yavaş silinmeye başlar. Yanlıştan dönmek ve yanlıştan öğrenmek; yanlışı doğruya bağlar. Dolayısıyla dünün yanlışı bugünün muhtemel doğrusudur.

Yanlış fikri silindikçe doğru-yanlış ayırımının yerini, deneyim ve onun lezzeti alır. İnsan bu ayrımı yapabilir olduğunda, bazen cehaletin bir başka formuna saplanıp kalır. Nasılsa doğru-yanlış diye bir şey yok; o zaman keyfime göre takılayım – nasılsa her şey deneyim.

Doğru ve yanlış vardır – eğer arzu ve tercih var ise. Çünkü arzulayan “kendince’ bir kıstasa (doğru/yanlış cetveline) göre tercihte bulunuyor demektir. Yani “her şey deneyim, nasılsa yanlış bir şey yok” diyerek arzularının peşinde koşan kişi, diliyle söylediğinin henüz idrakinde değil demektir. Ektiği deneyimden ötürü biçeceği sonuç, acı olacaktır. Çünkü ‘acı, arzuyu izler’. Ve o acı da bazen dile gelenin, idrake de uğraması içindir.

Doğru ve yanlış var ise insan öğrendiği nispetinde, doğruyu yaşamaktan ve yanlıştan sakınmaktan sorumludur. Zira bilgi güçtür ve güç, sorumluluktur. Bu sorumluluk, esasen insanın kendi özüne karşı sorumluluğudur. İnsan kaldıramayacağı yük ile sınanmaz.

Doğru ve yanlış işlevsizdir – eğer arzular dinmiş ve tercihler yapmak yerine olana teslimiyet ve her durumda memnuniyet hali var ise… İşin ilginci bu da, söylendiği kadar kolay idrakine varılası bir şey değildir. Hastalık varken; ayrılık, ölüm varken; can acısı varken bile olana teslimiyet ve memnuniyet hali içinde kalabilmek her yiğidin harcı değildir. Hatta değil düşman, artık dost dahi seni incitemiyorsa ham meyve dalından düşmeye durdu demektir.

Doğru ve yanlış işlevsiz ise sorumluluk yoktur. Zira birlik oradadır. Kimse kimseye yanlış yapamaz ve kimse kimseye bir şey de veremez. Kim, kime karşı sorumlu olacak ki? Olduğum, hayattan ayrı değildir ve ayıracak biri de yoktur.

GİBİ

Yankısız ses gibi
Boşlukta düş gibi
Temassız dokunuş
Gölgesiz ışık gibi

Ölümüne sevmek ve var olana dek sevilmek gibi
Tekrar tekrar

Hiç kimseyi hiç kimse tarafından

Hatırla

İçimdeki küçük ben; acıyla tanışıp korkmayı öğrenmiş küçük, şaşkın ve bazen de hırçın bir çocuktur. Bazen başarısız ya da yetersiz olmaktan; bazen sevilmemekten, beğenilmemekten korkar ve hayata neşeyle katılmak yerine kenarda durmayı yeğler. İçimdeki büyük ben ise o küçük çocuğu sever, başını okşar, yeri geldiğinde otoriter ve fakat nazik, babacan bir üslupla kenara çekilmesini söyler. Çünkü içimdeki büyük ben, şarkı söylemek ister, yaşamın coşkusunu paylaşmak ister, oyuna karışmak ister. Kalbinin sesini duymak; içindeki büyük beni hatırlamaktır. Hatırla...

DUYABİLİYOR MUYUM?

Hayatımda bir şekilde memnuniyetsizlik varsa; var olmanın ıstırabı, derinde veya yüzeyde, az veya çok - orada ise; zaman zaman koşullara ve onların uzantısı olan her türden duyguya kapılıyor ve hatta yapışıyor isem; iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış, o ve bu arasında bölünüyor ve bir ucundan çekerken diğerinden ittirerek 'tercihler yapıyorsam'; durmak zamanı durmak, coşmak zamanı coşmak zor geliyor ise; içsel bir neşe, yaşama sevinci ve enerji benden taşmıyor ise; seçimsiz, hesapsız, nedensiz bir paylaşım, cömertlik ve iyilik hali ile dolu değil isem; kendime yalanlar söylemeyi bırakmanın ve kabul etmenin zamanıdır; henüz tam olarak 'hakikatli' bir insan değilimdir ve duymayı beceremiyorumdur.

Tam olarak duyamamak; konuşan ister bir bilge isterse bir cahil olsun fark etmez, kimi duyamadığımdan bağımsız olarak; kendi zannımda, fasit dairemde, zihnimin sınırları içinde kayıp olmam, esaret içinde olmam anlamını taşır. Henüz, 'orada olana' uyanmış bir insan değil kendi zihinsel Dünyasının sınırları içerisinde ve tarihinin tekerrürü peşinde, rüya gören, kof bir beden olmam demektir.

Duyamıyor olmak; hakikatle aramda bir perde var ve ben an be an yenilerini ekliyorum demektir. Duyamıyor olmak; aslında ben, perdenin bizatihi kendisiyim demektir.

Duyamıyor olmak; cahilim ve hâlâ cehaletimle nefsime zulüm ediyorum demektir.

Duyamıyor olmak; gözümü, gelip geçici hazlara dikerek acımı görmezden geliyor ve onunla karşılaşmayı erteleyerek onu büyütüyorum demektir.

Duyamıyor olmak; aslında acıma alıştım ve artık onsuz olma ihtimali de görmüyorum demektir.

Duyamıyor olmak; ses veren dil ile işiten kulak arasına - zaman ve o zamanla beraber sayısız boş laf giriyor demektir. Duyamıyor olmak; aslında kendi dilim ile kendi kulağım arasında da sonsuz bir mesafe var demektir.

Duyamıyor olmak; bendekini bırakmıyorum, bırakamıyorum demektir. Duyamıyor olmak; var olmanın ıstırabını bendeki ile (artık o her ne ise) geçiştiriyorum demektir.

Duyamıyor olmak; ben konuşuyorum ve susmaya ne niyetim ne de hevesim var demektir. Duyamıyor olmak; dükkan kapalı ama ben alışveriş yapmak istiyorum demektir.

İnsan olmak çabası, soylu bir çabadır ve kendine her an sormayı gerektirir; "acaba duyabiliyor muyum?" Sorunun yanıtı 'hayır' ise ki, bunu süzebilmek büyük bir cesaret ister, o zaman tek bir meseleye odaklanmak gerekir - DUYMAYA.

26 Şubat 2015

ÖĞRETİ / Dileyen Dilediğince

Öğreti - ister bir din olsun isterse din dışı herhangi bir inanç sistemi - özünde var olmanın yükünü ve ıstırabını kalıcı olarak bitirmek için tutulan, bütünsel bir yoldur.

Aslında her insan acısını bitirmek için bir öğretiye sığınır. Cahilin sığındığı öğreti, kendi büyük acısını bitirmek yolunda, bilmeden de olsa, bir şekilde Dünya ve başkaları için acı yaratmaktır. Cahil içindeki acıyı, Dünyasına kusmaktadır. Ve bu öğretiyi izleyen her cahil, Dünyasına saçtığı acıdan nasibini fazlasıyla alacaktır. Özünde cehalet, insanın kendini Dünyadan ayırmasıdır.

Öğreti - eğer ıstırabı tamamıyla ve kalıcı olarak sonlandıracaksa - hakikatli olmalıdır. 'Ben'den ve 'benim cehaletimden' kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen acılar, hakikatli bir öğretide 'ben'den kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen bir şefkatle son bulacaktır. Şefkat öylesine yücedir ki o şefkatin içinde yalnız ve acı çeken bir 'ben' ve bir 'öteki' artık barınamayacaktır.

Öğreti, insan olma yolcuları içindir - en cahilinden en bilgesine... O yüzden bir bilge bile öğretiye sarılırken insandan yüz çevirirse öğretinin hakikatinden de yüz çevirmiş olacaktır. Öğretinin hakikatinden yüz çeviren - daima - kaçtığı acıyı, kapısında bulacaktır.

Cehalet, öğretiyi kucaklayıp insanı bırakmaktır. Nihayetinde bıraktığı ve yüz çevirdiği insan, evvela insanın kendisidir. O yüzden insanı ve olanı kucaklamak, her öğretiden evladır.

İnsanı kucaklamak; cahilin cehaletine kızıp ondan yüz çevirmemektir. Nihayetinde hepimiz, değişen ölçülerde cahil ve cehaletimiz nispetinde de zalimizdir. Zalimin yarattığı acı bizde karşılık bulduğunda, bu sadece - içimizdeki şefkatin yetersizliğine işarettir.

Olanı kucaklamak; 'benim' dediğin öğretiyi, hayatın karşısına koymamak demektir. Sonuçta hakikatli her öğreti; hayatla birlikte - zahmetsizce, kaygısızca, telaşsızca ve gürül gürül akmak içindir. Hayatla birlikte akamıyorsam ya da bu yönde bir ilerleme görmüyorsam - öğretiyi bırakmak, ona sarılıp bağlanmaktan ve onunla birlikte dibe batmaktan evladır. İşte bu, insana en zor gelen şeydir.

Kim hakikat yolunda fikirlerini, inançlarını, öğrendiklerini, bildiklerini kurban edebilir ki? Ancak hakikati her şeyin üzerinde tutabilen biri... Ve ancak böyle biri ıstırabını kalıcı olarak bitirecektir. Ötekiler? Onlar bir cennet umarak kendi cehennemlerini yaratmaya ve büyütmeye devam ediyor olacaklar sadece... Ne kadar zaman boyunca mı? Hayatın hiç telaşı, acelesi yok... Elbette dileyen, dilediğince...

23 Şubat 2015

En Büyük Eserim

İnsanın varlığı, hayatı, sözü bir cür’etkarlıktır. Ben de burada cür’et etme hakkımı kullanıyorum:

Hayat bir kaos. Bütün kainat, nefes alıp veriyor ve her nefeste dağılıp birleniyor. Bu kaos; güzelliğe, adalete, büyüklüğe hizmet ediyor. Bizler bu kaosun içerisinde zorlanıyoruz. Çünkü hepimizin sınırları var. Hepimiz sınırsız bir sınırlılık haliyiz aslında. Dünyaya geliyoruz; sınırlı bir bedenin içerisinde sınırsız bir ruh olarak ve isyan ediyoruz. Boynumuzu bükülüyor ve sınırlı bir beden yetmiyormuş gibi sınırlı bir anlayışa da hapsoluyoruz. Bu sınırlılık hali çok yaralayıcı ve kendimizi bilir bilmez bu sınırlılık haline isyan ediyoruz. Ama bu isyanın bir karşılığı olması gerekiyor. Sınırsızlığa erişmek istiyorsak bunun yolu her-halde sınırlarımızı zorlamak ve büyümekten geçiyor. Büyüklüğün yolu ise tek kelime ile sorumluluk almaktan geçiyor. Neyin sorumluluğunu almak derseniz; en başta yaratmanın sorumluluğunu almak... Çünkü ben bir kalem isem eğer ve tüm ömrüm boyunca hiç yazmadıysam - o zaman ömrüm bir çöptür. Kalem olduğumu ben - yazarak bilirim. Çünkü görevim odur; işim odur. Ve ben kendime baktığım zaman bir insan olarak, bir yaratıcı görüyorum. Ve diyorum ki yaratmam lazım; sözümle yaratmam lazım, nefesimle yaratmam lazım; eylemimle yaratmam lazım ve yaratmıyorsam, ben de çöpüm. İşin ilginç tarafı yaratıcılık biraz cür'etkarlık istiyor. Hatta fazlasıyla cür'etkarlık istiyor. Çünkü kimim ki ben yaratıyorum diyor insan bazen, kime kafa tutuyorum. İşin içerisine kibirli miyim acaba ben sorusu giriyor. Ama o kibir bile zannedersem sevgiden oluyor. Çünkü o kibir bile bize gerçekten sevmenin ne olduğunu öğretmek için var gibi geliyor bana. O kibir aslında bize bir kap veriyor ve diyor ki bunu aş. Onu aşınca daha büyük başka bir kabın içerisine akıyorsun aslında ve onu da doldurmaya çalışıyorsun – sevgiyle, paylaşımla, yaratım cür'etiyle. Ama halen bir kapsın.

Dedim ya insan sınırsız bir sınırlılık hali aslında ve sınırsızlığını özleyen bir sınırlılık hali. Sınırsızlığımızı özlüyoruz herhalde. Öyle düşünüyorum; öyle hissediyorum. Ben çok özlüyorum şahsen sınırsızlığımı ve o zamanlarda da hata yaparken buluyorum kendimi. Çokça hata yaparken; çokça gevezelik ederken; gereksiz laf söylerken; kalp kırarken bazen. Ve sonra diyorum ki bunun bana öğrettiği şeyle daha sınırsız olmayı, gönlümü zengin kılmayı da bilmem lazım.

Yarattığım şeyin ne olduğuna baktığım zaman hissettiğim şu ki, hepimiz sanatçıyız aslında ve sanatçı denilen kişi ortadan kaybolduğunda sadece sanat ortaya çıkıyor ve aslında yaratmak demek, o sanatın ta kendisi olmak demek. Yani insan eserinde yaşıyor, insan eserin üretim sürecinde yaşıyor ve eseri var ederken yaşıyor. Aslında biz, büyük bir sanatçının yaratma cür'etiyle dünyaya geldik. Ve biz de yaratıyoruz ve yarattığımız eser kadar varız. Eserin ne olduğuna bakınca da başka bir şey gözüme çarpıyor: aslında bütün yaratım, bütün eser kendinden başka bir şey değil. Hep kendini yaratıyorsun. İlişkilerine bakıyorsun, ilişkilerinde ne var ettiysen o senin yaratımın. Ve o eser sana dönüyor, seni açıyor, seni büyütüyor ve seni güzelleştiriyor; eğer sana hizmet etmesine izin verirsen.

İnsanın en büyük eseri, bence kendisi ve insan, kendini yaratma cür'eti gösterebilmeli. En büyük sorumluluk da bence bu. Bu sorumluluğu alan insan da sürekli kabını büyütüyor. Bu bana şunu hatırlatıyor; hayvanat bahçelerine gittiyseniz temelde iki tür kuş kafesi görürsünüz. Bir tanesi her tarafı kapalı kafesler. Rengarenk, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar görürsünüz. İkinci tür kafesler ise etrafı kapalı üstü açık kafesler oluyor. Kuşlar uçup kaçmıyor. Uçabilme yeteneğine sahipler ama uçup kaçamıyorlar. Neden? Çünkü onlara uçabilecekleri bir alan verilmiyor. Uçabilmek için belli bir mesafe koşarak, güç almaları gerekiyor. O alan olmadığı için veya engeller olduğu için uçamıyorlar. Biz sanki bu ikinci kafesteki kuşlar gibiyiz. Biraz alan yaratmamız gerekiyor ki ondan sonra sınırsızlığa uçabilelim. Engel aşmamız gerekiyor, biraz mesafe, aralık yaratmamız gerekiyor. Onu yaratabilirsek de özgürce kanat çırpma eşiğine ulaşıyoruz ve sınırsızlığı tadabiliyoruz gerçekten.

Benim sınırsız olduğumu hissettiğim anlar; sevdiğim anlar, sevildiğimi bildiğim anlar ve her ne yaratmışsam bu hayatta, her kimi karşıma çıkartmışsam ve kiminle haşır neşir olmuşsam onunla birlik halini idrak ettiğim anlar aslında. O yüzden de hayata, onu verene ve yarattıklarıma müteşekkirim. Aynen bir annenin çocuğunu doğurarak ona bütün bir ömrü boyunca aşkla bakması gibi biz de tüm yaratımımıza aşkla bakabilirsek sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz diye düşünüyorum.

Zaman-Hayat-Fırsat vs..

29 Ocak 2015

İNSAN BIRAKMAYI ÖĞRENMELİDİR

Bu Dünyaya çırılçıplak ve saf geliriz. Sonra kendimizden utanmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben'; eskimiş, parçalanmış, paçavraya dönmüş bir elbisedir.
Sağlıklı bir ‘ben’ ise zamanı geldiğinde – eskidikçe – yenilenen bir elbisedir.
Bu Dünyada en iyi elbise, ağırbaşlı ve olgun bir masumiyettir.
İnsan fazlalıklarından, açgözlülüğünden ve gösterişinden utanmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya aciz geliriz. Hayatta kalmak için içgüdüsel olarak, bulduğumuz her şeye tutunmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, elini verip kolunu kurtaramadığın ve tutunduğuna bağımlı kılan bir kancadır.
Sağlıklı bir ben ise – saygı ve güven çerçevesinde, tüm varlıklarla – ele ele verip birbirini ve hayatı yücelttiğin bir işbirliğidir.
Bu Dünyada en iyi kanca, düşmene izin vermeyip tutan ve aynı anda yükselmene mani olmayıp, bırakan kancadır.
İnsan kendi kanatlarına tutunmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya gören gözlerle ve fakat cahil geliriz. Kör cahillerin arasında, acıdan sakınmanın en uygun yolunun, gözlerini kapalı tutmak olduğunu öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, toplumdan ezber edilmiş, tatsız, gözü kapalı tekrar eden bir hikâyedir.
Sağlıklı bir ‘ben’, korkuyla kapatılan gözlere şefkatle dokunmaya dair, bir uyanış, diriliş hikâyesidir.
Bu Dünyada en iyi hikâye, kurgusu ancak yazarken beliriveren ve mürekkebi yazıya geçtiği anda uçup kaybolan – her dem ‘tadına vararak’ yazmakta olduğumuz hikâyedir.
İnsan acıdan sakınmanın, hem lezzetli hem de acı yaratmayan yollarını öğrenmelidir.

Bu Dünyaya canlı ve cesur geliriz. Sonra korkmayı ve durağanlaşmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, kabullenilmiş esaretinden ötürü kendine öfkeli bir savaşçıdır; hırçınlığını ya Dünyaya kusar ya kendini zehirleyerek, mütemadiyen zarar verir.
Sağlıklı bir ‘ben’ ise o öfkeyi kökünden sökmeye ve kendi özünü bulmaya adanmış, gerçek bir savaşçıdır.
Bu Dünyada en büyük savaşçı, savaşmadan savaşan ve hiç kimseye kaybettirmeden kazanandır.
İnsan korkmaktan korkmayı ve korkmadan akmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya benzersiz, özgün, yaşama sevinciyle ve merak dolu geliriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, içine doğduğumuz Dünyanın sıradan, ölgün, yaşamdan çekilmiş ve kayıtsız bakışından yapılma – kalın bir perdedir.
Sağlıklı bir ‘ben’, içeridekini örten ama Dünyanın güneşini de, içeri alan bir perdedir.
Bu Dünyada en iyi perde, içi dışı bir olmaktır.
İnsan kendi ışıltısıyla arasına giren perdeleri sıyırmayı öğrenmelidir.

Velhasıl ‘ben'; ‘öteki’ de diyebileceğimiz bu Dünya ile ilişkimizi ve o ilişkide var olmamızı mümkün kılar. O ilişki olmadan öleceğimiz zannıyla da, bizi ilişkide olduğumuz her şeye bağımlı kılar. Var olma kaygısı bırakıldığında artık ‘ben’ de bırakılabilir.

İnsan hepsini bırakmayı öğrenmelidir.

07 Aralık 2014

İNSAN ÖĞRENİYOR

İnsan, aşk tohumudur ve tohum, tohum olarak kalamaz. Tohum; karanlığını yırta yırta, ışığa sevdasının peşine düşmeye, o meşakkatli yolun her adımında acıyla ve hazla pişmeye ve dahi yanmaya yazgılıdır. İnsan aşkla lezzet bulur, insan ancak 'aşkla bulduğunu' saçar ve insan aşk saçtıkça aşkla dolar da yeniden aşk taşar. En nihayet insan, aşka döner ve aşk olur. O vakit aşka kapı olur insan - her dem, her yöne açık bir kapı.

İnsan yazgısına isyandan geçip o yazgıya boyun eğmeyi ve nihayetinde rıza göstermeyi öğreniyor. İnsan boğazında takılı duran o büyük lokmayı, paralana paralana yutmayı öğreniyor. İnsan yolun her anında, her anını var kılan her nefesiyle, her nefesi yaşamdan yana kılan uyanık, farkındalıkla bezeli her deneyiminde yollarını kısaltıyor. Böylelikle yazgısı tamama eriyor. Yazgı eridikçe eksik hiçbir şey kalmıyor. Mutluluksa adı mutluluk, sevgiyse sevgi, ne ise ne - her şeyi içten dışa, dıştan içe O kuşatıyor.

İnsan, ummayı, istemeyi, dilemeyi; insan, dilediğini, umduğunu, istediğini var etmeyi; insan, var ettiğini bırakmayı ve insan bıraktıkça hafiflemeyi, yükselmeyi ve nihayet uçmayı öğreniyor. Sevmek kanatlanmaktır ve insan sevmeyi öğreniyor. İnsan nabız olup atmayı; bir var olup bir silinmeyi; gelgitle sahile vuran her dalgada, yeni güzellikler yaratmayı öğreniyor. İnsan, kendini güzelliğe vurmayı öğreniyor.

Yenidir hayat her daim ve insan, o hayata yeni'lmeyi öğreniyor. İnsan, zaferlerin en büyüğünü - kendi yenilgisini ve hep kendine yenilgisini keşfediyor. İnsan, bir eldiven gibi sonuna dek kullanıp kendisini, miadını doldurmayı, bir paçavraya dönmeyi ve ölmeyi öğreniyor. İnsan ölüp ölüp dirilmeyi ve nihayet defterini dürmeyi öğreniyor. İnsan, kalem olup tükenene dek kendi şiirini yazmayı ve kalpten kalbe akan şiir olmayı öğreniyor.

Ezcümle; insan sükûtu öğreniyor; durduğunda durmayı, vurduğunda vurmayı, yürüdüğünde yürümeyi, koştuğunda koşmayı ve insan, telaşından soyunmayı öğreniyor. İnsan tüm utancından, çıplaklığına sarılarak; tüm karmaşasından, saflığına karışarak geçmeyi öğreniyor. İnsan, insan olmayı öğreniyor.

23 Ekim 2014

Yanlış Toprakta

Hiç kimse size bir şey yapmadı. Kim, her ne yaptı ise kendisine yaptı. Çünkü bu döngüsel ilerleyen ve herkesin ektiğini biçtiği yahut biçeceği bir hayat... Bir başkasının size 'kötü' bir şey yaptığını düşündükçe, siz, kendiniz için acı üreten bir şey yapıyorsunuz. Çünkü o size öyle davrandı; çünkü o size haksızlık etti; çünkü siz başka türlü davranılmayı hak ediyordunuz; çünkü size rencide edici şeyler söyledi... Aslında muhtemelen kendi değerinizi, sevilmeye layık olup olmadığınızı, belki neden onun kalbinde umduğunuz şekilde tercih edilen olmadığınızı sorguluyorsunuz...

Siz eskiyemezsiniz. Bedeniniz eskir, düşünceleriniz eskir ve bazen duygularınız da eskir. Ama siz bunlar değilsiniz. Kendinizi, geçici, eskiyen, ölmeye mahkum şeylerle bir tutuyorsunuz. Siz bunların hiçbiri değilsiniz. Siz yaşamın ta kendisisiniz. Akmak ve tazelenmek yerine kendinizi, olmuş ve ölmüş olanda tutarak direniyorsunuz. Bu şekilde içinizdeki yaşama, sırtınızı dönmüş oluyorsunuz. Sizi incittiğini düşündüğünüz kişi aslında size bir şans veriyor - ona tutunmak yerine hayatla beraber akabilirsiniz. Yeni düşünceler, yeni duygular, yeni bir hayat için kocaman bir alan var önünüzde daima. Ama siz, yeniden doğmaya korkuyorsunuz. Ve yanlış yere bakıyorsunuz. Suçlamak sizi bu korku ile yüzleşmekten kurtarıyor çünkü ve böyle davranarak hayatınızın kalanını değişmeden yaşamak konusunda çok da haklı olmuş oluyorsunuz. Enerjinizi bu şekilde verimsiz kullandığınız ve ölü bir hayale saçtığınız için anlamlı bir şey yapmaya mecaliniz de kalmıyor. Çalışmak, üretmek, paylaşmak, sevmek... Hepsi çokça enerji ister. Doğru toprakta doğru tohum sizi besler ve bereketiyle kucaklar. Yanlış toprakta yanlış tohum ise sizi, enerjinizi, gücünüzü tüketir. Tükeniyorsanız, toprağınıza ve ektiğiniz tohuma dikkatli bakın derim.

İYİLİĞİNDEN

Kavuşulur sanırsın
Hep iyiliğinden.
Oysa kimse yerinde durmaz
Akar da alem, aleme
Gün geceye kavuşmaz.

Uzanır beklersin
Ümit yakışır çünkü yüzüne
Sayısız ömür geçer
Döner ha döner de Dünya
Dün yarına erişmez

SEVDİĞİNE DÖNÜŞMEK

Sevdiğine dönüşmek; karanlık perdeler aralanıyor demektir.
Sevdiğine dönüşmek; 'ben' sevdiğimde eriyorum demektir.
Sevdiğine dönüşmek; varım, canlıyım ve yaşıyorum demektir.
Sevdiğine dönüşmek; can, emanetine kavuşuyor demektir.

Hepsi

Alemi seyre daldım, alem bize dar imiş
Neye elimi atsam, içi boş hayâl imiş
Hepsi hepsi bir nefes, bir emanet can imiş
Söyle, çal, dinle, oku; hepsi aşikâr imiş

7

Yedi kez doğdum; yedi kez öldüm
Yetmiş kapıyı çaldım; çıkış nerdedir?

Dediler; unut.

Yedi bahar gittim; yedi bahar geldim
Yetmiş arife sordum; o yâr nerdedir?

Dediler; sûkut.

ÇOCUKLAR VE GECE

Karanlıkta bir çiçek açınca
Güzelliğe keser ortalık
Binlercesi gülümseyerek
Birbirine göz kırpar sanırsınız

Kayan yıldızlar arasında çığlık çığlığa
Işıklı bir bahçeye döner ortalık
Çocuklar ve gece eğlenerek
Mutluluk yağdırırlar sanırsınız

ÇIĞLIK


.
.

Sessiz bir boşluğa, bir çığlık düştü.
Boşluk o kadar çoktu ki, çığlık düş'tü.

.
.


.
.

Sessizlik de anlatır bir çığlığı
İçinin boşluğuna atılmışsa eğer.

YILDIZLAR

Yalnız ve mahzundurlar
Yaz yorgunudur onlar

Kayıp giderler ellerinden gecenin
Güne sürgündür onlar

Bir söner bin yanarlar
Aşka vurgundur onlar

Artık

Değil mi ki katil cinayet mahalline muhakkak döner
Bunu her kim başlattıysa, bu iş de onda biter.
Aşk ki ilk patlamaydı ve saçıldı âlem ondan öteye
Sevelim, birlenelim de artık - dönelim evimize

Acı - Korku ve Ötesi

Acı gerçek ve net bir geribildirimdir. Misal ateşe değersen canın acır. O acı sana "burada senin için bir sınır var ve yaşamını sürdürmek istiyorsan 'şimdilik' buradan uzaklaş." der. Yapmakta olduğun şey acı yaratıyorsa, hayat sana, "onu bırak ve başka bir şey yap; kısaca sana hizmet etmeyen düşünceni, yaklaşımını, hissiyatını, davranışını vs. değiştir" der.

Korku ise sanal, zihinde yaratılmış acıdır. Ateşten korktuğunda ona temas etmemiş de olsan zihnindeki acı deneyimi, ateşten uzak durmanı sağlar. Korku, canını acı gibi yakmasa da seni terbiye eder; yanlıştan döndürür; gereksiz riskler almaktan ve gerçek acılar yaşamaktan seni alıkoyar.

Acı da korku da insana haddini bildirir ve haddini bilmek, aslında 'güvenli sınırlar' içerisinde haddini büyütebilmek için fırsat yaratır.

Sorun, acı varken harekete geçmediğinde; düşünceni, bakışını, davranışını, durumunu değiştirmediğinde ve korku varken aklıselim hareket ederek ve meseleyi yeniden muhakeme ederek gerçekliğini sınamadığında ortaya çıkar. O zaman gereksiz acılar yaşar; seni incitemeyecek, aslında orada olmayan tehlikelerden korkarsın. Bu ölümün, yaşamdan çekilmenin ve vazgeçmenin başlangıcıdır.

İnsan yeterince uzun bir süre acıyla ve korkuyla yaşadığında, ona alışır. Hatta alışmakla kalmaz; acısı onun varlığının değişmez bir parçası, adeta kimliğinin bir uzantısı haline gelir. Bunca yatırım yaptığı ve gerçek muamelesi yaptığı korkusu ise gerçeğin ne olduğundan daha değerli olur. O zaman korkmadan yaşamak fikri, korkutucu olmaya başlar. Çünkü korkmadan yaşamak, artık bilmediği, hatırlamadığı bir şey olmuştur. Bu ıstıraptır.

Peki korku nasıl çözülür ve dağılır?

Korku, harekette tutunamaz. İnsan durdukça korku güçlenir ve kendini tekrarlamak da durmak sayılır. Hareket için ise temelde üç ana yol vardır ve her yol, kendisinden sonra gelenlere de yoldur aynı zamanda;

Ya dikkatini seni besleyen, iyileştiren şeye yöneltecek ve öz-disiplin geliştirerek zehirli döngüyü yavaş yavaş kıracak, an be an seni 'iyileştiren' alışkanlıklar inşa edeceksin ya adanabileceğin anlamlı bir bir yol, bir amaç bulacak ve güzelliğe hizmet edeceksin ya da kestirmeden - aşka düşeceksin - ve tüm zehiri tek seferde kusacaksın... Aşk olacaksın - Kendinden geçip O olacak; O'nun eli, sözü, dili, bakışı, nefesi olacaksın...

22 Ekim 2014

AHESTE

Telaşsızca dönse de Dünya
Hep en başa sarıyordu yaraları zaman
Hiçbir çaba yetmiyordu bu oyuna
Ve yine canı yanıyordu insanın

Anamın elleriyle okşadım; hırçın başımı
Öptüm o eller gibi; hasretimin ellerini
Babamın bakışıyla baktım; hüzne duran gözlerime
Sarıldım; çocukluğumdan kalan, ıssız gecelerime

Anlaşılan; çocuktular anam babam da ben kadar
Anlaşılan; anam babam kadar çocuktum ben de
Hayat büyütecekti koynunda bizi belki
Belki de biz, birbirimizin ninnisinde büyüyecektik -

Aheste aheste

Burayı Sevemeyişin

Zihnin bildiklerinden, sana içinden çıkılamayacak bir hapishane yapıyor ve aynı zihin, sana o hapishaneden çıkmak zorunda olduğunu, çabalaman gerektiğini, ama asla çıkamayacağını, bunun için suçlu ya da yetersiz olduğunu, başkaları olduğunu ve onların çıkabildiklerini ve daha bir sürü aptal saptal şey söylüyor...

Hatta zihnin sana, sınırlılık içine hapsedilmiş bir sınırsızlık olduğunu ve burada bu sınırlılığa mecbur bir zavallı olduğunu söylüyor. Sınırlılık haline isyan eden, yaralanmış, incitilmiş ve bunu kabullenemeyen bir zavallı... Buradan; bu eksik, hatalı, kötü Dünyadan yuvana kaçman gerektiğini söylüyor.

Oysa;

Belki buradasın çünkü bildiğin gibi değildir.
Belki buradasın çünkü geçmişini temizliyor ve kendine borcunu ödüyorsun.
Belki buradasın çünkü istemediğin bir yerde olmayı, mecburiyet duygusunu tatmayı ve aşmayı öğreniyorsun.
Belki buradasın çünkü incinmişliğinden çıkıp incinmişlere yol olacaksın.
Belki buradasın çünkü beklenmedik güzellikler onları beklemezken seni bulurlar.
Belki buradasın çünkü burası 'senin Dünyan' ve içinde reddettiğin parçalarını temsil ediyor.
Belki buradasın çünkü eksiğini tamama erdiriyorsun.
Belki buradasın çünkü kendine yönelen bir şefkati daha derin bir anlayışla var etmeyi ve paylaşmayı öğreniyorsun...
Belki buradasın çünkü bilmediğin ihtimallere açık olmayı deneyimliyorsun.
Belki buradasın çünkü tek bir ihtimal yok.

Belki de sadece buradasın - hepsi o...

Burayı sevemeyişin buradaki kendini sevemeyişinden başka bir şey değil bana sorarsan.

Aşk

Aşk bir sessizliktir, bir iç çekiş,
Büyük patlama öncesi -
Yaşamla ilk göz kırpışma

Aşk bir çığlıktır; bir iç kanama;
İntiharın eşiğinde -
Ölümle son çarpışma…

Kendine Yeten

Kendine yetemeyen, beklenti kurar.
Beklenti kuran, hayal kırıklığını çağırır.
Hayal kırıklığı, gerçeği görme fırsatıdır.

Kendine yeten, hayal kurar - beklenti kurmaz.

06 Eylül 2014

Özünüzün Sesi

Bir an için hayatınızdaki tüm o dramı, sıkıntıyı, iniş çıkışları, tatsızlığı yaşayan kişiye dışarıdan ve hatta biraz da uzaktan ama bir dost gözüyle bakın. Ortada büyük bir mesele gibi görünen, can sıkıcı bir yaşantı var şu an ve bu meselenin nereye nasıl bağlanacağını ne siz ne ben bilmiyoruz. Birlikte bir şansımız olduğunu düşünün; her şeyin düzeleceği ve sizin hayatınızı yaşayan kişinin tüm yaşadıklarına bakıp da sizinle birlikte “ne delice bir maceraydı be” diyeceğimiz bir an geleceğini düşünün. Şimdi ona dışarıdan bakarak ve bu maceranın mutlu sonla sonuçlanacağından emin olarak her şeyi en derinlerde yaşayan, zaman zaman ağlamasına engel olamayan, bazen eşine, bazen iş arkadaşına, bazen başka bir çok şeye öfkelenmekten kendini alamayan ve hatta belki Tanrıya bile “neden?” diye sorup cevap alamayan kişiye, onun dostu ve sırdaşı olarak bir şeyler söyleseydiniz neler söylerdiniz?

...

Neden mi böyle yapıyoruz? Tüm bu yaşam macerası boyunca, “en değerli dostunuz olarak daima yanınızda olacak, sizi destekleyecek kişiyi” - özünüzün sesini - davet etmek için.

Gerçekte meseleler, ne kadar zorlu olurlarsa olsunlar, sadece kendimizi yeniden doğurmak ve daha özgür ve gerçek insanlar olmak için özümüzün önümüze koyduğu hediyelerdir. Meselenizin büyüklüğü sadece sizin çok özel bir potansiyel barındırdığınızı söyler; başka bir şey değil. İnsan zihni ise meseleleri türlü çıkmazlara dönüştürür ve ondaki değeri görmemize engel olur. Sizin gerçek özünüzü; yaşadığınız tüm bu berbat görünen deneyimi, (bana sorarsanız ileride göreceğiniz şekliyle hediyeyi) sizin için özenle hazırlamış olan dostunuzu lütfen buraya davet edin.

İlk hatırlamanız gereken şey “bırakmak.” Ümidi, bir şeylerin daha çok çabalarsanız iyiye gideceği, düzeleceği ümidini bırakmak. Evet yanlış duymadınız; ümit etmeyi bırakın. Belki de her şey çok daha kötüye gidebilir. Dilerseniz olabilecek en kötü senaryoyu oturup yazın. Ve sonra da bir an için o senaryodakilerin hepsinin gerçekleşmiş olduğunu varsayarak, daha dipte gidebileceğiniz bir yer kalmadığı o anda olduğunuzu hissedin... Göreceksiniz;

Olası en kötü şey değil onun gerçekleşme ihtimalinin yarattığı korku ve endişe insanı tüketir. Gerçekten düşebildiğinizde gerçekten ayağa kalkma şansınız da olur. O yüzden olumlu ya da olumsuz bir şey ummayı bırakın; gelene razı ve hatta müteşekkir olmayı öğrenin.

Hissettiğim o ki, içinde aşk olmayan tüm yüklerinizle yüzleşiyor ve onlardan silkelenen ve hafifleyen bir insan olma şansı ile ödüllendiriliyorsunuz. Muhtemelen bir yerlerde, belki de bilmeden aşkı çağırmış ve bedelini ödemeye de kalben istekli olmuş olmalısınız. Yoksa bu kadarı fazla derdim – kim bilir belki az bile...

30 Temmuz 2014

Sarıl

Ağaçlara sarıl
Ağaçlar anlar
Sen ağaçları hiç anlamasan da

Ağaçlara anlat
Ağaçlar dinler
Sen ağaçları hiç duyamasan da

Sen alabildiğine hoyrat olsan da
Ağaçlar kardeşindir; sever seni
Toprağı, güneşi sever gibi…

Çirkin

Senden beridir çirkinim
Sana doğru güzel
Sen misin aranılan
Yoksa ben miyim ezel?

Neye açtılardı da
Neden soldu çiçekler?
Neydi meseleleri
Neden geçip gittiler?

İlk gençliğim sende kaldı ihtimal
Son baharım bana kalmasa ne çıkar?
Altı aymış ömrü aşk acısının bile
Ölümsüzmüş lakin aşk; öyle diyorlar.

Arılar isyan eder mi hiç;
Çiçekler birbirine küser mi?
Gelen bahar mı yaz mı kim sorar
Ekinler şüpheye düşer mi?

Kim O?

Kelimelerin acımasız dünyasında,
Delice savaşıyordu kelimelerle.
Oysa her kelime sessizce,
Hem de hiç değmeden bir diğerine
Onda buluşuyor ve o anda eriyordu…

KAYIP - ARANMIYOR

Şair şiirinde, ressam resminde, mimar eserinde...
Heykel yontucusu elindeki çamurda kayıptır misal.
Göz gördüğünde, kulak işittiğinde, yürek çarptığında...
Ve el verdiğinde kayıptır misal.

Usta emeğinde kayıptır.
Anne, çocuğunun gözlerinde; dost dostunda...

Velhasılı - insan en çok severken kayıptır.
Ve insan en çok sevdiği anda bulunmuştur.

Cinai Şebeke

İnsan bilmediğini safça sever;
Az bildiğini öldürmeye meyleder - korkusundan;
Ancak canını verebildiğinde gönüllü - tam bilebilir.
O yüzden güzeldir; kendini hiç bilmemek
Ve eğer aşk ise yolun başı - sonu
Güzeldir korkudan geçerek - ölümü keşfetmek.

Ne Yapmalıyım?

Seni soru işaretlerinden kurtarmalı mıyım?

Yoksa sana sorularının kendi içinde zaten bulacağın en doğru cevabı için alan yaratmalı, zaman ve izin mi vermeliyim? Seninle ilişkimde kendi adıma yapabildiğimin en iyisinin dışında bir şey yapabilir miyim ve bunu yapmak beni bir kurtarıcı mı yapar yoksa seçeneksiz mi kılar? Seçenekler içinde olası en hayırlı olan dışında seçebileceğim bir şey gerçekten var mıdır?

Kendine kurtarıcı rolü biçen, kendini bir "şey" sanarak üstünlük taslamış, ötekinde eksik gördüğünü kendi kıt görüşüyle tamamlama iddiasına kapılmış ve aslında kendindeki eksiği ötekine yamamış olur. Kurtarıcı rolüne soyunmak kibirdir ve bir etikete ihtiyaç duymaksızın elinden gelenin en iyisini sevgiyle hayata vermek ise kurtarmaktır. Kimi? Hadi sen söyle...

Kendini kendinden kurtarabilen kendine kavuşur.

Say

Say ki üşüdük
Say ki yandık
Bir mevsim geldik
Bir mevsim geçtik
Öykündük gerçeklere
Yaşamlar boyu öldük

Battığı yerden çıkana dek
Kalbimizdeki okun acısı
Ne gitsek varabiliriz artık
Ne kaçsak kaçabiliriz

Sümüklü Kızlar

Dünyaya aitti, çığlıkları işiten kulak
Ankara Garında aşk vardı oysa
Kutsal bir şeydi hem yağmur
Sümüklü kızlar kadar bilmiyor da olsak

AÇGÖZLÜ OLMAYALIM

Ben her kimsem
Sen her neredeysen
Aramadan, aranmadan
Tesadüfen, kendiliğimizden
Münasipsek kavuşalım

Vuracağı kadar vursun
Duracağı yerde dursun
Sen sus
Ben susayım
Yürekte her ne varsa,
Gözlerimiz konuşsun

Senden konuşalım
Benden konuşalım
Bizden konuşmayalım
Masumane akıyorsa güzellik
Açgözlülük kenarda dursun
Güzelliğe ad koymayalım

EMANET

Sesin, sessizliğime emanet olsun sevgili
Kalbimde bir şarkı gibi taşıyayım seni.
Ve ne zaman aşk dilesen kendinden
Sessizliğinde hiç aranmadan bul beni.

Var - Yok

Kesinti varsa ikilik vardır.
İkilik varsa kutupsallık vardır.
Kutupsallık varsa hareket vardır.
Hareket varsa olasılık vardır.
Olasılık varsa tehlike ve fırsat vardır.
Tehlike ve fırsat varsa yaşam ve ölüm vardır.
Yaşam ve ölüm varsa süreklilik vardır.
Süreklilik varsa kesinti yoktur.

BİLMEDEN BİLMEK

Unutmayı bilmeyen
Hatırlamayı bilemez
Asla unutulmasa da

Acıyı bilmeyen
Lezzeti bilemez
Acı, lezzete çeşni olsa da.

Gürültüyü bilmeyen
Sükuneti bilemez
Sükut gürültüyü sarsa da.

İstemeyi bilmeyen
Tatmini bilemez
Gerçek bir ihtiyacı olmasa da.

Açgözlülüğü bilmeyen
Kanaatkarlığı bilemez
Cömertliğe bir sınır olmasa da.

Aramayı bilmeyen
Bulmayı bilemez
Aradığı hep kendinde olsa da.

Çabayı bilmeyen
Akışı bilemez
Zorla güzellik olmasa da.

Tutmayı bilmeyen
Bırakmayı bilemez
Kendiliğine bırakılmış olsa da.

Zoru bilmeyen
Kolayı bilemez
Ne kolay, ne zor olsa da.

Zamanı bilmeyen
Aşkı bilemez
Aşkın bir zamanı olmasa da

Aşk mı istiyorsun?

Alışkanlığa, tekrara, rutine, korkuya, zorlamaya, hesaba-kitaba, imkansıza, olumsuza, mecburiyete, yalana, oyuna, hileye, sahteye, çirkinliğe, kibire vs. yeri olmayan tek şey aşktır. Aşk masumiyettir ve en yaratıcı enerjidir. Aşk, her birimizin içinde mevcuttur. Ama gözlerimiz, aklımız, muhakememiz, beklentimiz, anlayışımız, meselemiz vs. fazlasıyla dışarı ile ilgili ve meşguldür. İnsan kendi içindeki bu kaynakla yeniden bağlantı kurdukça - bilinmezler, bilinir; imkansızlar, mümkün olmaya ve her şey güzelleşmeye başlar. İlham ve yaratıcılık devreye girer.

Aşk mı istiyorsun?

İşi kirletme - işine ruhunu, kalbini kat.
İlişkiyi kirletme - her kiminleysen sadece onunla ol, ona masumiyetini sun.
Kendini kirletme - gerçeği; kibirine, önyargılarına, peşin hükümlerine kurban etme.
Kendinden başlayarak; hayatı, insanları, işini, her ne ile karşılaşır isen onu, oracıkta - SEV

KÜÇÜK

Küçük küçüktür; büyüğün olduğu yerde.
Büyük büyüktür; küçüğün olduğu yerde.

Küçük, gözünde büyütmediğindir;
Büyük ise küçümsemediğin.

Ne küçümse, ne gözünde büyüt;
Ne şaşı bak, ne gözlerini kapat.

Bırak her şey yerli yerinde kalsın;
Ne yakına getir; ne uzağa fırlat.

Karakuş Bilmez

Ne yöne uçar Karakuş;
Yeri yurdu, yöresi neresidir?
Issızlığın ortasında öyle bir başına
Derdi, neşesi nedir;
Özlemi, hevesi kimedir?
Nedir emaneti ve kimde saklıdır yüreği?
Kendinden çokça emin;
Suya, toprağa fazlaca yakın
Çözülüverecekse bir gün kaderi
O kader hangi menzildedir?

Karakuş bilmez.

Bilen bilir.

Nereye uçarsa uçsun
Yeri yurdu, yöresi
Derdi, neşesi
Özlemi, hevesi hep odur.
Emaneti odur,
Yüreği ona emanettir.
O kader ki aşk menzilinde
O aşk ki aldığı her nefestedir.

Can

Kapısı açık bir kafeste
Özgürlüğünü umardı şaşkın kuş
Hafiflikti oysa;
Ona ağır gelen dertleri
Kanadından bir tüy koptu
Usulca kondu selamı omzuma
Can niyetine

Yüzerdi aşk deryasında
Ama bilmezdi balık
Cahildi, sarhoştu
Ne içine ne dışına
Sığamazdı;
Hep ağır çekerdi hevesi.
Kör bir balıkçının oltasına takıldı
Sırra kadem bastı sonunda
Can diyetine