21 Ocak 2010

Yankı


Bırak dostların tutamasın seni
Ve vur dibe.
İzin verir zira gerçek dost,
Gitmen gerektiğinde gidişine.

Bırak dost kalmasın yanında;
Dibin karanlığında kal öylece.
Sessizlikte kal
Sade kendinle.

Bırak görme ötekini,
İsteme, bekleme.
Öyle çok düş ki boşlukta
Ancak kendin tutabilesin
Kendini dipte.

Derinde saadetle kal –
Ki saadetin çıkarsın seni
Yeniden yükseklere.

Güzellik görmeye niyetliysen hayatta.
Dibin güzelliğini gör önce;
Ve dostunla dipte kucaklaş;
Tüm kâinat dostun olsun böylece.

Dost yankısıdır insanın.

Hiç bilmiyormuşum gibi
Dillendirdiğinde dost –
Zaten bildiklerimi
Ancak o zaman biliyorum;
"Bildiğimi."

Ben eksiksem dost kimi tamamlar?
Ben tamamsam artık düşman mı var?

17 Ocak 2010

Ver Yükünü Ateşe

Bir kanat çırpışında ensesinde olmak mı istiyorsun hayatın yoksa karınca adımlarıyla sürüklemek mi meselen; yorgun geçmişini sırtında? Hafiflemek istiyorsan; ver yükünü ateşe – yan aşkla.

Oysa sen korkuyorsun yanmaktan ve biriktirmeye devam ediyorsun hala. Belini büken, kamburunu çıkaran o külçeye "artık yeter" diyebilmek için daha kaç hayat biriktireceksin?

Kazandırdığından daha fazlasını kaybettirir yalan. Kaybettirdiğinden çok daha fazlasını kazandırır hakikat. Yalanını kaybet ne olur ki? Kazanırsın hakikati.

Sürekli konuşuyorsun. Çok konuşuyorsun… Gürültünden yakınırken bile gürültü koparıyorsun. Kurbanlık kuzular gibi meleşmeyi bırak artık; sus. Sözünle yeni bir hayat yaratıyorsun görsene. Sessiz kal; şu anda ve tüm sesleri önüne kat. Çobanı ol sürünün. Üfle kavalını ve şarkın yankılansın dağlarda. Önünde uzansın şehvetle akan nehirler gibi bütün evren.

Kuşa neden yavaş uçuyorsun, balığa neden hızlı yüzmüyorsun diye sorsan ne olur? Şairin başında beklesen, ressamın elinden tutsan ne karın var? Şiir aceleye gelir mi?

İster atı, ister aklı – neyi zorlarsan direnir. At kendinin sahibiyse ister koşar ister dinlenir. Ne karışıyorsun ki?

Anlamıyor musun hala? Sessizlik çabası da gürültü yaratır ve önemsizdir dilinin sessizliği. İnsanın içi sessiz olmalı en başta... İçinde sükûnet olmayanın sessizliği, fırtına öncesi sessizliktir – olsa olsa.

Tüm hayat, insanın kendisiyle hasbıhalinden ibarettir.
Sessiz kalma hakkını kullanırsan hayat biter; aşk başlar.

Ya aşkla kendini ver - sükûta eriş ya da sükûnetle kendine kal - aşka eriş.



Sen gel; ver kendini aşkla. Ver yükünü ateşe. Aşkla veren aşktan olmaz; korkma.

Merak etme; gelecektir O; yükünü bırakınca sen. Geldiğinde orada ol; hazır ol; canlı ol. Ama arama O’nu; bulamazsın aradığın yerlerde. Baktığın yerde değilsin ki; son noktası sensin bu cümlenin – sen. O yüzden aşk içinde O'l; kendinde O’l. An içinde kal; kendine kal. Kanatlanır süzülürsün; akarsın gönülden gönüle o zaman. Bin sevgilide yaşarsın da bir sevdiceğin olur o zaman.

.

10 Ocak 2010

Sade Suya Tirit

Hayatta sonlandıramayacağı çok fazla acı vardır insanın ve bu acıların varlığı, harika bir kaçış sağlar aslında insana;

“Asla çözülemeyecek acılar için hayata, Tanrıya ya da birilerine dilediğin kadar öfkelenebilir, küfredebilirsin”.

Hem böylece kendi acılarına hiç sıra gelmemiş olacağından onlarla yüzleşmekten de yırtmış olursun. O yüzden herkes hayatının, kendisinde en çok acı yaratan meselesi üzerinde dönüp durur. Ama pek az insan bu meseleyi fark eder, fark ettiğinde onunla yüzleşir ve çözmeye girişir.

Hayatta insanın canını acıtabilecek çok sayıda ve farklı derinlikte mesele vardır. Bunların bazıları beni bir başkasından daha fazla acıtıyor gibi görünür. Ama görüntü aldatıcıdır ve insanın kendini kandırmak için binbir türlü dolambaçlı yolu, hilesi vardır. Üstelik bir başkası bizim acılarımıza bizim uygun bulduğumuz gibi yaklaşmıyor diye onu sığ ya da duyarsız olmakla suçlayamayız.

Canı acıyan insan, acısına duyarsız olduğunu düşündüklerine karşı katılaşır ve ne kadar iyi niyetli olsa da yeni acılar yaratabilir bilmeden. Kimi belki bunu kelimelerle yapar kimi de topla tüfekle. Acının halkaları böyle büyür dalga dalga.

Acıya son vermek adına, daha çok güç kazanmak uğruna birileri savaşıyor her gün ve gücünü yeni acılar üzerine inşa edip pekiştiriyor. Kimisi bir düşmanla; kimisi yoklukla, fakirlikle; kimisi zulümle, adaletsizlikle savaştığını sanıyor. Ve ne ilginçtir; eğer öğrenebilirse tüm bu savaşlardan çok değerli bir şey kalıyor insana:

Savaştığın şeyin ne olduğu fark etmiyor, en nihayetinde; tek savaşın kendinle ve savaştığın şeyi büyütüyorsun sadece.

Savaştığın şeyi büyütüyorsun!

Savaşmayalım da kaderimize boyun mu eğelim ya da isyan edip intihara mı kalkışalım?

Elbette evet ve elbette hayır!

Pek öyle görünmez ama mücadelede mutluluk vardır; savaşmakta büyük tat vardır. Savaştıkça gücünü bileylersin ve vazgeçmediğin, kaybettiğini kabul etmediğin sürece de kendini var edersin. Zavallı olmaktansa SAVAŞ ve bir şey ol. İnsan, intiharını bile büyük bir amaca bağlayarak taçlandırabilir kendini. Hatta İNTİHAR ET varsa böyle bir amacın ve intiharını bile bir şahadete dönüştür.

Ama dikkat et; savaştıkça gücünü bileyler, güçlendikçe de kendini bir şey sanırsın. Oysa savaşın ötesine geçebilirsen ki bu sıradan insana anlaşılmaz gelir çok zaman; yenilmeyi öğrenirsin sadece, küçülmeyi ve nihayet hiç olmayı.

Hiç olduğunda biriktirecek bir güç de yoktur artık. Nerene saklayacaksın ki? Hiç olduğunda düşmanın yoktur artık; kim kiminle savaşacak ki? Hiç olduğunda bir ihtiyacın yoktur artık; kim isteyecek ki? O zaman hiç aklına getirmediğin, varlığından bile haberdar olmadığın bir kuvvet haline gelirsin, tüm savaşını külliyen bitirebilecek bir kuvvet: SEVGİ

Hak ararken ölmez, öldürmezsin o zaman; ama ne yapsan haktır; can katarsın. Pazar yerinde artıkları toplarken yüzünü saklamazsın o zaman; güzelliğinden utanmazsın. Tinerci çocuktan, esrarkeşten hatta katilden bile korkmazsın o zaman; korkuyla yaratılmış acıları silersin varlığınla.

Ama yok! Sen boş ver; bakma bana. Sade suya tirit bunlar; sıkılma boşuna. Savaş sen; devam et. Bük bileğimi, acıt içimi; eğer bir ben bulabilirsen buralarda.

06 Ocak 2010

Mutluluğunu İzle


Sözlerini gözlüyorum.
Kalbim ıslanıyor her defasında.
"Hayat bu" deyip geçmek istiyorum.
Bir ses vermeden geçemiyorum.

Mutlu ol ve mutluluğunu izle. Hayat, sadece varlığı yaşamak ve ondan öğrenmek için değildir. Hayatta bir şeylerin az ya da eksik göründüğü zamanlar da mutlaka olur ve aslında her şeyin eksiksiz ve tam olduğu bilincine de ancak bu sayede ulaşırız. O yüzden aynı durumlardan geçerken korku içinde, kendini ittirerek, küfrederek, mücadele ederek ve mutsuz da yaşayabilirsin --- severek, içinden gelerek, şükrederek, kanaat ederek, sabrederek ve mutlu da yaşayabilirsin.

Benim seçimim mutlu yaşamak. Dileğim sen de kendi adına mutluluğundan feragat etme. Mutlu ol. Kendi başına olacaksan kendi başına mutlu ol. Biriyle olabiliyorsan onunla mutlu ol. Nerede olabileceksen orada mutlu ol. Ama Allah Aşkına “mutlu ol”.

Hiçbir şeye mecbur değilim. Sen de mecbur değilsin. Fakat bunu görüp kabullenmek yerine, şikâyet ve hatta isyan da edebilirsin. Senin seçimin, ne diyebilirim.

Sorumluluklar var biliyorum. Paylaşmak lazım hemfikirim. Ama korkularını, tüm insanlara ve hayata karşı güvensizliğe, sorumlulukları da mecburiyetlere dönüştürmene ortak olamam.Sana şu anda bir karar vermen için sesleniyorum: Lütfen bugün artık mutlu olmayı seç ve sadece, artık sadece mutluluğunu izle.

İşinin seni mutsuz ettiğini düşünüyorsan hemen bugün istifa et ve severek yapacağın işi düşle. Çık yola, tüm kâinat yanında – göreceksin. Eğer hala duruyorsan; ne kendine ne de Tanrıya güvenemiyorsun demektir.

Birinin seni mutsuz ettiğini düşünüyorsan, “birlikte ve ortak” ya da “ayrı fakat ortak” hayatınızı “ikinizi” de mutlu edecek şekilde düzenlemenin yollarını belirlemeye davet ediyorum sizi. Şikâyet etmeden, kızmadan, birbirinizi farklı olduğunuz için suçlamadan ve kendi özel alanlarınız olmasına izin vererek. Her ikiniz de mutlu olmayı hak ediyorsunuz. Ve varsa çocuklarınız da mutlu anne babaları olmasını hak ediyor.

Mutluluğunu izle. Hafifleyeceksin ve orada hiç yanlış göremeyeceksin.

04 Ocak 2010

Gökyüzü Kadar Büyük Olmalıyım


Son kez baktım fakirliğime
ve ilk kez açtım gözlerimi
Açtım kanatlarımı ve dedim ki;
"Gökyüzü kadar büyük olmalıyım."
Süzülürken teninde koyu sessizliğin
Boşluğun aşkıyla sarhoş olmalıyım....

Son nefesimi verdim
ve aldım ilk nefesimi.
Daldım dipsiz serinliğe ve dedim ki;
"Okyanus kadar derin olmalıyım"
Dönerken başım koynunda maviliğin
Tuzunun tadıyla köpük köpük taşmalıyım.

23 Aralık 2009

Gölgemi Gölgeleme


Tüm sorular gölgeye aittir.
Kelimelerden geçen tüm cevaplar da...

Gölgemi gölgeleme;
Işığıma karış.

Sev sadece ...

Sesimi sev;
Sessizliğimi sevdiğin kadar.

Öfkemi sev ...
Dinginliğimi sevdiğin kadar.

Beni sev ...
Kendini sevdiğin kadar.

Kendini sev ...
Sevildiğin kadar.

Sesimi sesine kat benimle konuş
Sessizliğim ol halime karış

Öfkeni al öfkemle yarış
Dinginliğimi al kendinle barış

Beni sev ...
Kendini sevdiğin kadar.

Kendini sev ...
Sevildiğin kadar.

Sadece sev.

22 Aralık 2009

ŞİİR GİBİ SUS

Hakikatin kelamı tek, anlamı ise katmerlidir ve anlam, sözü işiten kulağın olgunluğunca kendini ortaya koyar.


Dil anlamı aktarma çabasıyla doğar ve araç, anlamı aktarmaya çalışırken ne kadar iyi niyetli ve mükemmel olursa olsun aslında onu anlattığı kadar da örter. Çünkü harita arazinin, "yemek" kelimesi de yemeğin kendisi değildir. O yüzden kelimelerle meseleyi anlamak, anlamaktan çok ıskalamaktır. Zira ne laf, açın karnını doyurur ne de harita başında, savaş kazanılır.

Dil manayı dümdüz anlatırsa onu soğuk bir duvarla örter. Dil manayı en açık, “gizemle süsleyerek” anlatır. Çünkü gizem, manayı kelimelerin matematiğinden çıkarıp kendi içinin derinliklerinde aramaya götürür insanı. Gizemsiz dil iticidir, çirkindir; detone söylenen boynu bükük şarkı gibidir onunla aktarıldığında mana.

Söz değil mana kutsaldır. Sözü zihin, manayı kalp duyar. Ve mana daima; sözü çevreleyen sessizlikte yatar. Manayı duyan, yaşayan, söz istemez artık; örtü istemez. Şarkının kendisi varken yankısını istemez. Bütün "kutsal" insanlar sessizdir o yüzden ve sükûnet taşar her hallerinden.

Bir kuş olup
Şakımayacaksan eğer
Bırak ötsün kuşlar

Bırak suyu kendi halince
Su olup
Akmayacaksan eğer.

Ağacı, gökyüzünü, güneşi...
Kirletme kelimelerinle.

Bir ad koyarak öldürme
O masumun çocukluğunu.

Bir şair ol olabilirsen.
Sözün bile sessiz olsun;
Gürültüsüz…

En sessiz insanlardır şairler.

Şiir gibi yürü,
Şiir gibi konuş,
Şiir gibi bak,

Bir şiir ol hatta.

Ve en çok da şiir gibi sus!
Susabilirsen...

14 Aralık 2009

Yanlızlık


Seveninin olmaması mı daha çok yalnızlıktır; sevdiğinin olmaması mı?

Hangisi daha çok yalnızlıktır?

1. Etrafta başkalarının olmaması (tek başınalık)
2. Başkalarının olması ama seni görmemesi ya da duymaması (başkalarının duyarsızlığı)
3. Başkalarının seni görüp, işitmesi ama ses vermemesi veya görmezlikten gelmesi (başkalarının kayıtsızlığı)
4. Başkalarının seninle konuşması, sana bakması ama anlamaması (başkalarının anlayışsızlığı)
5. Başkalarının seni anlaması ama duygularını paylaşmaması (başkalarının şefkatsizliği)
6. Bu başkalarının senin en sevdiklerin olması (başkalarının miyopluğu)
7. Başkaları yanılgısı (aşksızlık)

07 Aralık 2009

Güzellik = Güç

Güç aşağı çeker. Bilek bükmek için savaşanın bitmek bilmez savaşı. Üstünlükle attığın her adımda zayıflarsın bu yüzden. Gücünü kullanmayacak kadar da güçlü müsün?

Güzellik yüceltir. Tatlı bir şarkıysa gönlüne her ah, asaletle kalpleri birbirine yaklaştıracaktır savaşın. Gücüne güzellik de katacak kadar yüce gönüllü müsün?

21 Kasım 2009

İnsan Kendisiyle Nasıl Kucaklaşır?

Tohum çamura batmadan filiz vermez.
Filiz kökü derine inmeden yükselemez.
Rüzgar ne kadar kuvvetli eserse kök o kadar derine iner.
Kök ne kadar derine inerse gövde de o kadar yükselir.
Gövde yükseldikçe dal kökünden uzaklaşır.
Yaprak nefes almasa ağaç can bulamaz.
Gün bahara ermeden can çiçek açamaz.
Çiçek arıya öz vermeden arı çiçeğe konmaz.
Çiçek arıdan öz almadan özü meyveye dönmez.
Meyveye ışık değmeden meyve olgunlaşmaz.
Ham meyve daldan düşmez.
Olgun meyve dala kalmaz.
Meyve daldan düşmeden tohum çamura batmaz.

05 Kasım 2009

Çark

Binlerce kere de doğsan yeniden
Şu an'ın içine yuvarlanacaksın.
İnandığında iyiye - yine vurulacak,
Unuttuğunda unutmak istediklerini -
Tekrar yaşayacaksın.
Kaçtıkça celladından - yine karşılaşacaksın.

Bu Onun sessizliği...

İyi, kötüde can bulan
Hatıra, gelemeyen-çağırılan
Varsa bir ümit, eldeki an
Cellat aşk;
Yok idamdan kurtulan

Bu Onun sensizliği…

28 Ekim 2009

Masal


Adem ile Havva, Tanrının cennetinde mutluluk içinde ve “bilmeden” yaşıyorlarmış. Fakat özgürlüklerini kullanıp yasak olanı seçince önce elmayı sonra ayvayı yemişler. Kendilerine yasaklanmış olan "bilgi" ağacının meyvesini yemiş ve cennetten kovulmuşlar.

Aslında insanın elmayı yemekten başka yapabileceği hiçbir şey de yokmuş. Çünkü insana “O” nefes vermiş ve meleklere de insana secde edin demiş. Özgür olan insan, sadece verilenle, öğretilenle yetinemezmiş; merak etmek onun doğasıymış ve eğer özgürse sınır kabul edemezmiş. Zaten bu yüzden melekler ona secde etmeliymiş.

Böylece insanoğlu yasak olana cüret edip “bildiğinde” iyi ve kötü doğmuş. Ardından da yargılama, kötüleme ve kibir. Ve tabii suç ve ceza da.

Ve "O" tüm bunları zaten biliyormuş.

(“O” her şeyi bilendir ve “O” yine de birdir.)


Bilmek ilk günahtır.
Bildiklerinse son perde.
Perdeyi yırtamıyorsan
Bilmek yüktür sadece.

İnsan bildiğinde biri iki yaptı. Ayrılış böyle başladı. Bir bilen ve bir de bilinen ortaya çıktı. Bir gözlemleyen ve bir de gözlemlenen. Adem cennetten değil aslında hakikatten kovuldu ve sisli bir aynaya hapsoldu. Aynadan cennetine dönüşü için bilmekten, (aslında kibirden) geçmesi gerekiyor... Ama zor geliyor ademe bu. Çünkü dünyaya bakınca hem sahtelik ve acı hem de heyecan, zafer ve alkış görüyor. Sadece acıdan kurtulayım alkış devam etsin dediğinde acıyı tazeliyor.

Yargılamadan, değerlendirme yapmadan, kınamadan yaşamak cennette yaşamaktır. Bilmeden bilmek O’na karışmaktır. Bilmek O’ndan ayrı düşmektir. Bu yüzden bilmek aslında tek günahtır.

İnsan iyiyi kötüyü unutmak için aşık olur.

İnsan tüm bildiklerini unutmak için aşık olur.

21 Ekim 2009

"O"


İçerdeki ve dışarıdakidir O.
Hiçbir yerdeki ve her yerdekidir.
Bilinen tek ve bilinemeyecek tektir O.
Sevgilidir ve sevendir.
Gönlün hasreti ve vuslatıdır O.
Âşık’ın derdi ve sevincidir.

O'nda olmayan yoktur.
O olmayan YOK'tur.
Yokluk O'nsuz olmaktır.
VARLIK O’na dalmaktır.

Anda O'nda olmaktır – ibadet
"An" içinde O'nu "an" öyleyse

Aşk içinde "olmak"tır – ibadet
“Aşk” içinde O’na “kan” öyleyse

Yaşadığın her şey
Cevabıdır O'nun sana
İçinde hayır olmayan bir şey
Hiç olmadı O’ndan yana.
“Ben” nasıl görmek ister ise
Öyle görmek ister “O” da

O’nun dileğidir; Ben’in dileği
Gönlünce dile öyleyse

O’nun sözüdür Ben’in sözü
Bir güzel söz söyle öyleyse

Beni bana veren de "O"
Beni Ben'den alan da.
Her daim dosttur “O”
Dostluğu kaybedilmez asla.

"Ben" ben’den sıkılıp koyulunca yola
"Ben" ben’den soyunup varınca "O"na
Sureti yırtıp çıkınca asıl meydana
BEN'de görünür artık “O”nun varlığı da.

14 Ekim 2009

Hayatla Bir Nefes


Hayat her daim esnektir ve belki de evren, genişleyip daralan bir boşluktan ibarettir. Hatta kim bilir, belki evren de aslında insan gibi nefes alıp vermektedir. Değişmeyen şey, hareket ve hareketsizlik arasındaki sonsuz nefes alış verişidir; doluyla boş arasındaki akıştır. Değişen şey ise her alış-verişle yeni güzelliklerin evrene saçılmasıdır. O yüzden bir akordeon gibi hayatla bir nefes esneyebilmeli insan. Ve kim ki esnemeyi beceremez, hayat esnerken o sıkışır kalır; kaskatı kesilir, büzülür ve bozulmaya başlar.

Kim ki alış-verişte sıkıntısı vardır esneyemez. Almalı ve vermeli insan oysa – verebilmeli ve alabilmeli. Dostlar alış-verişte görmeli. İnsan hiçbir şeyi kendinde ve kendini hiçbir şeyde "tutmamayı” becerebilmeli.

Alış-veriş zenginleştirir insanı, akış büyütür ve güzelleştirir. Güzelleşen insan kaçınılmaz olarak hayatı da güzelleştirir. Dünyaya bakıp güzel hayatlar gören insanların, kendisidir güzel olan, tam da bu yüzden…

Kimi insan esnemekten korkar ve kendini tutar. Ne başka gönüllere akar ne de başkaları onun gönlünde akacak yer bulur. Böyle insanlara, tek başınalık yeter görünür.

Kim ki tek başınalık yeter, kendinden yer.

Su gibi olmalı oysa insan; kabından taştıkça, aktıkça arınmalı; ferahlamalı. El vererek, can vererek, kendini vererek; ferahlamalı. Kendini tutan insan, kendindeki güzelliği de örter korkularıyla ve bir süre sonra artık ne kendinde ne de dünyada bir güzellik göremez olur.

Kimi insan esnemekten korkar ve bir meselede; ilişkide, parada, engelde tutulur kalır. İnsan eksiğinin tutsağıdır oysa. Ve insan her neye yapışmışsa artık onun bir parçası olur. Bağımlıdır artık. Böyle insanlara kendileri asla yetmez. Mesele hep “kendilerinin yakasını bırakmayan” öteki olur.

Kim ki kendine kendisi yetmez, yeten bir şey de göremez.

Eksiği meselesini büyütür sürekli. Böylece zamanla her şey aşılamaz meselelere dönüşür. Böyle insan hep kendi etrafında döner durur ve meseleyi dışarıda sanır. Okyanus gibi olmalı oysa insan, kabı geniş olmalı, büyüklüğünün farkına varmalı ve tüm kirleri kendi derinliğinde çözmeli, arındırmalı… Kucaklayarak, sarmalayarak, eksiği tamamlamalı. Kendini, eksik olanda tutan insan, kendindeki güzelliği değil eksik olandaki yetersizliği görür ve bir süre sonra yeterli bir şey de göremez olur hayatta.

Esneyebilmek için cüret edebilmeli insan. Bulunduğu yerden bir adım öte yana kıpırdayabilmeli. Denemediğini deneyebilmeli; söylemediğini söyleyebilmeli. Bundan bir şey çıkarıp çıkardığıyla geri dönebilmeli. Ve tüm bunları görev hissiyle, mecburiyetten ya da ihtiyaçtan değil; zorlamayla hiç değil suyun akışındaki doğallıkla yapabilmeli.

Ve elbette kendine yetebilmeli insan. Arayış ve çabalamaya da ara verebilmeli. Ve her arada görebilmeli ki nasılsa bir gün kendisi kendisine yine yetmeyecektir. Yine yeni güzellikler saçmak için evrene, bulunduğu yeri terk edecektir.

01 Ekim 2009

Gülün Dikeni Var

İnsanın doğal hali mutluluktur ve insan aslında daima mutludur. Ama bunu her an duyumsamayabilir. Çünkü insan genellikle korkularıyla mutluluklarını örter. Sonra da sadece yüzeye bakıp başka bir şey olmadığı hükmüne varır.

Gül koklayayım derken insanın eline diken batar bazen. Ve insan gülden korkmayı öğrenir. Korku dikeni bilmemekten, (cehaletten) ve bunun sonucunda acı ile tanışmaktan gelir. Bilmediğimiz, (aslında hatırlayamadığımız) kim olduğumuz ve hayatın ne işe yaradığıdır. Hayatta kalabilmek, ihtiyaçlarını karşılamak derdiyle çabalarken acıyla tanışır ve yanlış yapmaktan korkmayı öğreniriz. Bir yandan gülü ister bir yandan acısından kaçarız. Çelişki de burada başlar; yanlış yapmadan doğruyu bulamazsın doğruyu bulamadan da hala cahilsindir ve acı deneyimler yaşamaya ve mutluluğa örtü örtmeye devam edersin. Aslında dikeni eline hep kendin batırırsın.

Ayrılık acısı dikenin acısıyla, gülün aşk vaat eden kokusu alışılmışın rahatıyla çarpışır. Aslında acıyla çakırkeyif yaşayan ve mutsuzluk edebiyatı yapan insanlar bile mutludurlar. Çünkü insan mutluluktan başka bir şey seçemez. Fakat cehaletle yapılan seçimin getirdiği mutluluk bir balondur ve dikeni içinde kaldığından balon illa ki patlar. Beyaz çarşafın üstündeki kara leke gibi bir şey hep rahatsız eder. Nihayet mutsuz olduğunu idrak ve kabul noktasına geldiğinde bu kez sorumlu davranmanın ve eylemin mutluluğu, eylemsizliğin ve sorumsuzluğun yarattığı mutlulukla yer değiştirecektir.

İnsan ne kadar da tam olduğunu ve hayatın ne kadar da mükemmel olduğunu görebildiği her an mutludur. Göremediği her an aramakta ve aslında hiç olmamış eksiği tamam etmeye çabalamakta ve tam da bu yüzden mutsuzluğunu yaratmaktadır.

Aslında hayat o kadar mükemmel ve mutluluk doludur ki insana ondan daha mükemmel bir şey çıkarma imkânı sunar ve cehaletine rağmen kendi yolundan gitmesine izin verir. Hafızasını tazelemesi ve kim olduğunu hatırlaması için…

Aşkı sual etme benden, yanarsın.
Gülistan bekler iken dikenliğe dalarsın.
Yapma, etme cancağızım sen ağasın, paşasın.
Dilenciyle döner sonra, çöplüklerde yatarsın.

07 Eylül 2009

Elma

Ben meyvenin her türlüsünü severim. Eşim de sever ama benim kadar düşkünü değildir. Yine de tüm meyveler içinde elmayı, eşim kadar kimse sevemez herhalde. Elmayı çok seven eşim ise elmanın yeşil ve ekşi olanını pek sevmez. Gelin görün ki ben de ona bayılırım. Ben aslında tüm meyvelerin ekşi olanlarını daha bir fazla severim. Geçenlerde kızım sordu; “baba sen neden ekşi seviyorsun?” Çok düşündüm; işin içinden çıkamadım. Acaba ben neden yeşil ve ekşi elma seviyordum? Ekşinin özel lezzetini bir şekilde bendeki ekşiye özel bir dil algılayabildiğinden filan olabilir mi acaba?

Bazen elmanın yeşilini çok sevdiğimden eve meyve alacağım zaman sadece yeşilinden aldığım oluyor. Eşim bu duruma çok bozuluyor. Onun sevdiği elmadan – ki o tatlı ve sulu olanlarını sever – almadığımdan bencilce davranıyormuşum. (Çok hak veriyorum aslında ona.) Ama sanırım çok sevdiğim yeşil elmadaki o özel lezzeti – çok sevdiğim – eşim de alsın istiyorum tamamen bilinçsizce. Ve tamamen iyi niyetle ona haksızlık ediyorum. (Ve genelde bunu anlatamıyorum:) Bilemiyorum, belki de eşim haklıdır; sevdiğim bir şey söz konusu olduğunda gözüm başkasını pek görmüyor olabiliyor. Belki itiraf etmem gerek ben aslında “bencil” bir insanım.

Şimdi durup dururken aklıma geldi, aslında Asya bana “baba sen neden ekşi seviyorsun?” değil de “baba sen neden beni seviyorsun?” deseydi de aynı anlamsız bakışlarla bir açıklama yapmakta zorlanırdım herhalde. Çünkü ben kızımla karşılaştığım ilk andan beri onu sonsuz bir sevgiyle seviyorum. Çok düşündüm; işin içinden çıkamadım. Acaba ben – ki aslında tüm çocukları severim; neden özellikle bu çocuğu bu kadar çok seviyorum. İnsanın aklına hemen “E çünkü bu çocuk ‘benim’ çocuğum” cevabı düşüyor. Yok yok, hayır; bu öyle bir şey değil. Nedense bende bu şekilde çalışan bir mantık pek olmadı hayatta. “Benim” kelimesi bana pek fazla bir şey ifade etmedi hiç. Ona emek vermekle, yakınında olmakla ve daha birçok mantıklı sebeple de hiç ilgili değil. İşin mantığa bağlanamayan tarafına bir cevap bulamıyorum. Acaba ben neden Asya’yı böylesi çok seviyorum? Ondaki o apayrı güzelliği ve olağanüstülüğü bendeki ona özel göz görebildiğinden filan mı acaba?

Yurtdışına ilk çıktığımda fark etmiştim; benim “Türk” insanına, memleketime, ülkeme, bayrağıma duyduğum sevgi de aslında mantıklı birçok sebebin ötesinde. Normal şartlar altında öğrenilmiş bir sevgi gibi duruyor ilk bakıldığında. Ama bir yanım “öyle değil” diyor. Çünkü mantık ve vicdanla giderseniz, sevmekten çok kızacağınız veya yadırgayacağınız taraflar da ortaya çıkacaktır. Mantıkla sevilesi her şeyin mantıken sevilmeyesi bir tarafı da var çünkü.

Aslında ben hep “ötekileri” de sevmişimdir ve “ötekilerin” benim o kadar da ilgilenmediğim birçok şeyi sevmesini de. Yine de benim bu kadar çok sevdiklerimi onların neden bu kadar sevemediklerini anlamakta güçlük çektiğim de olur bazen. Ve bunun da bir mantığı olmadığı gibi sanırım olmasına gerek de yoktur.

04 Eylül 2009

Bal


Arı özünden güzellik diler.
Çiçeğin özünden güzellik taşar.

Kul murada erdiğince - aşk ile,
Güzelleşir; zehiri bal yapar...

27 Ağustos 2009

Ümitsiz AŞK


Işık;
aşkı karanlığın.
eksildikçe yakınlaşır
ve bir gün

"yok"

olduğunda tamamen!
erer vuslata.
.
.
.
"Hiç" "yok" "olur" mu?

26 Ağustos 2009

Sevgi Gözetir - Aşk Delirtir II


“Gün Titriyor Avucumda”

Karanlık ışığa çıkmak ister.
Gün eksiltir.

Gün sevgiden
Işık aşktan

Haddini bilmek sevgiden
Haddinden fazlası aşktan

Kabuk sevgiden
Kabukları kırmak aşktan

Çizgi sevgiden
Çember aşktan

Altını çizmek sevgiden
Altında kalmak aşktan

Üstünü çizmek sevgiden
Taşmak aşktan

Yükselmek sevgiden
İçine düşmek aşktan

Gidiş – geliş sevgiden
Dönüş aşktan

Kaybetmek – bulmak sevgiden
Aranmak aşktan

Öteki sevgiden
Beriki aşktan

Yakan canan sevgiden
Yanan can aşktan

Kabuk sevgiden
Yara aşktan

Renk sevgiden
Cümbüş aşktan

Hepsi – belki sevgiden
Kesinlik aşktan

Mesele sevgiden
Meseli aşktan

25 Ağustos 2009

Amor Fati


Şans gerçekleşme olasılığı düşük bir şeyin gerçekleşmesidir.

Gerçekleşen düşük olasılıklı şey onu yorumlayana göre iyi bir şey ise buna onu yorumlayan kişi "ne şanslıyım" diyerek tepki verir. Piyangodan büyük ikramiye kazanmak gibi...

Gerçekleşen düşük olasılıklı şey onu yorumlayana göre kötü bir şey ise buna onu yorumlayan kişi "ne kara talihim varmış" diyerek tepki verir. Kafana saksı düşmesi gibi…

Ve şansa dair yorumlar zamanla, durumla ve daha bir çok şeyle değişir. İkramiye çıktıktan sonra hayatının altüst olması ya da kafana saksısı düşen hanımefendinin hayatının kadını olması gibi. İşte bu yüzden hayatta şans diye bir şey vardır ancak şanslı olmak ya da şanssız olmak diye bir şey yoktur.

Sürekli şanslı ya da sürekli şanssız olmak diye bir şey ise hiç yoktur. Çünkü 1000 defa da zarlar ters gelse 1001. defa istediğin şeyin gelmeyeceğini garanti edemezsin. Yani zar atmaya daima 0'dan başlarsın ve şanslı olup olmadığını her an yeniden yorumlarsın. Önemli olan şanslı ya da şanssız olmak değil karşılaştığın her durumu ileride bir gün iyi şans olarak addedeceğin bir cevapla karşılamaktır.

En iyisi başına gelen şeyin – bu ne olursa olsun – daima hayrına olduğunu varsaymak ve elinden gelenin en iyisini yapmaktır. Ve ilginç olan sen bunu yaptığında şansının da açıldığını göreceksin.

Kader hayatı önceden belirli bir yoldan yürümektir.

Yol, yoldaki kişi için bulunduğu yerden bakıldığında güzel bir yola benziyorsa “ne güzel kaderim varmış” diyecektir. Hayat yolunda “güzel” insanlarla karşılaşmak ve onlarla mutluluğu paylaşmak gibi. Ya da “güzel” yerlerden geçmek ve keyiflenmek gibi…

Yol, yoldaki kişi için bulunduğu yerden bakıldığında berbat bir yola benziyorsa “ne kötü kaderim varmış” diyecektir. Hayat yolunda “kötü” insanlarla ve durumlarla karşılaşmak ve acı çekmek gibi. Ya da “kötü”, “tehlikeli” yollardan geçmek ve korkmak gibi…

Ve kaderimize ilişkin yorumlar zamanla, durumla ve daha bir çok şeyle değişir. Karşılaştığın güzel insanlardan beklediğin özel şeyleri bazen alamamak ya da bir gün onları kaybedip yalnız kalmak gibi. Ya da “kötü”, “tehlikeli” yollardan geçip eşsiz bir manzaraya ulaşmak gibi… İşte bu yüzden hayatta kader diye bir şey vardır ancak “iyi” ya da “kötü” kader diye bir şey yoktur.

Kaderinin sürekli acı ya da sürekli mutluluk içermesi diye bir şey ise hiç yoktur. Çünkü tüm ömrün acı içinde de geçse hayata gözlerini mutlu kapatamayacağını kimse söyleyemez. Yani kaderin her an yeni bir kaderdir ve önemli olan yol değil onu harika bir yolculuk yapabilmektir. Harika bir yolculuk isteyen içine her türlü duyguyu serpiştirip sonunu mutlu bitirir.

En iyisi başına gelen şeyin – bu ne olursa olsun – daima hayrına olduğunu varsaymak ve elinden gelenin en iyisini yapmaktır. Ve ilginç olan sen bunu yaptığında kaderinin de güzel bir kader olduğunu göreceksin.

“Amor fati”

Labirent


Yalansız yaşamak; ışıkta yaşamak mümkün olmasaydı; karanlıktan çıkış olmazdı. Biz de çıkışı olmayan bir labirentte açlığıyla baş başa peynir arayan zavallı farelerden farksız olurduk. Çıkışı olmayan labirent, labirent değildir. Işıkta yaşamak tek umudu insanın. Umut yoksa yaşamak niye? Evet, hayat eylem sever. Fakat umutsuz eylemin bir anlamı olabilir mi?

Çöldeysen istersin. Su istersin, gölge istersin, çölden çıkış istersin, bir Allah kulu, bir yoldaş istersin, bir ses istersin. Çünkü çölün cazip bir tarafı yoktur. Ve ararsın. Ve istersin.. Ve ararsın... Ve büyütürsün... Susuzluğunu, eksikliğini, arayışını, bekleyişini...

Ve zaten en başından yanılgıda olduğunu göremeden labirentten çıkamazsın. Yanlış yönü gösteren pusula ile okyanusa açılmak kimseyi aradığı limana götürmez. Ve hayat sınırsız deneme - sınırsız yanılma oyunu olmamalı.

Çölün kendi cazibesini görebildiğinde çöl artık çöl değildir ve içinde büyüttüğün, çöl olmaktan çıkıp bir vaha olur birdenbire. Ne iyi şey; içinde bir çöl değil bir vaha, bir göl, bir orman büyütmek.

14 Ağustos 2009

Göz

Göz kapıdır;
Kapılar kapalıdır.

Göz kapıdır;
Aşk kapının anahtarıdır.

13 Ağustos 2009

Merkez

Hayatta sır yoktur bakar kör ya da uyanık olmak vardır. O yüzden sırlar sana açılmaz sen sırlara açılırsın. Sırlara açılmak istiyorsan nefsini bırakma, onu yenmeye de çalışma; onunla çalış. Çünkü her türden savaş, mücadele, tepki - kendisini büyütür ve çıkmaz sokaklara götürür. Bat, çık, kederlen, mutlu ol türlü yanılgılar içinde ve hakkını ver hepsinin. "Hakkını veren hakkını alır." çünkü.


Ne kadar dolanıp dursan da göreceğin; "her şeyin bir merkezin etrafında döndüğü" olacak. Başın dönüp yorulduğunda nasılsa göreceksin. Merkez sensin.

12 Ağustos 2009

Aşikar

Adım aşikar - hiç sır olmadı hayatımda.
Sıfırdan ne geriye ne ileriye sardım;
Ne unutulası bir şey yaşadım;
Ne de yaşanası bir şey unuttum kenarda.

Kim için?


Değerinin üzerinde etikete sahip olanlar ve hak ettiği değeri alamamış olanlar,
(insanlar, şirketler, ekipler, devletler…)

Maddi, manevi, insani, ilişkisel tüm KRİZLER sizin için…
Kaos adalete hizmet eder.

İnsanın olacaksa bir derdi o da değer katmak olmalı.

06 Ağustos 2009

Teselli


İnsan kudretli olmak ister ve bazen olduğunu da sanır ama yanılır. Kudret O’nundur. Diz çöküp boyun eğmesini ve O’na sığınmasını bilmek lazım. Veren de O'dur alan da O’dur. Gücün, aklın yetemediği yerde yeniden ve tüm kalbinle "şehadet" etmek lazım. O’nun aldıklarından “incinmemek” verdiklerinden “böbürlenmemek” lazım.

Sonsuz bir teselli var. Ve bu dünyada var. Çünkü O tüm alemlerde var. Çünkü O her zerrede var. Çünkü O zaten sende var.

O’na gitmek için yöntem lazım değil. Hep birilerinin öğrettiği yollardan yürümek lazım değil. O hakikattir. Yalanı terk ettiğin her an sen O’na vardın. Tek bir imtihan var; yalanı, sahteyi, gölgeyi, maskeyi, nefsini, kendini O’nda yok etmek. O’nun sesi, sözü, nefesi, dokunuşu olabilmek. Bütün acılarıyla, sahte mutluluklarıyla, akıl oyunlarıyla, hikayeleriyle - nefsini baş başa bırakıp O’na yönelebilmek. Ve tüm yaşadıklarımız ve tüm kendimize yaşattıklarımız hep bunu bilebilmek ve bildiğini hazmedebilmek için.

Biliyorum bunları sen de biliyorsun. Ve biliyorum bir yanın hak verse de yine de bir şeyler var ve kabullenmek zor geliyor. İzin ver canım benim, her şeyin bir zamanı var. İnsanız ve kırılganlıklarımız var. İnsanız ve baştan çıkaran isteklerimiz, zayıflıklarımız var; ümitsizlik anlarımız var. Ve tüm bunlara rağmen biz O’nun sevgilisi ve kıymetlisiyiz.

Çok sevildiğini ve gözetildiğini bil. Asla ümitsiz olma! Lakin zirvelere erişmek zordur. Ve bir günde de zirvelere çıkamazsın. Çıkmamalısın da. Çünkü bunu kaldıramazsın. Yolun her neresinde olursan ol – “hep bulunduğun yerin, anın, hadisenin hakkını vermelisin.“ Ver o zaman.

04 Ağustos 2009

Alışveriş

Almak ya da vermek için yaşama.

Yaşa ve ver ve yaşa ve al.
Nefes yaşam katar ama nefes için yaşanmaz.

30 Haziran 2009

Zaman-Hayat-Fırsat vs..

video

22 Haziran 2009

Sular Akar

Sular sevdiğine başka sevmediğine başka akmaz.
Sular akar.
Sular sevildiğinde başka sevilmediğinde başka akar.
Sular akar.

Hayat sevdiğine başka sevmediğine başka bakmaz.
Hayat bakar.
Hayat sevildiğinde başka sevilmediğinde başka bakar.
Hayat bakar.

Aşk İçinde

Zamansızdır aşk. Evveli yoktur; sonrası olmayacaktır. Ezelde aşka düşmüşsündür ve ebediyen âşık kalacaksındır. Aşk içindeysen; zaten her şeyin, hep aşk olduğunu; aşktan gayrı bir şeyin hiç olmadığını bilirsin. Aşk içindeysen; yeni başlayan bir şey olmadığını ve ne yaşanıyorsa bitimsiz olduğunu bilirsin. Sonsuza dek yanacağını ve hep gürül gürül çağlayacağını bilirsin.

Mekânsızdır aşk. Sadece âşık ile maşuk arasında bir yerlerde yaşanmaz. Burada, orada, her yerdedir. Herhangi bir kaba, herhangi bir bedene; hatta bir gezegene bile sığmaz. Her mekâna işler ve doldurup mekânı, yine de taşar; sonsuzun kara deliklerine. Aşk içindeysen her yerdesindir ve her yer senindir. Aşk içindeysen gidilecek bir yer olmadığını bilirsin. Nereye gitsen yanacağını ve her yerden çağıldayacağını bilirsin.

Bilirsin bilmeye de dönüp bakmazsın bildiğine. Hem bilmesen ne olacak ki aşk sana yeter.

Aşk herkese yeter.

Bir tek aşk, tüm zamana ve tüm mekâna yeter.

Bir tek aşk, tüm zamanı ve tüm mekânı siler.

Bildiğine dönüp bakarsan, anlamaya, ad koymaya kalkarsan dışına çıkarsın aşkın… Olmadık mekânlar yaratır, olmadık zamanlar kurarsın. Olmadık hayatlar yaşar, olmadık acılara dalarsın. Sanki aşkın dışındaymış gibi hatta aşkı ararmış gibi yaparsın ve ne kadar aransan da bulamazsın. Aradıkça anlamı; daha da yayılır; geçmiş ve gelecek arasına sır. Uzaklaşır her mekân; küçücük kalır içinde gerçek. Tüm dünyayı da gezsen saklandığı yerden çıkartamazsın. Kaybolursun olmadık dağlarda ve çıkamazsın sığ sulardan – bir türlü engin denizlere.

Anlam taşıyan her şey aşk içindedir. Aşkın dışına çıkan her şey anlamını yitirir. Anlamsız her şey yavanlaşır, zoraki yaşanır. Anlamsız görünen her şeye ego bir anlam uydurur. Herkesin kendince sebepleri, açıklamaları vardır. Yazık ki, sabah akşam su taşısan da döndüremezsin değirmenin çarkını. Zavallı olmak budur. Zavallı olmak aşk içinde dönmek varken düşmemek için tutunacak dal aramaktır. Kayıp olmak budur. Kayıp olmak anlamsız, aşksız kalmak, kurumaktır.

Asla düşündüğün nedenlerden ötürü öfkeli değilsin. Onun ya da bunun yüzünden değil çilen. Aşksızlığa isyandır meselen – anlasana. Göğe erişmek, yükselmek isterken kökü toprağa inememiş, açıkta kalmış dev bir çınar gibisin. Her an yıkılabilirsin. Tutunmaya çalışma bırak; yıkılıversen bulacaksın. Evine dön. Toprağına karış. Korkma. Aşk içinde incitilemezsin.

Asla düşündüğün nedenlerden ötürü korkmuyorsun. Öfkelisin, korkuyorsun; çünkü orada olmayan bir şeyi görüyorsun. Apaçık, aşikâr olanı göremiyorsun; aşkı göremiyorsun. Açık arazide gökyüzünü, ağaçları, kuşları; rüzgârın şarkısını, kelebeklerin dansını görmüyorsun. Börtü böceğin sana seslenişini duyamıyorsun. Sana gördüğünü söylediği umutsuz mücadeleyi bire bin katarak anlatan kör bir yalancıya kanıyorsun. Evine dön. Aç gözlerini. Şarkıya karış. Korkma. Aşk içinde kandırılamazsın.

Çok meşgulsün. Meşguliyetin tüm kapıları kapatıyor. Güzellik gelip geçer canım benim. Zamanında koklayacaksın gülleri. Aşkın her mevsimini ayrı yaşayacaksın. Bal verdiğinde çiçekler, arılar almasaydı aşkla, döner miydi dünya aynı mutlulukla? Yanarak koşuyorsa ateşe, ateş yakmaz pervaneyi canım benim. Korkma! Ateşe atıl. Aşkın yanında ölüm nedir ki? Aşk içinde ölümü tadamazsın.

Ardından baktığın; aşk değil. Gelmesini umduğun; aşk değil. Aşk daima şu anda ve aşk daima burada canım benim. Evine dön! Durma! Bu yakadan öbürüne haykır türkülerini, şarkılarını… Del geç, kara kıyametini aşksız kalmışların; öksüzlerin, bahtsızların… Başka nasıl açılır gökyüzü; başka nasıl gösterir güneş aydınlık yüzünü? Tek şansın kaldı görmüyor musun? O da aşk. Aşk; hemen şimdi! Bakınma ötelere öyle. Aşk; hemen burada! Aranıp durma. Sendedir aşk. Sorma başkasına; Aşk içinde bir başkası hiç olmadı ki…

15 Haziran 2009

Aşkın Kapısındaki Cellat

Seni tanımadan evvel
Bilmezdim cehaletimi..
Ne vakit ki boyun eğdim
Ne vakit ki kanayan gönlümü
Ellerine verdim;
Ve seni de sevdim
Açıldı kapılar.
Nihayet senden de geçtim.

24 Nisan 2009

Sevgi Gözetir - Aşk Delirtir


Sessizlik çığlık atmak ister.
Söz eksiltir.

Söz sevgiden
Çığlık aşktan

Almak - vermek sevgiden
Akmak aşktan

Kavga - barış sevgiden
Coşku aşktan

İyi - kötü sevgiden
Özgürlük aşktan

Olanı iyileştirmek sevgiden
Olanla mutlu "olmak" aşktan

İzan sevgiden
İman aşktan

Hayat sevgiden
Hakikat aşktan

22 Nisan 2009

Eri

Mutluluk yoksa direnç vardır. Oysa hayatta her şey özünde zaten mutlulukla titreşir. O yüzden özüne yakınlaştıkça her direnç mutlaka ve daima eriyecektir.

27 Şubat 2009

AŞK İMİŞ

"Yanmaktır, kavrulmaktır aşk. Küllerini rüzgârda savurmaktır. Etrafında dolanmak değil pervasızca ateşine dalmaktır; ötekinde erimek, sıcağında tükenmektir.

Kırılıp dağılmaktır aşk; “kalbinin tam ortasından”. Seni bir arada tutan ne varsa, neyin varsa birikmiş – dört bir yana saçmaktır.

Ve deli olmaktır.

Ve kudurmaktır.

Hesap kitabı unutmaktır; coşmak, çağlamaktır.

Vazgeçmektir aşk. Gördüğün tek rüyadan, elindeki tek dünyadan, sahibi olduğun tek sığınaktan vazgeçmektir. Çırılçıplak kalmaktır.

Boş kalmaktır aşk. Kimliksiz, egosuz, hiç kalmaktır. Ötekine sendeki boşluğu dileğince doldurması için teslim olmaktır.

Ve her şeyini kaybetmektir aşk.



Kaybederek kazanmaktır aşk. Hiçliğinde her şeyin tadına bakmak; bilmeyerek tüm sırlara ermektir. Yokluktan geçerek varlığa erişmektir.

Kendini sıfırlayarak ikiyi "bir" kılmaktır aşk...

Anlatılabilen aşk yoktur bu yüzden.

Kim, kime, neyi anlatacak ki?

Kusursuzluktur aşk… Tüm kusurlarından soyunmaktır.

Aşksızlıksa kusursuzluğundan gözü korkanın kusurudur.

Ve her ne var ise âlemde “aşksız” – kusurludur.



"Her ne var ise âlemde aşk imiş." ... Fuzuli

23 Şubat 2009

Şahidi Ol Günlerinin


Dünya böyledir. En akıllıyı alaşağı ediverir tam da böyle olmaması gerektiğini umduğu an. Doğru düşünceyi ararken ve tam da ‘bu eskisinden daha da iyi görünüyor’ deyip ona tutunmuşken yapar bunu üstelik. İnsanın kaosu, rüyanın dışına çıkmadan bitmez maalesef. Bir yukarı bir aşağı; bir orda bir burada başın döner durur. Buldum dersin; sana güler. Ararsın saklanır. Ve düşer durur insan, sahte kederler denizine ve bir yol arar bata çıka – el yordamıyla.

Çoğunluk aslında düşmüyormuş gibi yapar ve yeni akıl oyunlarına sapar. Düşmek iyidir oysa. O acılı bazenler iyidir. Çünkü ne kadar yalan olduğunu gösterir. O kadar yalan ki hepsi, bir hakikat yokmuş gibi hissedersin hatta. Bir bilen, bir öğretmen alsın istersin yükünü. Tanrı çıkıp geliversin ve kolaylasın buhranını dersin. Düşünürsün kara kara ve bir çıkış bulamazsın. Çünkü düşünülesi bir gerçek, gerçek değildir. Çünkü düşüncenin kendisi yalanı yaratır. Düşünerek hakikati bulamazsın. Hakikat zaten senindir. Ama düşüncelerin, bakış açıların, beklentilerin, öğrendiklerin... Bunların hepsi korku yaratır. Ve senin olanı almanı, zaten elinde olanı görmeni engeller.

İzin ver canım benim. Tüm düşüncelerinin saçma olmasına izin ver. Tüm bildiklerinin yanlış olmasına izin ver. Kendini sıfırla. İnançlarını sıfırla. Bu kelimeleri yazan beni de sıfırla. Bilenleri ve bildirenleri sıfırla. Böylece seni sınırlayan tüm korkularını sıfırla ve aslında korkacak hiçbir şey olmadığını gör.

Saçmalığımızın arkasında büyük bir anlam ve güzellik var canım benim. Her şey o kadar güzel ki bunu yaşamamak çok saçma.

Devrimini gülümseyerek, mutlulukla izliyorum. Düşüşünle mutlu oluyorum. Çünkü düşüşüne bakıp ondaki saçmalığı da görebileceğini umuyorum. İnsan yükselişinde saçmalık aramaz. Ancak düşerken göremediğine bakmayı hatırlar. Korkusuz olmayı öğren illa ki bir şey öğrenmeliyim diyorsan; çünkü korkacak hiçbir şey yok. Düşmekten bile korkma, korkmaktan kork - yaşamaktan korkacağına. Belki de “hiçbir boşluğa sonsuz - ve - bensiz düşemeyeceğini” görmen için bir fırsattır bu.

Bu satırları aslında ben sana yazmıyorum. Sen sana yazıyorsun cevaplarını ve hiç karşılaşmayacağını sanıp kederlendiğin kendinle buluşuyorsun her defasında. Yine de düşüncelerin kabullenmiyor, gerçeğin üzerini çiziyor ve benim bir başkası, bir ağabey, bir bilen olduğumu sanıyorsun. İnsan hakikati aynen böyle yaparak yalana feda eder. Bir iken iki oluveriyoruz böylece ve keder başlıyor yeniden.

Şahidi ol günlerinin
ve anlarının ve gecelerinin..
Kendi şahidi ol kendinin
Öncelerinin ve sonralarının..
Yazarken ellerin kelimeleri
Şahidi ol cümlelerinin ve dahi ellerinin..
Duygularına şahit ol
Ateşliyken ve küllenirken..
Yaşayanlarına şahit ol
Tut sıcakken ellerinden..
Ölmüşlerine şahit ol
Sahiden bir ölüm görebilirsen..

Duymaz olur mu Tanrı
Duyuyor elbet seni...
Fısıldıyor kulağıma
Ve diyor ki;

Gömdüklerini hatırla daima
Canlı tut kalbinde ki
Yaşayanlarını gömme diri diri.

(Not: Yukarıdaki şiirin asıl yazarı için;
http://uzaklardanbiryerlerden.blogspot.com/
adresini ziyaret ediniz.)

02 Şubat 2009

Şarkı

Müzik bir ilişki kurma biçimidir ve biz aslında büyük bir sanatçı, şarkı söylemeyi çok sevdiği için bir hayat yaşıyoruz.

Sessizlikte ilişki yoktur. İlişki için bir yetmez iki gerekir. İlişki için birinden öbürüne akış gerekir; hareket gerekir.

Müzik harekettir; notalarla ezgiden ezgiye akmaktır; hayatı en sert ve yumuşak halleriyle, en tiz ve en pes sesler arasında, kreşendo ve de-kreşendolar eşliğinde, duygudan duyguya değişen nabız atışlarıyla ritim tutturarak aynalamaktır. Ben şarkımda es istemem, pes istemem dersen müzik olmaz. Müzikte yaşayan hayatı göremeyen ya da hayatın müziğini hissetmeyen sığ matematikle şarkı yapılacağını sanır.

Tüm hayat bir şarkıdır. Sayısız farklı hayat sayısız şarkı demektir. Ne güzel ki tüm şarkılar, sessizlikte buluşup sevdiklerine kavuşurlar.

Sessizlik sanılanın aksine müziğin varlığından memnun olur. Çünkü sessizlik ancak müzik sayesinde derinleşir ve genişler. Müzik her defasında çığlık çığlığa sessizliğin boşluğundan doğar; olanca güzelliğiyle... Çirkin bebek var mıdır?

Boşlukta ve hareketsizlikte ilişki yoktur. İlişki için artı eksi kutuplar arasında erkek ve dişi iki farklı enerjinin dansı gerekir. Dansta hareketi erkek enerji yönetir. Dansın duygusunu ve zarafetini ise dişi enerji var eder, besler ve büyütür. Dişi enerji yönetmeye kalkar ya da yönetilmeye direnç gösterirse uyum bozulur. Erkek enerji duyguyu görmezden gelir ya da matematikle yönetmeye kalkarsa ayaklar birbirine dolanır. Her insan içinde hem dişi hem erkek enerjiyi barındırır. Bu yüzden erkeksi kadınlar ve kadınsı erkekler vardır.

Yaşamak sürekli ilişki halinde olmak demektir. Yaşamak inip çıkmak, gidip gelmek değişen frekanslarda titreşmek demektir. Yaşamak istediğini var etmek için istemediğinden geçmek demektir.

Dans, müzik ve hareket aracılığıyla ötekiyle (ve bir anlamda da hayatla) bir ilişki kurma biçimidir. İlişki kusursuzsa iki kişi yeniden bir kişiye dönüşür. Hem de kendini yok ederken ötekini büyüterek.

Kuşlar dans ederek uçar. Balıklar dans ederek yüzer. Küçücük filizler dans ederek güneşe uzanır ve ağaç olur. Börtü böcek her gün dans eder. Dans hayatın dalgalarında sörf yapmaktır. Müzik dalgadır ve dansçı dalganın doğal bir parçası olmayı becerdiğinde keyif alır ve keyif katar.

Nihayet her dalga söner, her ses sessizlikte erir, her hareket son bulur; o büyük sanatçı, bir sonraki şarkısına başlayana dek…

Çekim Yasası ya da Meraklıları İçin "Sır" 4


1.Kendi tepkilerimizi ve dolayısıyla elde ettiğimiz sonuçları belirleyen ya da şekillendiren aslında nedir?

İki ana karar verme ve dolayısıyla da tepki gösterme şekli vardır. Birincisi içinde bulunduğumuz anda “hür irade”mizle bilinçli seçimler yapmak ikincisi de otomatik, alışkanlıkla, geçmişe ait “bilinçaltı” seçimlerle yaşamaktır. Örneğin birisi bize bir toplantı ortamında küçük düşürücü bir şaka yaptığında geçmişte benzer durumlarda verdiğimizi tepkinin aynısını (mesela kızgınlıkla karşılık verme ya da belki o an için önemsememiş gibi yapma) düşünmeksizin ortaya koyuyorsak bu bilinçaltı bir tepkidir. Oysa bu durumla karşılaştığımızda eski tepkilerimizden daha akıllı ve durumu iyileştirebilecek yeni bir seçenek yaratabiliyorsak ya da alternatif seçeneklerimizin en uygununu seçerek karar veriyor isek bu da bilinçli karar vermektir. Ortalama bir insanın tepkilerinin tamamına yakını otomatiktir. Fakat hayat ve çevresel koşullar hızla değişirken değişmeyen tepki ve alışkanlıklar bizi sürekli geriye götürür.

Bu da şu anlama gelir: “insan hayatını kaliteli ve yeni seçimlerle yenilemek dururken kendisini tekrar eder ve benzer durumları tekrar tekrar yaşayıp (kendisini değiştirmek yerine) kendisinin dışındaki insanların, durumların, koşulların, hayatın değişmesini bekler. Hayat değişir değişmesine de otomatik tepkiler veren insanların umduğu gibi değil.

2.Hayata ve bana getirdiklerine karşı nasıl daha kaliteli tepkiler verilebilir?

Kaliteli tepkiler verebilmek için öncelikle otomatik tepki verme alışkanlığından sıyrılıp bilinçli seçimler yapabilmeyi öğrenmemiz gerekir. Bunun için de tepki vermekten karar vermeye geçmemiz gerekir.

Öncelikle tepki vermek çok hızlı gerçekleşir. Öyleyse bilinçli karar vermek için ilk olarak kendimize bir nefeslik aralık yaratmamız ya da yavaşlamayı öğrenmemiz gerekir. Üzerimizde hayatın, işlerin, insanların baskısı varken sakin, güvende ve rahat olabilmek akıllı karar verebilmenin ilk şartıdır. Bu birçok insana başlangıçta çok zor hatta imkânsızmış gibi görünür. Ancak denedikçe ve üzerinde çalıştıkça gelişir ve zamanla otomatikleşir. Yani işin ilginç tarafı kaliteli tepkiler vermek de otomatik bir alışkanlığa dönüştürülebilir. İnsan yavaşladıkça farklı seçeneklerini görebilir, değerlendirebilir ve seçebilir hale gelir. Bu durum aynen çok büyük hızla araç kullanmaya benzetilebilir. Hızlandıkça farkındalık daralır, araca ve yola hâkimiyet ve kontrol zorlaşır. Kaza yapma olasılığı artar. Değerli olan hava ve yol koşullarına göre aracın ve sürücünün durumuna göre vites küçültüp büyüterek aracı layıkıyla kullanmaktır. Hayatımızda çözümsüz veya zor sorunların olduğu değer verdiğimiz alanlarında vites küçültmeli, yavaşlamalı, tepkilerimizi ertelemeli işlerin iyi gittiği alanlarda ise hızlanıp performans üretmeyi becerebilmeliyiz.

İkinci olarak arzu ettiğimiz sonuçları üretmeyen kalitesiz tepkilerimizi belirleyerek bunların sadece hayatla ve sorunlarla baş edebilmek için bizim benimseyip kullanmakta olduğumuz birer model olduğunu görmemiz ve yeni davranış modelleri yaratarak bunları alışkanlığa dönüştürmemiz gerekir. Yani kendimizi ve ötekileri yargılamakta sakınarak yeni yollar (söz,davranış, tepki…) denemeyi sürdürmemiz gerekir.

3.Potansiyel olarak var olan enerjimizi, hayatta başarı için çevresel koşulları da temel alarak nasıl kullanabiliriz?

Çevresel koşullar büyük bir seçenek havuzu ya da akvaryum gibidir ve bizler de o akvaryumdaki balıklar. Akvaryumun sınırları bizim kişisel olgunluğumuzun sınırlarıdır. Akvaryumun suyu öğrendiklerimizdir. Akvaryumun suyu kendimize ve hayata ilişkin bildiklerimizin gerçeğe yakın ya da uzak olması ölçüsünde kirli ya da temizdir. Gerçekte hayat sınırsız bir okyanustur. Ama bilinmeyen bizi korkutur ve kendimizi akvaryumumuzun güvenli olduğunu kabul ettiğimiz sınırlarında yaşamak zorunda hissederiz. Aslında hayatta başarı demek kendimle ilgili gerçeği öğrenmek ve bunu sınırlarımı genişletmek için kullanmak demektir. Gerçek sır kendini bilmektir. Kendini bilen için korku ve sınır yoktur. O sırra ermek için kendini tüm korku içeren kabuklarından sıyırmak ve öz ile kucaklaşmak gerekir. Bunun tek yolu kendi başına ördüğün tüm çorapları (karşılaştığın problemleri) kendini yenilemek ve keşfetmek için bir araç olarak kullanmaktır. Diğer bir deyişle geçmişte yaşanılan deneyimleri yorumlayarak oluşturduğumuz otomatik tepkilerden şu anın hür seçimlerine geçerek, belirsizliklerden, yanlış anlamalardan ve kibirden gerçeğe erişmek gerekir.

4.Çekim yasası kuramını, iş yaşamımıza nasıl adapte edebiliriz?

İş dünyasındaki sorunlara da aslında bize kendimize bakmamız ve çözümü dışarıda değil içeride görmemiz gerektiğini hatırlatan birer hediye muamelesi yaparak. Bence çekim yasasının en gerçekçi yorumu şu olabilir; “Neyi öğrenmeniz gerekiyorsa ona uygun dersi, meseleyi hayatınıza çekersiniz.” Hayatınıza istediğiniz, arzu ettiğiniz şeyi çektiğiniz kadar korktuğunuz şeyi de çekersiniz. Siz korkusuz olana ve her şeyi olduğu gibi kabullenerek, severek yaşayana kadar çekim yasası önünüze sürekli sorun koyacaktır. İş dünyasının diliyle konuşayım: liderler vizyon yaratarak arzu edilen sonuca hayale şevk, heyecan, tutku içeren bir çekim alanı yaratırlar. Oysa birçok yönetici sevgiyle değil korkuyla, güçle, otoriteyle yönetmeye çabalar. Bu yöneticilerin kendilerine, ekiplerine ve kurumlarına sorun çekeceği açıktır.

5.Bilinçaltı birikimlerimiz, karşılaştığımız problem ya da kararlarda bizi nasıl etkiliyor?

Hem olumlu hem olumsuz etkiliyor. Birikimler kaliteli ise akvaryumun suyu temiz oluyor. Balık uzun yaşıyor. Aksi durumda kirli suda balık çabucak hayatını bir yük, mecburiyet ve mücadeleye dönüşmüş bulabiliyor. Yine de hatırlatmakta fayda var akvaryumun suyu ne kadar temiz olursa olsun yenilenmek zorundadır. (Çünkü hayat sürekli yenileniyor.) Yeni şeyler öğrenmeyen, kendisini tekrar eden insan alışkanlıkları ne kadar ona başarıyı da getirse başarısızlıkla yüzleşecektir. Bilinçaltını temizle ve daha da önemlisi bilinçli yaşa.

6.Bu konun bir uzmanı olarak, kendiniz karşılaştığınız problemlerde sorun çözme yönteminizi ne tür bir sıralama ile planlayıp belirliyorsunuz?

•Öncelikle gülümsüyorum.
•Sonra problemle barışıyorum. Problemin bir hediye olduğunu kendime hatırlatıyorum.
•“Burada öğrenmem gereken, farklı düşünmem, söylemem, yapmam gereken şey nedir?” sorusunu kendime soruyorum.
•Sonra demleniyorum, içimdeki bilgeliğe bana bir yol göstermesi için kendime izin veriyorum.
•Çözümün kesinliğine, hayatın güzelliğine, her şeyin hayrıma olduğuna, Tanrıya ve gelene güveniyorum.
•Bulduğum çözümü eyleme geçiriyorum.
•Olmazsa yine gülümsüyorum, yine…(yukarıdaki maddeleri tekrarlıyorum)
•Olursa teşekkür ediyorum.
•Teşekkür ediyorum, şükrediyorum.

26 Ocak 2009

Simurg

Aç kanatlarını Simurg
Küllerinden doğ yeniden
Ve uç kelimesiz gökyüzünde
yeni kelimelerle
ölümüne uç
inadına uç
uslanmak nedir bilmeksizin uç
uç ki kanadının esintisi
teselli olsun
yanmaktan korkan
ve her gün kavrulan sefillere

15 Ocak 2009

Geçmişim - Gerçeğim


İnsan sadece kendine bugünün gözleriyle bakabilir. O yüzden;

Ötekinde gördüğün herşey geçmişin;
Kendinde gördüğün herşey gerçeğindir.

12 Ocak 2009

yalcin bostanci - zalim

Sevgili dostum Yalçın Bostancı'nın (1999 yılında piyasaya çıkarttığımız albümden...) kendi elleriyle yaptığı klip;

Söz: Ali Karakuş
Müzik: Yalçın Bostancı

26 Aralık 2008

Hele Deyiver


Ömür kelebek olmuş olmamış ne yazar
Kanatları özgürce çırptı mı güzellik deyiver
Yıllar sevdiklerinle çarpılmış sevemediklerinle bölünmüş
Hesap düze çıktı mı sen ondan haber veriver.

25 Aralık 2008

Daima


Sen daima bendesin. Sesin, kelimelerin, nefesin; benim içimde yankılanıyor ve neye el atsan, kime dokunsan ben o oluyorum. O üzerinden yürüdüğün köprüler, korktuğun kadar kırılgan değil. Sen de kırılgan olma bu kadar. Yanı başında, hazırda bekliyorum; hiçbir boşluğa - sonsuz ve bensiz düşemezsin. Seninleyim ve hep öyleydim. Bunu o ilahi melodi senin kulağına fısıldasın.

Sevgi - o içinde eridiğimiz her daim, asla eksilmedi. Aynı muhteşem şarkıyı söylüyoruz, aynı yollarda dolaşıyoruz, aynı gökyüzüne ve hatta aynı yıldıza bakıyoruz habersiz ve aynı gölgeyi peşimizden sürüklüyoruz. Lakin sen bazen ince bir sızı duyuyorsun, bir şeyler eksik diyorsun. Ben de o zaman eksiliyorum, kuruyorum. Sonra gülümsüyorsun basit bir ayrıntıya ve ben her ayrıntıda gülümseyecek yüzlerce şey buluyorum. Bana haberlerin gelmiyor sanma. Nasıl ki boşlukta gezinen kelimelerine bir cevapsa bu, bu kelimeler de sana ulaşacak, kaçınılmaz. Ve bil ki seviliyorsun sınırsızca.

Biliyorum. Oralarda bir yerlerde heyecanlı, kıpır kıpır, gözleri sevinçle yaşama ışıldayan; yüreği güvenebilecek kadar güçlü, her şeyin geçici olduğunu görebilecek kadar dingin; güzelliği her hücresinden fışkıran biri var. Onu görebiliyorum. Ve onu her hücremde seviyorum. Ondan bir an ayrı olmak istemiyorum. Onunla kısacık bir ömürden değil sonsuzluktan birlikte geçmek istiyorum. İzin ver tutayım onun ellerinden.

Biliyorum. Buralarda, çok yakında - yok kadar yakında bir yerlerde; kudretin, aşkın, sel olup gelen coşkunun; şefkatin nefesi var. Her nefesin ılık buğusuyla eriyor ve yok oluyorum - herşey varlığa dönmüşken tam da. Yok kalmak istiyorum; varmışım gibi. Var olmak istiyorum yokmuşum gibi. Lütfen gel tut ellerimden; sürsün bu buğu.

İnce bir örtü var ikimizin de üzerinde; şeffaf, yumuşak. Örtüyü kaldırmak an meselesi. Ve bu an; sınırsız bir zamana bölünmüş kadar uzak da değil üstelik. Ilık bir yaz esintisi yalıyor yüzümüzü. Göz kırpıyor sanki vuslat, daha yıldızlar bile görünmeden. Ve mekan genişliyor, açılıyor gökyüzü ve bütün yer; sanki tek bir nokta kendisinden taşıyor gibi.

18 Aralık 2008

Deli - Ölü


İnsanın mutluluktan çıldırmaması için ya cidden delirmiş ya da ölmüş olması gerekir.

Deli demek normal demektir. Normal demek ehlileştirilmiş demektir. Ehlileştirilmiş demek “ben mutluluktan çıldıramam; yemyeşil çayırlarda gönlümce koşturamam, yatıp güneşe karşı kıpırtısız duramam – çünkü benden bir şey kalmadı, hepsinden vazgeçtim” demektir. Ehlileştirilmiş demek tüm özgürlüğümü köleliğimi seçerken harcadım demektir...

Ölmüş demek “yaşamaktan vazgeçtim, heyecandan vazgeçtim, sevmekten vazgeçtim” demektir.

Yaşamaktan vazgeçtim demek “sebepsiz yere gülümsemekten, sebepli yere ağlamaktan, durduk yerde şarkı söylemekten, tanımadığım birisiyle kucaklaşmaktan, yağmurda ıslanmaktan, yetersizi yeterli bulmaktan, yeterliyi muhteşem yapmaktan” vazgeçtim demektir.

Heyecandan vazgeçtim demek “oyun oynamaktan, tehlikeye atılmaktan, bir çılgınlık yapmaktan, kalbini ortasından çatlatacak kadar aşk içinde olmaktan” vazgeçtim demektir.

Sevmekten vazgeçtim demek “nefes almaktan, nefes vermekten, canımdan, cananımdan ve hatta – beni her zaman ve sınırsızca sevmekte olandan” vazgeçtim demektir.

İnsanın mutluluktan çıldırmaması için ya cidden delirmiş ya da ölmüş olması gerekir.

21 Kasım 2008

Sen ve Ben


Sen ve ben birbirine bakan iki aynayız.
İkimiz de ötekinde kendimizi sonsuzla çarparız.


Sen ve ben aynı benzersiz hayata bakan bir yüzün sağ ve sol gözleri gibiyiz. İkimiz de gördüğümüzün gerçekliğinden eminiz. Ve fakat ikimiz de kendi gerçeğimizi ancak ötekinde derinleştiririz. Belki ben sana göre burnumun dibindekini göremiyorum ve belki sen bana göre sınırsız ufuklardan bihabersin. Kim bilir belki birimiz belki de her ikimiz birden haklıyız.

Sen ve ben aynı kuşun sağ ve sol kanatları gibiyiz. İkimiz de uçmak istiyoruz ve ikimiz de kendi başımıza ancak kendi etrafımızda dönebiliyoruz. Ve her defasında daha havalanırken düşüyoruz. Sen mantık yürütüyor, ölçüp biçiyor, adım adım gerçeğini inşa etmeye koyuluyorsun.

Sen gerçeği biriktiriyorsun.

Ben ne olduğunu anlamadığım yollarda gezinip, sarhoş olmayı, kaybolmuşluğumun raksında kendimden geçmeyi seviyorum.

Ve ben gerçeği harcıyorum.

Belki senin için ben tembel bir berduşum ve belki benim için sen soğuk bir makinesin. Kim bilir belki birimiz belki de her ikimiz birden haklıyız.

Belki sen gözlerini sonuna kadar açarak kendini hatalardan kolluyor; odanı, dünyanı çekip çevirmekteyken karanlığından çıkış arıyorsun ve belki ben odamı da dışarıyı da karanlığa terk ederek kendi içimde aydınlık umuyorum. Ve işin kötüsü belki de içimiz dışımız birdir ikimizin de. Hatta ne içerdedir ne de dışarıda; aradığımız da kaçmaya çabaladığımız da.

Derler ki, karanlıktan geçer ışığın yolu ve aydınlıkta söner karanlığın isli lambası. Öyleyse her şey siyah ise kör olduk demektir ikimiz de. Daha da ilginç olanı; her şey beyaz ise o zaman da kör olduk demektir kendimizde.


Sen ve ben
Ya bir kişiyiz ya üç kişiyiz
Sen ve ben
Ya aynı kişiyiz ya üçüncü kişinin kayıp öznesiyiz

Ya bende kayıp ya sende tutsak
Buluşamadan bir merkezde…

Sen ve ben
Birbirini aramaktan bıkmayan iki körebeyiz?

03 Kasım 2008

Tufan


Elbette aradığım her sorunun cevabı en önce bendedir ve hayat da benim seninle veya ötekilerle oynadığım bir oyun değildir. Elbette kelimelerim her zaman benden taşıp en önce bana akarlar. Elbette sen bir başka bensin ve ben de bir başka sen ve aramızda süregiden dans da bu hayatı yaratır...

Gidişler ve gelişler, kaynayıp durulmalar, yükselip alçalmalar; cehalete, acıya, cinnete, cinayete, kire-pisliğe bulanıp arınmalar… hepsi dalga dalga hayat doğurur. Düşüncelerin dalgası, kelimelere, kelimelerinki hayata dokunur. Nasıl olur anlamazsın; nazik, iyiniyetli bir dokunuş, hiddetli, acımasız bir darbeye kadar varır, uzanır. Düşünceler düşüncelerle; kelimeler kelimelerle savaşır. Mücadele kızışır. Eller, kollar, bacaklar derken silahlar patlar. İnsanoğlu kendisiyle çılgınca çarpışır. Çırpınır kendi kudurmuş dalgaları arasında ve nihayet kendi tufanını yaratır.

Seversin incinirsin; kırılır, gücenirsin. İstersin, ararsın, planlar yahut tuzaklar kurarsın, beklersin. Bazen alırsın beğenmezsin. Bazen alamaz kızar, hiddetlenirsin. Bazen elindedir ve hiç göremezsin. Aslında inatla sevmek istersin ve inatla sevilmek istersin. Bin kez de kırılsan ve bin kez de kırsan yine sevmek ve yine de sevilmek istersin. Ve hayat, bu yüzden her tufandan, her kara delikten, her kırımdan, her yıkımdan başını kaldırır. Ve sen bu yüzden ne kadar korksan da ölemezsin.

Kelimelerin küser bazen, solar bir kuytuda. Kutusunda saklarsın kalbinden geçenleri. Müziğine son verirsin. Çiçeğine su vermezsin. Hayata koyverir kendine gülümsemezsin. Ritmini, rengini, sıcak dokunuşunu esirgersin korkundan. Hayat korkuyu sevmez oysa. Hayat cesareti sever. Hayat kumarbazı; tek elde herşeyini ortaya koyabileni sever. Hayat tüm biriktirdiklerini terk edebileni sever. Hayat kaybedebileni sever. Söz söylemek bir kumardır ve hayat sözünü esirgemeyeni sever. Dokunmak bir kumardır ve hayat tokadı yiyeceğini de bilse ona dokunmaktan kaçmayanı sever. Yaşamak bir kumardır ve hayat hesap yapandan çok coşkuyla yaratanı sever. Hayat bilim adamının ciddiyetinden çok sanatçının eğlencesini sever.

Sen bir yola çıkarsın, bir kelam edersin, bir şeye dokunursun ve hep eksik kalır. Hayat tamamlamaktır. Hiçbir şey yapmasan, kuytuluğunda sessizce, kimselere bulaşmadan yaşasan olmaz; yaşadım diyemezsin. Hayat kire, çamura bulaşmaktır. Ne yaparsan yap ve ne söylersen söyle ötekiler anlamaz; anladığını sanır. Birileri üzülür, birileri güler eğlenir, bir başkası kızar öfkelenir. Hayat bu yüzden bir kumardır. Görünenin; sözlerin, hareketin arkasındaki niyeti ve gerçeği doğru okumak bir sanattır. Asla okuyamayacağın niyet için yargıya varmak ise basitçe kibir. Hayat bu yüzden sanatçıyı sever. Çünkü sanatçının gözü görünmeyenin üzerindedir ve gerçeğe yakın adamdır sanatçı. Çünkü hayat harekettir ve harekete yakın adamdır sanatçı. Çünkü hayat sevmektir ve sevmeye yakın adamdır sanatçı; severken türeten adamdır...

Yaşadım diyeceksen; hayatta yanlış atılmış bir adım olmadığını göreceksin. Kendine izin vereceksin. Her kim adım atmaktadır ona izin vereceksin. Hayatı türeteceksin. Hayat senin oyuncağın ve oyuna küsmeyeceksin. Hayatın seninle oynamasına karşılık vereceksin.

Korkunu sarmala, ona gülümse ve sonra at kendini denize. Hepsinin bitiminde sessizlik ve boşluk mutlaka seni bekler. Kara deliklerde herşey yutulur ve yeniden kusulur; hayat daima sıfırlanır ve birlenir; korkunun sonuna varılır ve testi hep kırılır. Ortaya saçılan ışıklı denizin dalgalarında ise hayat hep yeniden başlamanın bir yolunu bulur.

Korkunu sarmala, ona gülümse ve sonra at kendini denize. Bu denizler ne tufanlar gördü de gene yaşam doğurdu kendinden.

17 Eylül 2008

Herkesin Gerçeği Kendine

"Gerçek yeterince tekrarlanmış yalandır." Adolf Hitler

20 Temmuz 2008

Nokta


Bir noktadan ibaret hayat ve bir noktadan ibaret ölüm; sonsuzluğa açılan ve her şeyi sona erdiren kapıysa zaman ve zaman dediğin sadece bir an ve o kadar kısa aralıklarla açık ki kapı; başını çevirip bakındığında hep yüzüne çarpar esaretin. Ölümü kabullenemediğin için yaşamı kabullenemezsin ve ölümü sevemediğin için yaşamı da sevemezsin ve ölüme bakamadığın için yaşama bakamazsın ve tüm yaşamını uykuda geçirirsin. Gerçeği dururken kof bir rüyada yaşamayı seçersin.

Ebedi ve ezeli olan - hepsi tek bir nefesinde düğümlü birbirine göbeğinden ve her nefes alışında hayat ve her nefes verişinde ölüm olur nokta ve sen sadece nefes almak istersin; aldığını vermeye korkarsın çünkü. Aynı yürek atışında saklı aradıklarının tümü ve sen sadece vurmak istersin; vurulmayı kabullenemezsin. Hep kazanmak istersin ve hep kaybedersin. Garanti bir yaşam istersin ve her şeyini ümitsiz bir kumarda batırırsın. Kaybetmeyi de sevdiğinde geriye kalan sade kazançtır oysa.

Noktanın dışında hiçbir şey yok ve ne ilginç ki içinde de yok ve dışarıdaki içeridedir ve içerideki dışarıdadır. Ne kadar dışarı gidersen git geri geleceksin ve ne kadar içerde kalırsan kal dışarı çıkacaksın. İçerdeyken dışarıyı dışarıdayken içeriyi arıyorsan; ne içeridesin ne dışarıdasın. İçerdeysen içeriyi dışarıdaysan dışarıyı sevemiyorsan; ne içeridesin ne dışarıdasın. Olduğun yerde kal - mutlu kal öyleyse ya da var dilediğin yere git ve mutlulukla git.

Nokta doludur ve nokta boştur. Sen doldurur sen boşaltırsın ve ne kadar doldurursan doldur boş kalacaktır ve ne kadar boşaltırsan boşalt doludur. Çünkü dolu boştur; boş doludur ve tüm bunların hepsi hem hoş - hem nahoştur.

29 Nisan 2008

Ağırdır böylesi bir yük / Küçücük bir kuş için...

Çamura bulanmış karanlık - büyüktür küçük kuş,
Sesini duyan olmaz çığlık atan korkmuşlar arasında
Yanlış nedir; doğruyu kim bilir diye sorarsan - kaybolursun
Gürültülü yalnızlığının an be an büyüyen girdabında

Sorunun ağırlığı ezer seni ve sormamış olmayı dilersin
ve yaşamamış olmayı ve uykuya dalmayı..
Bu yüzden uyur cümle alem ve bekler sessizce kalem...
Yazılmamış hikayelerinde her küçük kuşun

Yanlışı doğruyu sen yazacaksın küçük kuş
Kalem sade sen olacaksın
Ve bazen hiç istemesen de -
Bundan kaçamayacaksın

07 Mart 2008

Mucize

Mucizenin Uzun Yolu;

Bugün bir şey “imkansız” görünür.

İmkansız görünene bir gün birisi “neden olmasın?” der.

İmkansız görünen şey “Neden olmasın?” diyene “mümkün” görünmeye başlar.

Ancak mümkün görünen şey “çok düşük olasılıklı”dır.

“İhtimal olmaz” denilen şey “muhtemel” görünmeye başlar.

Muhtemel görünen şey “kuvvetle muhtemel görünmeye” başlar.

Kuvvetle muhtemel görünen şey “kesin” gibi görünür.

Kesinlikle gerçekleştirilebilir görünen şey “gerçek” gibi durur.

Gerçek gibi duran artık gerçek sayılır.

Gerçek sayılan gerçeğe döner.

Bugün biri için gerçek olan kimilerince mucizevidir.


“Bugün olmayan her şey kendisinden daha büyük bir şeylerin olması için bir basamaktır.”


Mucizenin Kestirme Yolu;

“Nasıl olacağını bilmiyorum; ama olacağını biliyorum.”

Sürgün


İnsan çok değerli bir şeyin peşinde geçirdiği hiçbir anı için üzülmemeli. Sürgün diye bir şey yok sırf bu yüzden belki. Ama o çok değerli şeyi bekleyerek geçirdiği her an için ne demeli acaba? Eski divan şairleri gibi "gelmesin tek o, ben beklerim kıyamete dek mutluluk deminde" mi yoksa "beklemek de peşinde koşmak da birdir bu alemde, kopan yuvasına ricat etmez mi?" mi? Beklemek de bir eylem midir Einstein'ın dediği gibi yoksa ölümcül bir atalet mi Newton'un dediği gibi. Bana öyle geliyor ki hepsinin cevabı farkında olmakta. Bekleyen niye beklediğini arayan niye aradığını bilmiş de seçmişse ikisi de büyük iştir bence. Sabrın meyvesi niye sabrettiğini bilen için çok büyüktür. Ama niye sabrettiğini bilmeyen için sabır acı ve pis bir zehirdir.

Sürgün aşkı büyütür tamam. Ama burada ve şimdi vuslata eremeyenin "ölüm"den geçerek ve bir zaman ereceğini kim söyleyebilir? Hem sürgün bir yer midir yoksa hal mi? Sürgün ve vuslat ancak kendi varlığımda - halimde gerçekse bir adım ötemizde durmuyor mu sevgili? Ve neden hemen şimdi, şu an erişilemesin aşka ve bilinemesin aşk?


Dinlenirken dinlenmeyen yorulur.
Hayattayken yaşamayan zaten ölüdür.

Sürgünse aşkım bende her daim
"Ben" ölürse gönül muradına kavuşur?

YOK

Orada kimse var mı diye sorarken bir de baktım ki asıl burada kimse yok!

05 Ekim 2007

Orda Kimse Var Mı?


Ben hayatta fazla bekleyenlerden olmadım hiç. Sabırlı bir insan değilim galiba öyle sandığım kadar. Bir bankanın iş görüşmesinde karşılaşıncaya kadar, risk almanın değil riske fiyat biçmenin önemli olduğunu hiç duymamıştım da üstelik. Belki bu yüzden açık sözlü olmakla patavatsızlığı, cesaretle cehaleti karıştırdığım da çok olmuştur. Bu yazdıklarım da patavatsızlık sınıfına girer mi diye korkmuyorsam cehaletime verin gitsin lütfen. Ama sabır ile ataleti karıştırdığım pek olmadı sanırım hayatta. Bir kanat çırpışında hayatın ensesinde olmak istiyorum demiştim kendime bir zaman. Epey kanat çırpmam gerekti hayatimin bu döneminde erişebildiğim menzile varıncaya kadar. Ve bir şey öğrenebildiysem geçtiğim yollarda o da;

“Gönül diliyle konuşan birini buldun mu susmayacaksın, hasbıhal edeceksin.”

Dil susabilir sorun değil; ağırbaşlı bir sükûnet çoğu zaman büyüklük göstergesidir. Ama gönül konuşacak. Resme bir fırça da sen atacaksın; bir renk de sen katacaksın. Yoksa yaşadım diyemezsin. Yoksa yaşattım da diyemezsin.

Dostum, yaşatacaksın ki ölmeyeceksin ya da yaşatacaksın ki öldüğünde yaşamımın hakkını verdim diyebileceksin.

Yazılarımı bir internet günlüğünde de yayınlamaya başladığımda bir sayaç koymuştum sayfama; acaba birileri sayfama giriyor mu diye izlemek için. Üç beş ay boyunca gördüm ki kendim yazıyor kendim okuyordum. İçimden aynı hevesle yazmak geçmez oldu. Çünkü benden taşan dönüp gene bana akıyordu. Yazdıklarım bana çok özel ve olağanüstü şeyler olarak görünüyordu hâlbuki. Ama başka hiç kimse böyle düşünmüyor muydu acaba? Bir ses, bir söz bekledim. Herkesler haberdardı yazılarımdan ve adresinden oysa. Eşim, dostum, kardeşim... Ve ben bir küçük fısıltı, belli belirsiz de olsa bir yankı - bekledim de bekledim... Bir kelebek kanat çırpsın ve bir ferahlık dünyanın öbür ucundan, yüreğime erişsin diye bekledim. Tabiat da böyle bekler dostlarım. Toprak, koynunda büyüttüğü tohumun meyveye eriştiğini görmeyi umar. Çiçekler arıları bekler. Meyveler dalında kuşları bekler. Bin bir türlü güzelliği yeryüzünün tadılmayı, koklanmayı, bilinmeyi, sevilmeyi bekler.

Bir beklentiyle yazmaktan bahsetmiyorum. Çünkü tüm o dökülen kelimeler bana birer hediyeydi ve bunun kendisi zaten yeterince mutluluk vericiydi. Ama hangi hediye kutusunda saklanır ki dostlarım? Hediye elden ele dolaşmak ister. Sevgiyle ötekine verilen sevgiyle berikine taşmak ister. Hayat paylaşmak ister. Hayat göklerden yere inmek; yerde gürül gürül çağlamak; denize, okyanusa karışmak ve yine bulut olup bir dağ başında fırtına koparmak ister.

Biliyorum meşguliyetler var... Mecburiyetler var... Biliyorum zaman dar. Dar zamanda ihmal edilen belki daha önemli şeyler de var. Ancak zamanından avuç içi kadarını hak edene ayıramıyorsa insan, bir nefeslik ara veremiyorsa koşuşturmasından; hangi mecburiyeti çıkarabilir ki hayatından?

Biliyorum; aslında bu yaşadığımız, birbirini yeterince tanımamanın uçurumu. Birbirimize yeterince yakından bakamamış olmanın. Ve belki de birikti yakından bakmamız gerekip de bakamadıklarımız geçen yıllarla. Belki eşimiz, kardeşimiz bile yabancılaştı zamanla. Hak veriyorum size. İnanın sorun değil, yazdıklarımı okumayın; içerlemem buna. Önemli değil; bana ya da eloğluna bir ses, bir yanıt vermeyin isterseniz. Ancak uzaktakine bir ses gönderemiyorsa ara ara insan, varlığın beni gülümsetiyor diyemiyorsa bir an, yakındaki kimin emin olabilir – selamını aldığından?

28 Eylül 2007

Nedir Sevgi?


Nedir sevgi diye sordum kendime
ve iki kelebektir dedi yüreğim
raks ederek oynaşan
ve yükselip alçalarak aynı hayalde
gönlünün arzusuna kavuşan

İki yüreğin birlikte aynı duyguyla; aynı haz, aynı coşku, aynı mutlulukla titreşmesidir sevgi. Ayrılığı ortadan kaldırmaktır. Tek bir piyanonun kırık dökük ezgisinden bir orkestranın muhteşem senfonisine akmaktır. Tek bir kanadı kırık kuş cıvıltısından tüm evrende yankılanan harikulade bir şarkıya varmaktır. Saksıda ayrık duran çiçekleri birbirine ekleyip rengârenk bir dağ manzarası, doyumsuz bir cümbüş yaratmaktır sevgi.

Bir başkasının şarkısına karışan herkes bilir onu. Bir başkasının elinden tutan herkes bilir. Birlikte mücadele edenler bilir; birlikte ağlayanlar ve birlikte gülenler… Bir zaman birlikte nefes almış; aynı kederi, aynı hüznü ya da aynı sevinci içine çekmiş olanlar bilir. Bir bebeğin gözlerinde aynı dünyanın aksini görmüş herkes bilir. Birlikte çay yudumlamış, simidini bölüşmüşler bilir.

Ötekini kendine, kendine ötekine katmaktır sevgi. Kendi yüreğinden vazgeçecek kadar vermektir ve iki yüreği birlemektir. Tek bir nabız olmaktır. Sonsuz sayıda renk olup aynı gökkuşağında kucaklaşmaktır.

Sevdim ben bu hayatı; karşıma çıkan her şeyi ve herkesi… Aynadaki yüzümün artık belirginleşen çizgilerini, her kalem tutuşunda beni şaşırtan ellerimi… Kendisi zor geçinen rahmetlik amcamın Amerika’ya giderken biriktirip bana yüz dolar verişini sevdim. Babamın inceliğini, efendiliğini… Ayva reçelinde annemin şefkatini sevdim. Hatta annemin kimi zaman gönlündekiyle dilindekini birleyemeyişini de... Kızımın “Aliş”, karımın “Koncam”, dilimin “Karıncam” deyişini sevdim. Rahmetlik babaannemin becerikliliğini, nimetin hele de köy yerinde değerini bana öğretişini sevdim. Ağabeyimin masumiyetini, cömert ruhunu; kız kardeşimin hırçın ve özgür ruhunu; Yasin’in derinliğini, kendini bütünleyişini… Halacığımın gülümseyişini…

Adlarını anmadım diye kızmasınlar bana; her dostumu ayrı sevdim. Kimiyle kazanmayı ve kaybetmeyi sevdim mesela. Kimiyle şarkı söylemeyi, kimiyle temizlik yapmayı, kimiyle gece yarısı makarna pişirip yemeyi sevdim. Ama hepsiyle zamanı durdurmayı sevdim ve hepsinde kendimi yeniden bulmayı…

Suda parıldayan ateşin, havada uçuşan külün ve aşk acısının, gönlümü yakışını sevdim.

Nedir sevgi diye sordum kendime
ve iki kelebektir dedi yüreğim.

İki mutlu, raks eden kelebek

27 Eylül 2007

Ben Yapmadım Egom Yaptı

Hayat bir yarış, bir mücadele diyenlere (ya da öyle hissedenlere) çok rastlıyorum bu aralar. Ama hayatın bir oyun olduğunu düşünenler (mesela kızım öyle...) de var. Hayatın bir okul, bir sınav olduğunu düşünenler (mesela dindar insanlar ve belki öğrenciler) var. Hayatın bir macera olduğunu düşünenler var. Hayatın bir eğlence olduğunu düşünenler var. Hayatın bir arayış olduğunu düşünenler... Hayatın sevginin bir ifadesi olduğunu düşünenler... Bir tekrar olduğunu, acımasız olduğunu ve daha bir çok şey...

İşin ilginç tarafı kim ne olduğunu düşünüyorsa kendisini onu yaşarken buluyor. Oyunu ne olarak tanımlıyorsan o oyunun içindesindir ve her ne ile özdeşleşiyorsan oyunda "o"sundur. Adını senin koyduğun ve rolünü de kendin biçtiğin oyununu yaşarsın.

“Bir şey” ile özdeşleşmek demek; ben kimim sorusuna cevaben “ben bu şeyim” ya da “bu şey benim” demektir.

İstersen hiçbir şeyle özdeşleşme; gerçeği yaşa.

Çünkü ben yoksam ya da benim olan; ego da yok. Ayrılık yoksa birlik var ve birlik varsa gerisi teferruat.

Günah, hata, yanlış, eksik, insanın yaptığı şeyle ilgili değildir. Ne yapıyorsan yap soru şudur; egonun arzularını mı tatmin etmeye çabalıyorsun yoksa doğana (ki o sevgidir) izin mi veriyorsun? İlginç olan, insan sürekli egosunun arzularını tatmin etmeye çabalarken sürekli olarak da egosu tarafından yargılanır ve yetersiz, kötü, günahkâr bulunur. Oysa egosunu yaşayan yalanı yaşar, kendisi olmayanı kovalar ve aslında kendinde değildir. Kendinde olmayanın yaptığı her şey hoş görülebilir. Bazı ilaçlarla kendinden geçmiş ve ne yaptığını bilmeyen insanlara da her şeyi yaptırabilirsiniz. İlacı sonuçlarını da bilerek kendi iradeleriyle almamışlarsa kim onları suçlayabilir. Kim bile bile çıldırmayı ve hayatın gerçeğini değil ilacın yalanını seçecek kadar hayattan vazgeçebilir? Hepimiz uykudaysak, hepimiz çıldırmışsak kim kimi suçlayabilir?

İstersen sevgi içinde yaşa; gerçeği yaşa.

Çünkü sevgi varsa ego yok; sevgi varsa yalan da yok. Sevgi varsa her şeyin özüne indin ve işin özüne vardıysan gerisi teferruat.

Ego aslında iyidir. Egoyu da sev, ayrı görme.

Çünkü o olmadan ortada oynanacak bir oyun da yoktur.
Çünkü en eğlenceli ve zorlu bulmaca egonun içindeyken dışarıyı ve dışarıya çıktığında da içerdekinin değerini keşfetmektir. Her bulmacanın bir çözümü olduğu gibi bunun da vardır.

Çünkü ego aslında hiç olmayan sorunlar yaratırJ ve her sorun da bir fırsat. Ego bir öğretmendir ve bir dost.

Çünkü ego varsa seçenek vardır. Ego yoksa her şey birdir ve her şey seçime gerek olmaksızın kendiliğindendir.

Çünkü ego varsa bir gerçek ve bir de yalan vardır ve ancak iki şeyden bir ilişki doğabilir.

Bazen kalbim diyor ki, aslında böyle bir mesaj alışverişi yok; bu satırları okuyanlarla aramızda. Hatta aslında böyle bir hayat ta yok yaşadığımı sandığım ve tabii Ali Karakuş diye biri de. Ve eğer tüm bunları varmış gibi yaşatan, var eden egom ise hakkını teslim etmem ve ona teşekkür etmem de gerekir. Bütün bunlar – az iş değil sonuçta.

26 Eylül 2007

Senindir


İhtiyaçlar Belli, Kaynaklar Sınırsız

Ekonomi bize yalan söylüyor. Hayat, kıt kaynaklar ve sınırsız ihtiyaçlar etrafında dönmüyor. Hayat, her ihtiyacımıza cevap verebilecek sınırsız bir bereket içeriyor. Eğer ekonomiye inanırsanız egonuzun siz olduğuna da inanırsınız. Delicesine biriktirmeye ve olmayan ihtiyaçlarınızın peşinde koşmaya başlarsınız. Hiç bitmeyecek ve asla kazanamayacağınız bir yarışa katılırsınız. Kendi fasit dairenizde ne kadar hesap yaparsanız yapın hiçbir yere varamadan, endişe ve telaş içinde ve hep bir şeylerden memnuniyetsiz döner durursunuz. İlerlemeye çabalarsınız, zengin olmaya ya da belki aydınlanmaya… Bunlar olduğunda, yani şu an eksik olan şey hayatınızda var olduğunda huzur bulacağınızı düşünürsünüz. İttirirsiniz, zorlarsınız, çabalarsınız ama bir çıkış bulamazsınız. Çünkü aslında tüm bu yaptıklarınızla sadece yanlış bir varsayımı doğrulamaya çalışırsınız; kaynaklar kıt, ihtiyaçlar sınırsız. Eğer ekonomiye inanırsanız egonuzun bir adım ötesinde duran engin bereketi, sınırsız güzelliği, sanatı, tabiatı, sevgiyi, şefkati görmeden geçiştirirsiniz. Hayatı görmezden gelirsiniz. Yalandan, “yaşıyormuş gibi” yaparsınız.

Egomuz bize, ben ve ötekiler, benim ve benim olmayan, üstün ve yetersiz, köle ve efendi, zengin ve fakir, iyi ve kötü, mükemmel ve yetersiz denilen ayırımlar olduğunu söylüyor. Öznel gerçeklik nesnel gerçeklik tanımları yapıyor. Benim dışımda benden ayrı bir dünya yaratıyor. O zaman da zaten içinde yüzdüğüm sınırsız mutluluğu, güzelliği, bereketi dışıma itiyor. Almama izin vermiyor. O yüzden sorun asla eksiklik, kıtlık, yetersizlik sorunu değildir. Sorun daima bin bir parçaya bölünme sorunudur; sorun "bir" olamama sorunudur.

Öyleyse zaten içinde yüzdüğüm sınırsız mutluluğu, güzelliği, bereketi nasıl olur da deneyimlerim? Nasıl olur da hayattayken gerçekten yaşarım. Hayatın şiirini, müziğini, rengini dibine kadar, özüne kadar nasıl yaşarım?

Bunu hemen şu anda ve burada yaşayabilirsiniz. Bu, kimine açık kimine kapalı bir lütuf değildir. Bu uzun zaman ve öz-disiplin içeren çalışmaların sonunda edineceğimiz bir hak değildir. Bu zaten bizimdir.


Senindir

…Sadece gevşe…

Gergin iken sana gelen hediyelere kapalısındır.

Gevşe… Hesap kitaba, endişeye ara ver. Olumlu ya da olumsuz beklentilere ara ver. Geleceğe ya da geçmişe kaçma. Gevşe ve burada dur. Şu anda.

Gevşe ve bomboş kal. Bir çocuk gibi; “ne kadar boş o kadar dolu”; ne kadar masum, sevecen o kadar açık…

Gevşe. Kendinden ve olandan hoşnut ol; gelenin değerini takdir et.

Gevşe… Seni esir alan bağımlılıklarından kurtul. Endişe, korku, hoşnutsuzluk içinde gevşeyemezsin. Bırak hepsini. Sonsuzluğa fırlat. Kabullen; her şey zaten mükemmel. Hayır, mükemmel olmayan şeyler de var diyorsan onları da kabullen. Değiştirme telaşını bırak. Almak kendiliğinden, doğal bir süreçtir. Kendini kendine bırak. Arama, ittirme, zorlama, çaba gösterme… Gevşe.

Sadece iste, çağır, geleceğini bil ve sezgilerini izle. Bir sanatçı ol; doğal akışın bir parçası ol; toprakla, suyla, doğanın canlı varlığıyla ilişki kur. Canlılığın içinde ol. Kuru bir kabuk olma; yaşayan bir can ol. Duyarlılık, derinlik, keskinlik kazan; açıl… Tüm görkemli eserler böyle yaratıldı. Tüm şaheserler böyle yazıldı. İste, çağır ve sezgilerini izle.

Sadece gevşe ve güven…

Denetleme; güven. Sen O’sun ve her şey zaten senin.

Güven… İçindeki ışıltıya güven, sevgiye güven, Tanrıya güven, kendine güven, olana güven, yeteneğine güven…

Ve al.

Senindir.

Aldığın senindir. Aldığın sensindir.

25 Eylül 2007

"Ali" Kimin Adı?

Gerekli gereksiz her şeyi, zamanla yarışarak, mücadele ederek “delicesine” ve gereğinden fazla üretmeye çabalayan bir düzen.

Bu düzende kendini paralayan ve duyduğu derin acıyı, bulduğu her şeye çekirge sürüsü gibi saldırarak, açgözlülükle, çılgınca tüketerek unutmaya çabalayan insancıklar…

Ama bir kenara yığıp istiflediklerimiz de yetmiyor; kalçada, göbekte biriktirip şişirdiklerimiz de. Kirlendik bir kere.

Sahip olmak istedikçe; sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şeyin yetmeyeceğini göremiyoruz. Bu düzenin kör duman kargaşasında aslında bize sahip olanları çoğalttığımızı göremiyoruz. Hep sahip olduklarımızdan daha fazlasına köle olduğumuzu göremiyoruz. En acısı da, asla herhangi bir şeyin sahibi olamayacağımızı göremiyoruz.

Tüm denizler balığındır; ama balık denize sahip değildir.
Tüm gökyüzü kuşlarındır; ama kuşlar göklerin sahibi değildir.
Toprak ağacın, meyve toprağın malı değildir.
Çocuk annenin, kadın erkeğin mülkü değildir.

Aldığım nefes, içtiğim su, döktüğüm gözyaşı…
Bu beden; ellerim, ayaklarım, gözlerim…
Zaferlerim, düşüşlerim, hüzünlerim…
Ne tarihim, ne de geleceğim…

Hatta kimlikteki adım;

“Ali”

O bile benim değildir.

04 Eylül 2007

Düşman Gibi Bir Deniz, Deniz Gibi Bir Düşman


Efendiyi efendi yapan “gücüne”; köleyi köle yapan ise “güçsüzlüğüne” odaklanmış ve nihayet inanmış olmasıdır.

Gücüne inanan, hiçbir şey yapmamak da dahil olmak üzere, onunla dilediğini yapabilir. Güçsüzlüğüne inanan ise ya korkuyla ya alçakgönüllülükle boyun eğer. Ancak insanın başına ne gelirse, doğru bildiğini gerçeğin yerine koymasından gelir ve kölenin bildiği de efendinin bildiği de gerçeklerden epey uzakta olabilir.

İnsanlar hür ve eşit doğar. Sonra da üstünlük/aşağılık fikrine inanmayı öğrenir. Köle köleliğini; efendi efendiliğini öğrenir ve böylece uyku başlar. Kölenin uykusu aşağılık, efendinin uykusu üstünlük uykusudur.

Kölelik kendinden sınırsızca vermeyi gerektirir; özveri ister ve uykuda özveride bulunsan da koymaz adama. Uyanıkken köle kal kalabiliyorsan. Hem uyanık hem köle olamaz hiç kimse.

Efendilik başkalarından sınırsızca almayı gerektirir; bencillik ve hırs ister ve uykuda bencillik de kolaydır hırs da. Uyanıkken bencil kal kalabiliyorsan. Hem uyanık hem efendi olamaz hiç kimse.

Efendinin üstünlüğünü yenilgiye uğratmak kolaydır. Çünkü üstünlük gelip geçici ve sanaldır. Bugün vardır yarın yoktur. Hem efendi kendisi dışında çok şeyi hesap etmek zorundadır. Yükü ağırdır. Biriktirdiklerine tutsaktır. Kölenin öğrenilmiş aşağılığını yok etmek ise zordur. Çünkü en tatlı uyku budur. Köle uykusunu, efendisinin sevdiğinden daha çok sever. Çünkü tek kişilik bile yaşamıyordur. Hesaba gerek yoktur, yarının yükü yoktur. Köle, köleliğinden; bildiğini sandıklarından; aşağılığından vazgeçmek istemez. Kölenin uyanışı, ölümdür ona ve ölümün korkusu, ölümün kendisinden acıdır. Gözlerini kırpmadan ölümden geçebilen asla köle olmamıştır bu hayatta.

Köle aşağılık ve yetersizlik uykusundan uyandığı an hiçbir şeydir ve aynı zamanda her şeydir. Ama isterse bu kez de üstünlük ve güç uykusuna yatabilir ve artık efendilik oyunu oynayabilir. Efendi üstünlük ve güç uykusundan uyandığı an hiçbir şeydir ve aynı zamanda her şeydir. Ama isterse bu kez de aşağılık ve yetersizlik uykusuna yatabilir ve artık kölelik oyununa dahildir. Oysa gerçekte insan ne efendi ne köledir. Bu yüzden mesele bir çaba ve mücadele meselesi olmaktan çok gözünü, zihnini, gönlünü açma ve her türlü uykudan temelli uyanma meselesidir.

Zamanında Tarık Bin Ziyad, Endülüs’ü fethetmek için İspanya’ya gemilerle çıkarma yaptığında askerleri karaya ayak basar basmaz, tüm gemileri yaktırmış ve askerlerine şunları söylemiştir; “Ey mücahitler, arkanızda düşman gibi bir deniz, önünüzde deniz gibi bir düşman var, nereye kaçacaksınız?".

Efendi iseniz efendiliğiniz, köle iseniz köleliğiniz sizin gemileriniz ve ikisini de yakmadan, ileri gidemeyeceksiniz.

15 Temmuz 2007

Çekim Yasası ya da Meraklıları İçin "SIR" (3)

Çekim Yasasını bilip arzuladığınız sonuçları hayatınızda var etmek için doğru şekilde kullanabilirsiniz. Ama hala, kendinize çektiğiniz önemli fırsatları değerlendirmek ya da değerlendirmemek seçeneğiniz vardır. (Hatta - görmek ya da görmemek seçeneği) Daha açık konuşayım; aslında Çekim Yasası daima sizin lehinize işler ve büyümek, öğrenmek, değişmek ve olgunlaşmak için her neye ihtiyacınız var ise sürekli olarak hayatınıza onu çekersiniz. Çünkü bilinçaltınıza kayıtlı ve doğru kabul ettiğiniz “yanlış düşünceler” çoğu zaman, acı içeren deneyimler yolundan geçmeden yenilenmezler. Dolayısıyla – aslında kendi yalan yanlış düşüncelerimle kendime yarattığım acı, (aslında “var olmayan acı “ – bakınız “Acıdan Geç” adlı yazım) olsa olsa iyi bir öğretmendir.

Hayat zaten sınırsız fırsatlarla dolu, her anı mükemmel bir armağandır. Ancak armağanı ve onun mükemmelliğini ancak kendi mükemmelliğim (düşüncelerimin izin verdiği mükemmelliğim) ölçüsünde süzebilir, algılayabilir ve gerçekten yaşayabilirim. (ve tam da bu yüzden “En büyük eserin sensin”:)

Dilerseniz “En büyük eserin sensin_Başarının Psikolojisi” adlı kitabımda yer alan “FIRSAT” adlı bölümden aşağıdaki satırları aktararak konuyu netleştirmeye çalışayım:


Sorumluluk alabilme derecesine bağlı olarak – insanlar (ve sosyal gruplar, kurumlar) kendilerine TEPKİSEL(REAKTİF) olmakla FIRSAT YARATAN EYLEMCİ (PROAKTİF) olmak arasında bir yer bulurlar.

Sorumluluklarından tamamen kaçınan tepkiseller (kronik kurbanlar) hayatta fırsat değil sadece dert olduğunu iddia ederler ve bu dertler, hep onları bulmaktadır. Kısmetleri kapalıdır, ne yapsalar boşunadır. İşin kötüsü hayatın rezil bir şey olduğuna öylesine inanmışlardır ki belki çevrelerindeki herkesi de buna ikna edebilirler. Fırsatları sadece görememekle kalmaz inkâr da ederler. Maalesef değişmedikleri sürece mutsuz yaşar, çevrelerine ümitsizlik saçar ve keder içinde ölürler.

İkinci aşamada bu sert olumsuz tepki biraz yumuşar. Hayat bu berbat haliyle bir şekilde kabullenilir. Hiçbir şey değiştirilemeyeceğinden bir şeyler yapmak için çabalamaya ya da bağırıp çağırmaya gerek yoktur. Tepkiden ziyade, derin bir eylemsizlik ve olumsuz ruh hali içerisinde, fırsatlar da görülemez. Çünkü gözler dışarıdaki dünya üzerinde değil içerideki sıkıntı bulutları üzerindedir. Enerji düşüktür. Her şeyi küçümseme ve değersizleştirme eğilimi gözlenebilir. Boş vermek kolaydır ve kolay olan seçilir.

Üçüncü aşamada dünyada iyi şeylerin, güzelliklerin, değerli insanların varlığı da fark edilir. İç sesinizi, hayatın bir dengesi ve değerli bir anlamı olması gerektiğini kulağınıza fısıldarken daha çok duymaya başlarsınız. Aslında az da olsa bir şekilde hayatta fırsatlar da mevcuttur; bunu görürsünüz. Ama bir şey yapmaya değmez. Zaten atalete saplanmışsınızdır ve olumsuz alışkanlıkların esirisinizdir. Fırsatlar az çok görülür; bir heves duyulur ama eylem olmadığından hepsi uçup gider. Belki başka biri bu fırsatları sizden çok sonraları görmüş ve değerlendirmiştir. Kızılır. (Daha çok da kendine)

Dördüncü aşamada düşünceler daha dengelidir; fırsatları görür ve değerlendirmeye çalışırsınız. Artık kendi içinizde bir karar vermişsinizdir; hayatı yakalamak, başarmak, gücünüzü kullanmak istersiniz. Bazen sonuç alır bazen de alamazsınız. Ama deniyorsunuzdur. Elinizden geleni, doğru olduğunu düşündüğünüz şeyi yapmak için çaba gösterirsiniz. Bu çabanız her zaman sonuç vermese de sizi ayakta tutar, güçlendirir. Artık fırsatlara açılırsınız ve daha da uyanıklaşırsınız.

Beşinci aşamada fırsatları sadece görmekle kalmaz ararsınız da. Değerlendirdiğiniz fırsatlar önünüze daha da büyüklerini çıkarır. Çünkü

“Fırsatlar değerlendirildikçe katlanır.”
(Sun Tzu)

Merak duygusunu yeniden harekete geçirdiğiniz, bir anlamda hayatı yeniden bir çocuğun enerjisiyle yaşamaya (oynamaya) başladığınız bir dönemdir bu. Her şeyin mümkün olduğunu düşünürsünüz ve kendinizi çok daha güçlü hissedersiniz.

Altıncı aşama, başınıza gelenlere ve hayata tepki verdiğiniz değil onu şekillendirdiğiniz aşamadır. Elbette beklenmedik olaylar sizin de başınıza gelir. Ama artık fırsatı yaratansınızdır. Yani problemi fırsata dönüştürürsünüz. Artık hayatta problem denen her şeyin aslında birer fırsat olduğunu düşünürsünüz. Problemleriniz için de şükredersiniz. İnsanları gerçekten dinlediğiniz; alışkanlıkların ötesine geçtiğiniz, mesajları boş bir zihinle (=önyargısız) okuduğunuz bir dönemdir bu. Gerçekten iletişim kuruyorsunuzdur. Gerçekten yaşıyorsunuzdur. Yanlış ya da kötü olan hiçbir şey yoktur. Adam olmak, büyük bir adam olmak yolundasınızdır. Güç ve rekabette ayakta kalmak artık mesele olmaktan çıkmıştır. Artık güçlendirmek ve ayağa kaldırmakla ilgilenirsiniz.

Son aşama ise olmakta olana gülümseyerek izin verdiğiniz; her ne oluyorsa sınırsız bir kabullenme ve sevgiyle karşıladığınız aşamadır. Olandan ve olabilecek olandan özgürleştiğiniz aşamadır.

Tüm bu aşamalar boyunca hayat hepimiz için basit bir gerçeğe açılarak başkalaşır;

“Sorumlusu benim; bir şeyin değişmesini istiyorsam değiştirmesi (ve değişmesi) gereken kişi, en önce benim.”

ya da;

“Hayatım ben böyle olduğum için böyledir.”

ya da;

“Hayatım benim kim olduğumun yansımasıdır.”

29 Haziran 2007

Çekim Yasası ya da Meraklıları için "SIR" (2)

ASLA BİR SIR OLMADI

Sır yoktur. Yeni bilgiye hazır olmak ya da olmamak vardır.
Yeni bilgiye hazır olmayan için sırrı duymak, sırrı bilmek değildir.

Gerçek sır; “kendini bilmektir.”
Bunu duymayan neredeyse yoktur. Peki, kendini bilen çok mudur?

Mükemmel olmayan bir hayat yoktur.
Sadece uykuda olmak ya da uyanık olmak vardır.
Sadece yalan ya da gerçek vardır.
Kendini bilmeyen yalanı yaşamaktadır.
Yalan hayatın asla mükemmel olmadığıdır.
Yalan senin asla mükemmel olmadığındır.
Yalana istediğin kadar zenginlik kat, mutluluk kat, servet kat…
Sadece daha çok inandığın ve bağlandığın daha büyük bir yalanın olacaktır.
Ve üzgünüm; her yalan acı yaratır.

Ama uyarmalıyım; "her düş de bir yürek acısına gebedir". Üstelik de bizatihi düş sahibinin kendisi dolayısıyla. Çünkü (hemen hemen:) hiçbir düş %100 iman içermiyor. Çünkü derinde bir yerde düşkuran, hep her şeyi kontrol edemediğini biliyor. Emin olamıyor... VE teslimiyet gösteremiyor.

Neye mi?

Kendi elinde olmadığını kendince bildiği; düşü gerçek yapma ihtimaline - kendine, hayata ve Tanrıya... %100 güvenemiyor. Eksiği tamam edemiyor. Sıfır nokta bilmem kaçı 1'e çıkaramıyor.

O yüzden uyarmalıyım; Tarumar olacak düşler; yıkılıp yeniden inşa edilecek gerçekler ve öğrenecek insan zamanla (bir anda mı demeliydim yoksa:); aslında kim olduğunu ve hep o olmuş olduğunu.

Tam Türkçesiyle söyleyeyim; Çekim Yasası, insan kendisini "Adam Etmeden" ya da büyütmeden "gerçekten" aradığı şeyi insana vermez. Çünkü ortalama bir insan düşüncelerini ancak sınırlı zamanda ve bilinçli bir şekilde farkında olarak ya da seçerek yaşar. Geriye kalan zamanda yaydığı düşünceler ise o insanın kim olduğunu, hayatla ve kendisi ile ilgili gerçekte ne düşündüğünü içerir. Yani ana akıntı güçlü bir şekilde bilinçaltına kayıtlı "Ben kimim ve hayat ne?" sorusuna cevap veren programdır ve ana yol o programı işe yaramadıkça yenilemektir. Hayatta (geçici) bazı sonuçlar elde etmek farklı bir şeydir; hangi sonuçları istersen gerçekleştirebilecek güçle donanmak başka bir şeydir.

Yine de haddimi aşarsam özür dileyerek, kişisel olarak bir tavsiyede bulunmak isterim... Sorgulayan bir zihin harikadır, yanlış seçimlerden insanı korur. Neden olmasın diyen ve deneyen bir zihin ise daha da harikadır, insanı geçmiş seçimlerinin götüremeyeceği yerlere götürür.

Çekim yasası gerçektir ve her gerçek gibi senin inanman ya da inanmaman onu etkilemez. İstersen bu yasayla sana erişen bilgiye hazırlanabilir ve kendini bilmeye açılabilirsin. “Evet, bilmeye açığım” dersen öğrenci hazır olduğunda öğretmen oradadır.

Dileyen için daha geniş sohbet imkânı ve karşılıklı keyifli bir eğitim;

İÇERİK;

1. Sırra Zihinsel Olarak Açık ve Hazır Olmak
Uyanmak
Kim Olmadığını Bilmek

2. Sırra Kalben Açık ve Hazır Olmak
Gücünün Farkına Varmak

3. Sırrın Farkına Varmak
Kendini Bilmek
Gerçeği İnşa Etmek

4. Hediyeyi Kabul Etmek
Geleni Görebilmek
Geleni Alabilmek
Güvenmek

5. Sırrı Kalıcı Olarak Yaşamak


Katılım için lütfen arayın:+90 212 288 35 90

27 Haziran 2007

Çekim Yasası ya da Meraklıları için "SIR" (1)

İlk baskısını 2003 yılında yapan “Başarının Psikolojisi” adlı kitabımda bahsetmiştim çekim yasasından. Kitabım geçen hafta içinde “En büyük eserin sensin” adıyla 5. Baskısını yaptı. (Burası reklam:)

Son günlerde “Sır” adlı kitapla moda olan ve doğrularla yanlışların birbirine karıştığı Çekim Kuralı hakkında kitabımda yer alan bölümlerin bir kısmını ve özetini fayda sağlamak adına aşağıda aktarıyorum. Dileyenler daha detaylı bilgi için kitabın kendisini de temin edebilir veya bana yazabilirler.

En Büyük Eserin Sensin - Sayfa 91-92

Çekim Kuralı: Bilinç düzeyinde düşündüğümüz şeylerle uyumlu insanları ve koşulları hayatımıza çekeriz.

Bu kural ilk duyduğunuzda saçma ya da bilimsellikten uzak gelebilir. Böyle düşünenler için fiziksel kurallardan “titreşim”, “radyasyon” ve “rezonans” ile ilgili olanları okumalarını tavsiye edebilirim. Meselenin özü şu; insan da her varlık gibi moleküler bir yapıya sahiptir ve bir titreşime sahiptir. Titreşimi yine her varlık gibi içerden dışarıya doğrudur. Düşünce ve duygularımız bizden dışarıya doğru titreşen bir enerji dalgası yayar ve bu dalga kendisiyle uyumlu başka düşüncelerle rezonansa girerek onları harekete geçirir. En bilinen ve basit örneği vermek gerekirse, aynı mekânda bulunan iki farklı piyano olduğunu düşünün. Bu piyanolardan birinin herhangi bir tuşuna bastığınızda, bu tuşa bağlı telin titreşimi ile aynı frekansta diğer piyanonun aynı notasına bağlı teli de titreşmeye başlar.
Gündelik hayattan bu kurala ilişkin bir örnek ise şöyle verilebilir: Örneğin bir projeniz, bir hedefiniz var ve aklınız sürekli olarak onunla meşgul. Umulmadık bir anda, beklenmedik bir yerde ve şekilde birileri, bir şeyler hayatınıza girer ve projenizle ilgili size yeni kapılar açarlar. Projenize ne kadar odaklanmışsanız, duyduğunuz heyecan ve şevk ne kadar yüksekse bu çekim o kadar kolay işler. Başka bir örnek siz tam da birilerini aklınızdan geçiriyorken, onun aklına da siz gelmişsinizdir – hatta telefon çalar, arayan odur.

Bu kuraldan hayatımızda yararlanmakla ilgili de şunları ekleyebiliriz: Sürekli olarak korkularınızı düşünürseniz korkularınızı büyütürsünüz ve fiziksel dünyanızda kendinize çekersiniz. (= “Korktuğun başına gelir.”) Dolayısıyla neyin gerçekleşmesini istiyorsanız onun gerçekleştiğini düşünün, hayal edin ve “inanç kural”ını hatırlayın. (= “Aklına gelen / korktuğun başına gelir.” / “İti an çomağı hazırla.” / “İyi adam lafının üzerine gelir.”/İstemediğin ot burnunun dibinde biter.”)

(Aslında bu kurala ilişkin en çok işe yarayabilecek yorum şudur; “ne düşündüğünüzden çok kim olduğunuzla alakalı kişileri ve durumları – dolayısıyla da neyi öğrenmeniz gerekiyorsa onu – hayatınıza, kendinize çekersiniz.) Şimdilik bu kadarla bitirelim; son bölümde üzerinde yine konuşacağız nasılsa.
...

En Büyük Eserin Sensin – 7. Bölüm Hayata Açılmak; Sayfa 215-258

Hatırlarsanız bu kitabın ikinci bölümünde Bilinç ve bilinçaltının faaliyetlerini düzenleyen “ZİHİNSEL KURALLAR” adlı bir bölümde size “Çekim Kuralı”ndan bahsettim. Bu kuralı “bilinç düzeyinde düşündüğümüz şeylerle uyumlu insanları ve koşulları hayatımıza çekeriz.” şeklinde açıklamıştım. Bu kuraldan hayatımızda yararlanmakla ilgili de şunları eklemiştim: Sürekli olarak korkularınızı düşünürseniz korkularınızı büyütürsünüz ve fiziksel dünyanızda kendinize çekersiniz. (=Korktuğunuz başınıza gelir.) Dolayısıyla neyin gerçekleşmesini istiyorsanız onu düşünün ve “inanç kuralı”nı hatırlayın. (=Aklınıza gelen başınıza gelir.)

Bu kuralla da bağlantılı olarak “büyük” insanların, bilinçaltlarında var olan düşünce birikiminin ve süregiden yeni seçimlerinin kalitesiyle paralel olarak kaliteli bir hayatı kendilerine çektiklerini söyleyebiliriz. Zihinlerinde canlanan parıltılı, renkli, canlı, anlamlı, kaliteli (=büyük) düşünceler ve bu düşüncelerin kaçınılmaz uzantısı olan büyük bir vizyona odaklı olmaları sayesinde onların herkesçe hissedilen bir etkileyicilikleri, ışıkları ve bir çekim alanları vardır. Bu çekim alanı aracılığıyla hayattan bekledikleri, istedikleri ne varsa bir mıknatıs gibi kendilerine çeker ve çevrelerindeki herkesi etkileyebilirler. Onlar, deyim yerindeyse zihin denilen eşsiz kaynağı etkili şekilde kullanmanın yolunu keşfetmişlerdir. (Bazen bu keşiflerinin farkında olmasalar da.)

“İnsanlar arasındaki gerçek fark enerjidir. Sağlam bir irade, belirlenmiş bir amaç, yenilmez bir azim her şeyi başarabilir. Büyük adamlarla küçük adamları birbirinden ayıran da budur.” (Thomas Fuller)

Yine de, mecburiyet ve korkulardan uzak; özgürlük, sevgi, kendiliğindenlik ve katkıya yakın – dans ederek yaşamak – bundan biraz daha fazlasını gerektirir. Daha geniş bir pencereden baktığınızda çekim alanınızın da (belki onu öğretebilecek kadar) farkında olmak ve onu doğru kullanmak önemlidir. Ben bunu çekimin dansı olarak adlandırmak istiyorum ve Mark Twain’e aynen katılıyorum;

“Bırakın dansın coşkusu sınırsız olsun.”

DANS ETMEYİ ÖĞRENMEK
Öncelikle şunu fark etmek gerekiyor. Evet; temelde düşüncelerimiz, dolayısıyla duygu ve davranışlarımız, sonuçlarımızı ve neyi, ne kadar kendimize çekeceğimizi belirliyor. Ama düşüncelerimizin çerçevesini belirleyen de kim olduğumuzdur (ya da kim olduğumuzu düşündüğümüzdür; kabuğumuz – egomuz – öz algımız, temel paradigmalarımız…) Hayatta kim ya da nasıl biri olduğuma ilişkin düşüncelerime paralel olarak diğer tüm otomatik düşüncelerim şekilleniyor. Dolayısıyla aslında çok işe yarayan bir yorum şöyle olabilir; “neyi öğrenmemiz gerekiyorsa onu hayatımıza çekeriz“. Kimliğimizin sorunlu yanlarını fark etmemizi, onlarla yüzleşmemizi ve nihayet kendimizi (kimliğimizi) yenileyerek daha iyi sonuçları otomatik olarak kendimize çekecek deneyimler yaşamayı başka türlü beceremiyoruz belki de. Örneğin açık sözlü olduğumu düşünürken aslında bir patavatsız olduğumu fark etmem, kabul etmem ve kendimi bu konuda yenilemem için patavatsızlığımla kendime çekeceğim olumsuz deneyimlere ihtiyacım olabilir. Bazı konularda hiç istemediğiniz sonuçların inatla sizi bulduğu olur mu? Hep aynı tür problemleri yaşadığınız ya da hep aynı tarz, problemli insanlarla karşılaştığınız. Sebebi açık; siz o deneyimden öğrenmeniz gereken dersi almadan benzer durumları tekrar tekrar yaşarsınız. Çünkü o konudaki düşünceleriniz değişmemiştir ve aynı düşünceler, aynı koşullar karşısında, aynı yetersiz çözümleri ya da çözümsüzlükleri hayatınıza çekecektir. Çözümü bulduğunuzda şöyle düşünürsünüz; “Hay Allah, ben bunu daha önce nasıl oldu da göremedim.”

Ben kim isem; kim olduysam ya da kim olacaksam bana onu yansıtır karşımdaki. Aynalarla çevrili bir dünyada ben ve benim görüntülerim varız sadece. Seni gördüğümü sandığımda senin gözlerinden kendimi görüyorumdur… (Anlayana.)

OLAĞANÜSTÜ BİR HAYATIN MIKNATISI OLMAK - (ÖZET)

Doğal olarak olağanüstü sonuçları hayatımıza çekebilmemiz için çok sağlıklı düşüncelere ve duygulara sahip olmamız gerekir. İç dünyamızın kalitesi arttıkça büyük bir insan olmaya doğru ilerleriz. Peki, bu konuda, yaşamak ve acı çekerek olgunlaşmak mı lazım. Tek yöntem bu mu?

En geçerli yöntem elbette “yaşamayı”, hayatın içinde olmayı içeriyor. Başkalarının hayatlarını – sadece – izleyerek kendi adımıza pek az şey öğrenebiliriz. Ama yaşamak denince de milyonlarca farklı yaşam şekli ve anlayışı olduğunu görmek lazım. Şimdi sizlere önereceğim kurallar tüm bu yaşamların arasından olağanüstü kişiler, koçlar, rehberler veya öğretmenler tarafından damıtılmış, sizlerin de üzerinde düşünerek ve kendiniz uygulayarak doğruluğunu deneyimleyebileceğiniz basit ama derin kurallar.

1. Bencil = Kişilikli Ol
Yanlış duymadınız; bencil olun diyorum. Çünkü “istediklerimi hayatıma çekebilmem için önce bir ben olmalı.” Diğer bir deyişle sadece kendi dışımızdaki insanlar, başkaları için çalışmayı, çabalamayı, yaşamayı bırakmamız gerekiyor. Kendine hayrı olmayanın dünyaya da bir faydası dokunmaz çünkü. İnsan en önce kendisi için yaşamalıdır. Aksi takdirde kendisini yok sayarak hayatına mutluluğu, gelişimi, huzuru dâhil etmesi mümkün değildir.

2. Sağlam Karakter Geliştir
Bencil olmak ve kendini seçimleriyle var etmenin ikinci aşaması sağlam bir karakter geliştirmektir.
Onurlu, sağlam, dürüst, doğru, açık, ilgili, içten, cesur, nazik, tutarlı, saygılı, bağışlayıcı, anlayışlı, vizyon sahibi... sağlam karakterli, “büyük” bir adam.

Karakter sahibi olmak demek, artık dışımdaki dünyanın yönettiği bir birey olmaktan çıkıp özgür bir insan olmak demektir. Çünkü sağlam bir karakter geliştirmişsen artık ne hissedeceğini, düşüneceğini, yaşayacağını vs. dışarıya, başkalarına bakarak aramaz, belirlemezsin. Artık başkaları seni ne üzebilir ne de korkutabilir.

3. Mecburiyetleri Aş
Hayatına doğru şeyleri çekebilmek için mecburiyet düşüncesini yenmelisin. Çünkü mecburiyet düşüncesi, bizi, kendimizi daha da çok mecbur hissedeceğimiz şeylerle dolu bir hayata çeker. Mecburiyet hissi; düşündüğümüz, söylediğimiz ve yaptığımız her şeyden, doğal ve kendiliğindenlik içeren içsel enerjiyi, şevki, mutluluğu emen bir çatlak yaratır.

4. Bugünde Yaşa
“Çekim (hayat) zaman olarak içinde bulunduğumuz ‘şu an’da işler; dünde veya yarında değil.” İçinde yaşadığımız anın farkında olmaz isek; bu anın getirdiklerine ve fırsatlarına kapalıyız demektir. Aslında şu an yaşadığımız an dışında gerçekten bir an olmadığı için tüm fırsatlara kapalıyız demektir. Oysa biz zihnimizde ya sürekli olarak geçmişi evirir çevirir, keşkelerle ya da pişmanlıklarla geçmişe takılıp kalırız ya da gelecek için endişe duyar, planlar yaparız. Neredeyse zamanımızın sadece %1’inde şimdide yaşarız ve bu oran bizi kendimizi ümitsizce tekrar etmeye; geçmişin yükünü bugüne ve geleceğe taşımaya götürür. Araba kullanırken sürekli dikiz aynasıyla geriye bakamayız. Aynen gideceğimiz yer ya da yolun göremediğimiz, bilmediğimiz bölümleri için devamlı olarak endişelenip haritaya bakamayacağımız gibi. Hemen önümüzü, yolu kollamalıyız. Yoksa kaza yapmak kaçınılmaz olur.

5. Tepki Değil Cevap Ver
Daha önce de söylemiştim; “öğreninceye kadar, öğrenmemiz gerekeni hayatımıza çekeriz.” Bize kendimizle ilgili gerçeğin kaldırabileceğimiz kadarını söyleyen olaylar, durumlar, sorunlar yaşar ve aslında bu gerçeği yüzümüze vuran insanlarla karşılaşırız. O yüzden başımıza gelenlerden, karşılaştığımız sorunlardan almamız gereken dersi almalıyız. Biz dersimizi alana kadar hayatımızda, benzer (ve çözümsüz görünen) sorunları tekrar tekrar deneyimleyeceğiz. Bu da sıradan, tekdüze, kendisini tekrar eden bir hayat yaşamak demektir.

Öneri çok basit aslında; “hayatına sıradan olmayan, ortalama olmayan şeyleri çekmek istiyorsan; sıradan olma, sıradan tepkiler verme”. Herkesin düşündüğünden farklı düşünme ve başkalarının beklentilerinin dışında bir hayat sahibi olma özgürlüğünü küçümseme. Geçmişte düşündüğün, tepki verdiğin yollardan farklı yollar seçerek düşünme ve farklı tepkiler verme özgürlüğünü küçümseme. Problemlerini sadece çözme; onlardan öğren ve hayattan alman gereken dersi kaçırma.

6. Keyifle Katkı Yap
Duygular düşüncelerden çok daha yoğun ve güçlüdürler. Dolayısıyla da daha çabuk ve kolay çekim yaratırlar. Olumlu duygular içerisindeki bir insan, hayatına çok daha güçlü bir şekilde fırsatları, çözümleri, dostları… çekecektir. Çünkü “ne yaptığımızdan çok nasıl yaptığımız çekimin gücünü belirler.” Diğer bir deyişle eylemden alınan keyfin (olumsuz tarafından bakarsak sıkıntının) yoğunluğu çekimin gücünü yaratır. Üstelik keyif bulaşıcıdır da ve keyifle başkalarına katkı yapmak, değer katmak sizi de değerli yapar. Siz hayata ne verirseniz (olumlu ya da olumsuz) hayat cömertçe size karşılık verecektir. Başkalarının gelişimi için keyifle çaba gösterdiğiniz ve onlara öğrettiğinizde aynı zamanda bildiklerinizi içselleştirmiş de olursunuz. Katkı yapmadan, hayata değer katmadan hayattan istediklerimizi alamayız. O yüzden insanlara onların istediği şekilde yardımcı olun ve bundan keyif alın.

“Zafer değil - eylem her şeydir.” (Goethe)

7. Derinden Etkile
“Başkalarını etkiledikçe çekim alanınız ve çekim gücünüz artar.” (Ya da tersi; çekim alanınız ve gücünüz yüksekse başkalarını derinden etkilersiniz.)

Bizler çoğu zaman kendi küçük dünyamıza odaklı bir hayat yaşarız. Onun dışında kalan dünyayı anlamaya, keşfetmeye, ondan öğrenmeye pek hevesli olmayız. Anlamaya çalışmak yerine kendimizi anlatmak derdindeyizdir. Belli alışkanlıklarımız vardır ve değişmeye, gelişmeye pek niyetimiz de yoktur. Onun yerine boş bir çaba içerisine girer, her problemde, sıkıntıda kendimizi değil başkalarını, dışımızdaki dünyayı değiştirmek isteriz. En azından değişsin isteriz. Oysa çok temel bir gerçek vardır; kendimiz dışında hiçbir şey üzerinde gerçek bir kontrolümüz yoktur. Sırf ben değiş dedim diye dünya değişmez. Dünya sana bana pek kulak asmaz. Ta ki insanların hayatına dokunup; gerçek bir dost, özel bir insan oluncaya; sonuçlar, hedefler yerine insanlara odaklanarak ilham verici, etkileyici ve kaçınılmaz olarak çekim gücü çok yüksek bir insan haline dönüşünceye - “oluncaya” kadar. Ancak o zaman sözcükleriniz insanları uyandırır – siz uyandırmak için özellikle seçmeseniz de. Tavırlarınız onları güçlendirir, hayatla daha zengin bağlar kurmalarını sağlar. Bunun için planlar yapmasanız da.

“Sadece gördüğün doğruyu, dürüstçe ve sevgiyle söyle.” (Almaya hazır olanlara)

8. Yeteneklerini “Utanmadan” Pazarla
“Siz kendi değerinizi düşük buluyorsanız, kimse fiyatınızı yükseltmeyecektir.” Bu durumda da hayatınıza değeri düşük şeyleri çekersiniz. Başka türlü ifade etmek gerekirse, “Siz kendi gözünüzde çekici olmazsanız başkalarının sizin çekiminize kapılmalarını bekleyemezsiniz.” O yüzden kendinizle gurur duyacağınız şeyler yapın; kendinizle ilişkinizi geliştirin ve yeteneklerinizi açığa çıkarın.
Herkesin özel yetenekleri, özel bir tarafı vardır. Neyi iyi yaptığınızı bilin ve hünerinizi sergileyin, ışığınızı paylaşın. Herkes bu dünyada olağanüstü bir etki yaratabilir, iz bırakabilir. En basit, sıradan görünen insan bile, merak eder de dünyasına girerseniz olağanüstü bir şeyler barındırır.

“Eğer bir etki yaratabilecek kadar büyük olmadığınızı düşünüyorsanız, odada bir sivrisinekle yatağa uzanmayı deneyin.” (Anita Koddick)

9. Hayattayken Yaşa
“Yaşamasını bilmek çekim yaratır; bir yaşam tarzının peşinden koşmak ise sadece kendi kendimizi baştan (ve yoldan) çıkarır.”

Bizler yaşadığımız hayatın akışı içerisinde her gün o kadar çok “olağanüstü bir hayat nasıl olmalı?” sorusunun cevabına ilişkin yanlış fikirlerle pompalanıyoruz ki neredeyse yetersizliklerinden ötürü yaşadığımız hayattan nefret eder hale geliyoruz. Tek derdimiz olağanüstü bir “yaşam” değil belli bir şekilde giyinilen, yenilen, içilen, belli şeylere sahip olunan, belli insanlarla, belli şekillerde bir araya gelinen, kuralları (raconları) olan bir “yaşam tarzı” haline geliyor. Sürekli maddede tatmin peşinde koşuyor, sürekli bir şeyler satın alarak hedeflediğimiz yaşam tarzına yaklaşmayı umuyoruz. Aslında haksız da sayılmayız pek. Çünkü “çoğu kez rolünü oynamak ya da bir arabaya sahip olmak, mutluluğu aramaktan daha kolaydır.”

10. Seni Çekecek Boşluk/Alan Yarat
“Kendini ileri ittirmek ya da gelişmeye zorlamaktansa kendini ileri çekecek (olgunlaştıracak, geliştirecek) koşullarda bulunmak daha akıllıcadır.” Aynen bitkilerin yüzünü sürekli güneşe ya da ışığa dönerek en doğal, en zahmetsiz yoldan beslenmeleri ve büyümeleri gibi… Ya da aikido sporunda rakibinin enerjisini onu alt etmek için kullanmak gibi… Ya da uçakların yüksek irtifada daha az sürtünme ve ters kuvvet altında daha kolay ve süratli uçmaları gibi…

“Enerjin nerede zahmetsizce akıyorsa orada değerlendir.”

11. Fırsatları “Hemen” Değerlendir
“Fırsatlar değerlendirildikçe katlanır.” (Sun Tzu)

Hemen hepimiz hayatımız boyunca sınırsız sayıda tehlikeli durumla karşılaşırız. Aynı şekilde hepimizin karşısına sınırsız sayıda da fırsat çıkar. Fırsatları değerlendirmek ya da tehlikeleri savuşturmak aynen bir refleks gibi otomatik hale gelebilir. Ama bizim otomatikleştirdiğimiz refleks, genellikle hem fırsatları hem de tehlikeleri yok saymak veya gözden kaçırmaktır. Oysa fırsatlara, gelişime, büyümeye, imkânlara, zenginliğe açık olmadan bunları hayatımıza (ya çekemeyiz ya da çeksek de) kabul edemeyiz.

12. Duyarlılık Geliştir
“Ortalama insandan daha uyanık ve duyarlı olmak çekimin getirdiklerini yakalamak demektir.” Zira “hayatınıza çektiğiniz güzellikleri, fırsatları fark etmiyorsanız bir anlamları olmayacaktır.”

“Olağanüstü bir şey olmalı. Çünkü hiçbir şey anlamıyorum.” (Moliere)

13. Hayatından Müsamahayı (Göz Yummayı) Çıkar
“Müsamaha, kendinize ve sizin için önemli insanlara karşı çekiminizi zayıflatır.” Yavaş yavaş enerjinizi eritir ve kişisel gelişim hızınızı düşürür.” Bir çocukken hiçbir şeye müsamaha göstermiyorduk. İstediğimizi ısrarla ve inatla istemeye devam ediyor beğenmediğimiz hiçbir şeye müsamaha göstermiyorduk. Ama zamanla kuralları, uyum sağlamayı, sabırlı olmayı, hemen sesini yükseltmemeyi, sıramızı beklemeyi, olumlu tarafından bakmayı, anlayışlı olmayı, geri adım atmayı, istediklerimizi her zaman alamayacağımızı ve daha birçok şeyi öğrendik. Hatta o kadar aşırıya gittik ki görmezden gelmeye, üşenmeye, herkese her şeyi açıklamaya, mazeretler üretmeye, ertelemeye, idare etmeye de alıştık. İstemeye istemeye kabullenmeyi kanıksadık. Ama bunun bir maliyeti olduğunu, silkinip yeniden yüklerden kurtulmamız, hafiflememiz gerektiğini hatırlamamız gerekiyor. Kendimizden ve çevremizden beklediklerimizi – “istemeyi” ve “gerçekleştirmeyi” öğrenmemiz gerekiyor.

“Eğer bu kahveyse lütfen bana biraz çay getirin; yok eğer bu çaysa o zaman lütfen biraz kahve getirin.” (A. Lincoln)

14. İşinde Usta Ol
“Yaptığınız şeyde, işinizde bir usta olmak başlı başına bir çekim kaynağıdır.” O yüzden güçlü yanınızı, özel yeteneğinizi bulun ve onda ustalaşın. Alanınızda lider olun. Markalaşın; ilk akla gelen isimlerden biri olun. İşinizde bilinenlerin üzerine kendi sanatınızı da katın.

Herkes her işi yapıyor. Herkes her konuda fikir beyan ediyor; çok şey bildiğini iddia ediyor. (Hoş ben de bu kitabı yazarken benzer bir şey yapıyorum belki) Ama hemen her konunun bir uzmanı, onun da ötesinde ustası var. Ustalar ortalama insanlardan ya da sıradan uzmanlardan çok daha farklı olarak kazanma eşiğini geçmiş oluyorlar. Yani sürüden ayrılmış ve sürüdeki herkesin hayranlıkla izlediği, tek başlarına çekim alanına sahip biri haline geliyorlar. Ustalıkları onları uzmanların dahi parmakla gösterdiği biri yapıyor. İşin hoş yanı, herkes sizi parmakla gösterirken “ben buradayım” diye bağırmanıza, kendinizi göstermeye çalışmanıza gerek kalmaz.

15. Geleni Öngör / Bir Vizyoner Ol
“Geleni öngörebilirsen bir gelecek inşa etmek zorunda kalmazsın.” Geleni öngörmek basitçe görüşünü genişletmek, çok daha büyük bir pencereden bakarak, çok daha net gözlüklerle yolu, hayatı kavramak, bir vizyoner olmak demektir. Olasılıkları, trendleri, muhtemel sonuçları okuyabilmek demektir. Bu da kendini yenileme, hazırlama imkânı, gücü ve özgürlüğü yaratır.

Geleni öngörmek demek aynı zamanda bugünden geleceğe akan bir hayalin olması da demektir. Zaten başka türlü belirsiz bir dilekten öteye geçemeyiz de. Ama hayalimiz şu an var olan trendlerin geleceğe bir yansımasıdır sadece. Muhammed Ali’nin ne zaman, kime karşı, nasıl bir maçta dünya şampiyonu olacağını çok önceden büyük bir tutku ve inançla söylemesini hatırlayın. Kafasındaki resmin gerçekleşmekte olduğunu önceden görüyordu.

16. Daha “İnsan” Ol
Kendin ol. Egonu değil gerçeğini yaşa; birisi gibi olmaya çalışmaktan ya da daha üstün bir insan olmaya çalışmaktan vazgeç. İdeal “SEN”in peşinden koşma; sadece ondan ilham al. Aydınlanmaya çabalama. Zaten aydınlanıyorsun.

Zayıflıklarını da kucakla. Zayıf yanlarında gücünü keşfet. Hatta zayıflıkların için şükret. Çünkü onlar sayesinde bir yolculuk yapıyor, öğreniyor, keşfediyorsun. Kendini her şeyinle sev. Kendini ve diğer insanları kabullen. Eksiklerinle de kendin olmaktan keyif ve sorumluluk al. Sadece zayıf yanlarının mesajını oku ve zayıflıklarını delege et. Gerekiyorsa başkalarını bu konuda uyar ve sorumluluk al. Ama kendine gülmeyi öğren. Beceriksizsen, aptalsan, kendinden memnun değilsen, beş parasızsan, şişmansan, kelsen... bunu söyle gitsin. Fazla ciddiyet ızdırap verir, altında kalırsın. (Kendimden biliyorum.)

“Eski eşimle dışarı çıkmak çok dinlendirici. Çünkü kıt akıllı olduğumu o zaten biliyor.” (Warren Thomas)

Bırak hayat, zorlayarak, ittirerek, sürtünmeye karşı iş yaparak değil doğallıkla aksın; “Kendiliğinden akan bilge bir nehir gibi.”

02 Mayıs 2007

Artık Zamanı Gelmedi Mi?


Maalesef insanlar ya da topluluklar bir şeyin o ya da bu şekilde olduğu fikrine inanmışlarsa tüm dünya gerçeklerini önlerine koysan da bir şeylerin farklı olabileceğini görmeyecek, kabul etmeyeceklerdir. İnsan bilgiyi, ancak programı izin verdiğince kabul edebilir ve sistemine alabilir.

Ben Ermeni’yim, ben Türküm, ben Kürdüm, ben X ya da Y'im türü tüm söylemler, bölerler. Bir biz olduğunda bir siz olmak zorundadır ya da bir siz olduğunda bir de biz olmak zorundadır.

Biz kimiz? Türk müyüz? Türk ne ki? Siz kimsiniz? Ermeni misiniz? Kürt müsünüz? Ermeni ne; Kürt kim ola ki?

Zihinlerde yaratılmış kimlikler penceresinden daima bir ayrılık, bir çatışma vardır. Kimlikleri bir yana koyacak olursak ortada sadece çıplak iki ruh kalır. Birbirinden gizleyecek ya da birbirinde sorgulayacak bir şeyi kalmayan iki ruh. O zaman bu iki ruh şunu çok net görür ki, ikisi arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de muhteşemdir; ikisi de benzersizdir ama ikisi de birdir. Ama düşünceler birliğe katlanamaz. Düşünceler didik didik eder; bin bir parçaya bölerler. Böldükçe “Anladık” derler; böldükçe “Tamam! Bu, budur” derler ve maalesef böldükçe, meseleyi tümüyle içinden çıkılmaz hale getirirler.

Düşünceler bizi bölüyor; düşünceler bizi Türk, Fransız, Ermeni, Amerikalı, Yahudi, Kürt, Filistinli, Müslüman, ateist vs. yapıyor.

Düşünceler susmayı bilmiyor. Onlar savunuyor, çarpışıyor, kavga ediyor. Onlar sadece haklı olmayı biliyor. Onlar sadece bölmeyi biliyor. Ayırmayı biliyor. Kavga etmeyi biliyor.

Peki, tüm düşünceler sustuğunda geriye ne kalır?



Türk olmak, Türkleri sevmeyi getirdiği kadar Türk olmayan “onları” da sevmeyi getirmiyorsa ne işe yarar ki? İşin ilginci bu "onlar" sadece Fransız, Ermeni, Amerikalı, Yahudi, Kürt, Filistinli vs. olanlar da değil; belki de benim zihnimdeki Türk resminin içine oturmayan ama kendisini "Ben Türküm" diye tanımlayan başkaları da aynı zamanda. Düşünceler sadece Türk ve Türk olmayan diye bölmüyor ki. Durmuyor orada. Karadenizli, Akdenizli, Doğulu, Batılı, esmer, sarışın, dindar, şeriatçı, laik, akşamcı, okumuş, okuyamamış, kebap seven, balık seven vs. Türkler de var. Hem kim söyleyebilir; kimdir gerçek Türk ve kimdir yeterince Türk olmayan?

Müslüman olmak, diğer Müslümanları sevmeyi getirdiği kadar Müslüman olmayanı da sevmeyi getirmiyorsa ne işe yarar ki? İşin ilginci bu "onlar" sadece Hıristiyan, Budist, Yahudi vs. olanlar da değil; belki de benim zihnimdeki Müslüman resminin içine oturmayan ama kendisini "Ben Müslüman’ım" diye tanımlayan başkaları da aynı zamanda. Düşünceler sadece Müslüman, Yahudi, Hıristiyan diye bölmüyor ki. Durmuyor orada. Sünni, Alevi, Şii, Türk Sünni’si, Türk Şii’si, İran Şii’si, samimi Müslüman, sözde Müslüman… Hem kim söyleyebilir; kimdir gerçek Müslüman ve kimdir yeterince Müslüman olmayan?

Kürt olmak, Kürtleri sevmeyi getirdiği kadar Kürt olmayanları da, Ermeni olmak Ermenileri sevmeyi getirdiği kadar Ermeni olmayanları da, adımı ne koyarsam koyayım “Ben” olmak kendimi sevdiğim kadar “Seni” de sevmeyi getirmiyorsa ne işe yarar ki?

Belki de ihtiyacımız olan şey, tüm düşünceleri bir yana bırakıp birbirimizi sevmeyi ve sadece sevgiden mamul bir ruh, bir can olduğumuzu hatırlamamızdır.

Kelimeler yaralıyor…

Kelimeler bölüyor…

“Ya benim dediğim olacak ya da senin dediğin gibi de olmayacak.“

“Sen bana bunu yaptın… Ben de sana yapacağımı bilirim…”

“Sen benim kim olduğumu daha görmedin… Canımı alabilirsin ama ölürken sana yapacaklarımdan kaçamayacaksın…”

Peki, ne olacak ve nasıl olacak; bu kadar can acıtan kelimenin arasında kim, nasıl kazanacak?

Kelimeler yaralıyor.

Doğrular kelimelerin arkasında saklanıyor.

Belki de ihtiyacımız olan şey tüm kelimeleri bir yana bırakıp sessizce birbirimizin gözlerine, kalplerine, ruhuna bakmayı öğrenmemiz. Evet, ben kendimi bir Türk olarak buldum ve bundan dolayı da çok memnunum. Ama ben kendimi aynı zamanda dünyadaki tüm Ermeniler kadar Ermeni, tüm Yahudiler kadar Yahudi, tüm Kürtler kadar Kürt, tüm Fransızlar kadar Fransız hissetmeyi ve bundan da memnuniyet duymayı seçiyorum. Onlar ikiyüzlü mü? Benim de ikiyüzlülüklerim olmuştur muhakkak. Onlar alçak mı? Ben de alçaklık etmiş olmalıyım adını başka bir şeyler koyarak bir yerlerde birilerine. Öteki zalim mi? Ben de bir zaman güçle baştan çıkmış olmalıyım bilmeden. Onda gördüğüm her şey bende de vardır muhakkak; ama az ama çok. Ve belki de kelimelerden geçerken gerçek, yanlış yollara sapmıştır onca asır. Kızgınlığımız birikmiştir; anlaşılmamış ya da hakkı yenmiş masumlar olarak hepimizin.

Kelimeler incitiyor. Susalım.

Kelimeler küstürüyor. Gönül kapılarını açık tutalım.

Kelimeler acıtıyor. Acılarımızı birbirimize sarılarak kolaylayalım.

Hayat bir güç oyunu mu? Gücü olan istediği her şeyi alıyor mu? Ekonomik, askeri, siyasi, nükleer vs. güç dengesi benim lehime dönünce onları yok edeceğim, ezeceğim ve hepsi bitecek mi? Bu şekilde hepsini bitirebilen birileri oldu mu hiç ve olabilir mi? Güç oyununda ne kadar güçlü olursan ol güçsüz düşeceksin ve silineceksin. Bu oyunu değiştirmenin zamanı gelmedi mi? Gerçek gücün sadece ve sadece sevgi olduğunu görmenin zamanı gelmedi mi? Varsın yeryüzünde hiç Türk ya da Ermeni ya da Kürt ya da Yunan kalmasın. Hiç Türk ya da Ermeni ya da Kürt toprağı da olmasın. Bu bizim yok olmamız ya da yaşamın bitmesi mi demek? Zaten bu şekliyle var mıyız ki?

Sevgisiz kalmış hangi insan topluluğu gerçekten yaşamış ki?

Sevgiye yer olmayan topraklarda kim egemen olabilmiş ki?



Birbirimizi koşulsuz ve sınırsız sevmenin zamanı gelmedi mi?

Ben seversem ya o sevmezse, beni bitirirse ve yok olursam.

Ermeniler, Türkler, Kürtler; ötekiler... Korkusuzca sevmenin, beklentisizce sevmenin, sadece sevmenin zamanı gelmedi mi? Tokat atana öbür yanağını dönmekten bahsetmiyorum. Tokat atan el de, tokat yiyen yanak da benimdir. Programı yenilemekten bahsetmiyorum. Programı bir kenara atmanın zamanı gelmedi mi?

Uyanmanın zamanı gelmedi mi?

Ermeni, Kürt ya da öteki kardeşlerimi seviyorum demeyeceğim.

Kardeşlerimi seviyorum da demeyeceğim.

Seviyorum da demeyeceğim.

Bir şey de demeyeceğim.


Sadece zaten sevgiden başka bir şey olmadığımı bileceğim.

Yeter bu.

27 Nisan 2007

Hiç - Bir - Her - Şey

Hiçbir şey olmayı göze alamayan, herşey olamaz.

26 Nisan 2007

Aslını Koru-ma



Tohum filize, filiz ağaca dönüşmeden evvel korunmaya ihtiyaç duyar. Bebek çocukluğa, çocuk yetişkinliğe geçiş yapmadan evvel korunmaya ihtiyaç duyar. (Bir zaman birileri tarafından korunmuş herkes de zamanı geldiğinde bir başkasını ve o güne dek kendisini koruduğunu düşündüğü şeyi; kişiyi, kavramı vs. koruma içgüdüsüyle hareket eder.)

Koruyucu ister bir kabuk olsun; ister bir duvar ya da çit; isterse bir insan ya da devlet; aynı zamanda bir esaret te yaratır. Özellikle de artık bu korunmaya ihtiyaç kalmadığında.

Kabuk çok sert ise içindekinin filizlenip dışarı çıkmasına izin vermez ve onu öldürür. Anne çocuğunu her şeyden ve herkesten sakınıyorsa çocuk, tehlikeli bir dünyada tehlikeyi bilmediği bir anne kucağına tutsak kalır. Annesi olmadığında ise bu dünya ile baş edemez. Dış dünya ile bağlantısı kopmuş bir ülkenin vatandaşları gün gelip iletişim kanallarından bir sızıntı olduğunda var olduğunu sandıkları güvenliğin ve hatta üstünlüğün sanal olduğunu fark ederler. Üstelik belki de devletin, vatandaşını değil bizatihi kendisini (hükmeden devlet kavramını) yaşatmaya çabaladığını görüp sükut-u hayale uğrarlar.

Belli bir koşu mesafesi olmadan havalanamayan kuşlar gibiyiz. Kanatlarımız uçacak, bacaklarımız o mesafeyi hızla koşacak güce erişinceye dek bizi dış tehlikelerden koruyan bir duvar/çit/koruyucu gerekir. O güce sahip olduğumuzda ise bizi koruyan duvar artık uçmamıza engel olan bir gardiyan olmuştur.(Aynen hayvanat bahçelerinde üstü açık kuş kafeslerinde olduğu gibi)

Ten de böyledir. Bu dünyada var olabilmek ve öğrenebilmek için ona ihtiyaç duyarız. Ama ten olduğunu düşünmek, insanı kendi gerçeğinden ayrı tutan ve yalan dünyasından kopmasına engel olan bir tuzaktır.

Beni ben yapan (ya da yaptığını düşünmeyi seçtiğim) düşüncelerim de öyledir. Bugün seni koruyan o düşünceler yarın seni öldürürler. Çünkü sen yaşayan bir varlıksın ve yaşayan her varlık gibi büyümek, gelişmek, değişmek ve işe yaramayan "seni" öldürmek zorundasın. Ya büyürsün, öğrenirsin ve özgürleşirsin ya da aynı kalırsın ve güçsüzlüğünün esareti içinde her gün ölürsün.

Ya ölürsün ve yaşadığını sanırsın ya da kendini (artık miadını doldurmuş düşüncelerini ve onların yarattığını sandığın seni) öldürmeyi seçersin ve yeni bir hayata kanatlanırsın.

Kanatlarınız güçlü yüreğiniz cesur olsun...

24 Nisan 2007

Nihayet Sadece Seveceksiniz

Kaybolduğunun farkında olan ama kendisini nasıl bulacağını bilmeyen bir zavallı gibi hissetmek nedir bilirim. Bir adım ötesi aydınlığa açılan görkemli bir kapıdır ve sadece çok az cesur insan, bu kapıdan geçebileceğini düşünür. Oysa kapı, cesur olan ya da olmayan herkese ve daima açıktır. Şu anda açıktır.

Kapıdan geçerek tutsaklığını ve acılarını sona erdirmeyi arzulayan için formül basittir aslında: "Sevebilme kapasitemizi tüm alemi içine alacak kadar büyütmek." Çünkü alem bizim kim olduğumuzun bir yansımasından ibarettir. Tüm alemi sınırsızca ve koşulsuzca sevdiğinizde kendinizi de bir bütün olarak kabul etmiş ve sevmişsinizdir artık ve hiçbir ayrılık kalmamıştır yadsınacak.

"İyi de zorlayarak da sevgi olmuyor ve üstelik herkes ve her şey de sevilmiyor ki"; değil mi?

Böyle düşünmek ve hissetmekte yanlış olan bir şey yok. Bildikleri, bildiğini düşündükleri, insanı her türlü düşünce ve yargı noktasına vardırabilir. Her şeyi kolay ya da zor, saçma ya da mantıklı yapabilir. Sevgiye açılmak biraz da bu yüzden bilgiye açılmaktır. İnsan ancak bilmediklerini de bilir olduğunda (ve belki en nihayet bir gün her şeyi hatırladığında) sevgi ya da herhangi başka bir şey için kendini zorlamayacaktır. Çünkü sevemediğinin yerinde kendini gördüğünde sevemediğinin aslında kendisi olduğunu kavrayacak ve artık sevmeye açılacaktır.

Sen ve ben olmadığında;
"Nihayet sadece seveceksiniz."

19 Nisan 2007

Eğlence

Yaşamak diye bir amacının olmasını
ya da olmamasını;

Yaşam takar mı?

Sorular biterse bir gün

Cevaplar yine de akar mı?

Bulmacayı çözsen de çözmesen de

Eğlence hep seninle yaşar mı?



Ve unutmadan;
Ölüm yaşamlarımızın yarısını tutar gibi geliyor bana; çünkü ölmeyen hiçbir şey yeni bir yaşama yer bırakmaz diye bir his var bende. Bilmem ki:)

11 Nisan 2007

Yaşıyor Musun Ölüyor Musun?

Sevdikçe yaşıyorsun Ve
Korktukça ölüyorsun...

Verdikçe yaşıyorsun Ve
İstedikçe ölüyorsun...

Kendini buldukça yaşıyorsun Ve
Kendini aradıkça ölüyorsun...

Ölümüne izin verdikçe yaşıyorsun Ve
Yaşama tutundukça ölüyorsun...

Şimdi sen söyle;
Yaşıyor musun, ölüyor musun?

06 Nisan 2007

Sen Sen Ol..

Hayat devrimcidir.
Önce ölmektir çünkü yaşamak
Ve tersyüz etmeden kendini
Mümkün değildir tanımak

Gel. Tersyüz et kendini ve başladığın yere yine gel. Binlerce yola vur kendini ve dur bir an. İster çamura bat, ister bulutlarda uç; ister savrul rüzgarda karanlık diyarlara; bir nefes soluklan. Tümlen bu toz toprak içinde. Bu kör duman karmaşada bütünlen ve yine gel. Korkma özgürlükten. Eksik olduğunu sandığın şeyi tamamlamaya çabala ya da esaretini özgürlük san istersen. Öyle ya da böyle, en nihayet, geç esaretten. Özgürlükte sevgiden başka birşeyle karşılaşamayacaksın. Bakın etrafına ve ara. Ama gittiğin yerde de geldiğin yerde de sadece ona varacaksın. Bugünde ya da bir başka günde hep onunla kucaklaşacaksın.

Sevgi özgürlüğü verir ya da sevgi yoksa ancak esaret vardır.

Özgürlük sevgiye çıkarır ya da özgürlük yoksa yollar çıkmaza bağlanır.

Hakikatin yollarından, çirkeflere bulansın ya da bulanmasın; ruhunu, kalbini, gözünü açabilenler geçer. Aç gözünü, aç gönlünü ve gel öyleyse. Sevgiye açıl ve hangi yoldan istersen o yoldan gel. Öylece gel. O yolları geçtiğinde bileceksin; yolda başına ördüğün her çorap bir hediyedir sana. Bilsen de bilmesen de sen gel. Dur bir an, bir nefes soluklan ve yine gel.

Özgürleştirdiğin sen ol. Sen olmayan, senin ne kölen ne efendin. Sevdiğinde, köleyi de efendiyi de sende birledin. Sen olmayana seni kat. Sen olmayanı seninle var et. Sen olmayanı seninle yücelt. Sen olmayanı seninle özgürleştir. Ve eğer istersen; sen olmayanı sende tüket ve yine gel.

Sen sen ol, senden vazgeçme. Sen sen ol, senden başkasına kendini yar etme. Sen sen ol, sen olmayandan geç. Sen sen ol dur bir an; bir nefes soluklan ve yine gel.

Sana gel. Sende olana gel.. Senin olana gel...

GEL.

17 Ocak 2007

Derine Gel

"Derin yalnızlık, insanı yalnızlığın içinden geçirir"
... aynen derin acının, acıdan geçirmesi gibi.

Gel.

Derine gel.

06 Ocak 2007

Kendinden Başla

Artık dur ve sev;

Sev de gör.

Sev ve bil.

ve "Kendinden başla"


Kendini sevmek; sevgi olmadığını sandığın taraflarının (zihinsel kalıplarının, alışkanlıklarının, tecrübelerinin, anlayışlarının...) sevginin kendisinden başka bir şey olmadığını görmektir. Zaten saf sevgiden başka bir şey olmamak ya da bu gerçeğe açılmaktır. Senin sevgi olmadığını sandığın bölümünün, kabuğunun değerini ve saf niyetini, zihninin gözü ile değil, gönlünün gözü ile görmektir. Bunu gördüğünde, sevmek dışında bir seçeneğin kalmaz zaten. Sevmek o yüzden bir eylem değildir. Bir eylem olmadığı için bir özne ve bir nesneye ihtiyaç yoktur. Sevmek düşünerek ya da hissederek ya da sezerek bulunabilinen bir şey değildir. Sevmek bütünseldir ve bu yüzden herhangi bir parça, bütünü bulmana yardım ettiği kadar ona varmana engeldir de. Hepsiyle ve her şeyle ve ikiliği birliğe çevirerek sevebilirsin. Bunun adına kimin ne dediğinin hiçbir önemi yok. Meditasyon, aşkınlık, trans? Hiçbiri, daha azı, daha fazlası ve hepsi. Çünkü kelimeler gerçeği tarif eder ama yerini doldurmaz. O yüzden ne isim verdiğinin hiçbir önemi yok.

Herhangi bir şeyin dışına çıkmak değil, tam aksine içinde merkezinde, göbeğinde ve aynı anda da dışında ve her yerinde olmak yolunu aydınlatabilir. Benzetmeyi seviyorum, çünkü çok şey anlatıyor:

"Hem içinde yer alacaksın çemberin hem de dışında."

"İçinde, dışında, merkezinde, çeperinde ve her noktasında olacaksın kürenin."

Çünkü içinde ya da dışındayken ya da bağımsız durduğunda her şeyden, bir yanılsama düşüncesini beslemektesin sadece. Biri bölmekte, bin yapmaktasın. Sen ve ben yaratmaktasın. Asla olamayacak bir şeyi oldurttuğunu düşünmektesin. İşte bu yüzden sevgiyi çağıramazsın. Zaten sen o isen ve ondan başka hiçbir şey de yok ise kim kimi çağırıyor ki? Bunu denediğinde aslında zihinsel dünyanda sıfırsın ya da sıfır nokta bir şeysin ve bir gün, bir olduğunu; sadece ve sadece bir olduğunu bulacaksın ve muhtemelen buna çok güleceksin.

O ya da bu değildir sevgi. İlham ya da şefkat değildir. Neşe ya da haz değildir. Acı değildir, keder değildir?

"Su, buz mudur ya da buhar su mudur yoksa hepsi, hepsi midir?" Bilmek istersen sevgiyi; dur!

DUR!

Sen durduğunda herkes hareket mi ediyor? Sen yine de;

DUR!

Durmak, hiçbir şey yapmamak değildir. Durmak her ne yapıyorsan sade onu yapmak ve her ne yapmıyorsan sade onu yapmamaktır. Domates soyuyorsan domates soymaktır; fizik problemi çözüyorsan fizik problemi çözmektir. Durmak her şey kıpraşmaktayken ve sen de bu her şeye dâhilken durmaktır. Durmak olmaktır, sevgi olmak, bir olmak, o olmak, ben olmak... Zaten olmakta olana kuru ve gereksiz bir kabuk eklemeksizin, olanı yaşamak.

"Durmak, tüm kabukları öldürmektir."

"Durmak sen olduğunu düşündüğün kendini öldürmektir."

Sahtesini öldürmeden gerçeğini var edemeyeceksin. O yüzden de;

"Ölümün ılık kucağında dur."

03 Ocak 2007

Sev De Gör

Ona gitme, buna gitme, kimseye gitme. Olduğun yerde dur. Durduğun yerde bir nefes al. Kendine bir nefeslik izin ver. Kendine hiçbir şey yapmama, hiçbir şey olmama, hiçbir şey aramama, hiçbir şey istememe izni ver. Kendine kişiliksiz olma izni ver. Tatsızlığın ortasında dur ve kendine tatsızlığı tatma izni ver. Belirsizliğin ortasında dur ve hiçbir şeyin belli olmayışına izin ver. Olduğun yerde dur. Durduğun yerde bir nefes al. Kendine bir nefeslik izin ver.

Kendine bir eksen belirlemeye, öz disiplin sahibi olmaya, idealist ya da çalışkan olmaya, plana ya da programa ihtiyacın yok. Şu an bu satırları okurken sadece durmaya ihtiyacın var.

DUR!

Hiçbir yere kaçma, hiçbir yere gitme, hiçbir yere gelme.

DUR!

Durabilirsen anlarsın; her şey ve herkes önemsiz. Sen önemlisin. Sadece sen.

Durabilirsen anlarsın; herkes ve her şey önemli. Sen istersen. Sadece sen istersen...

Sadece sen seversen herhangi bir şeyin önemi olur. Sevgi yoksa önemli hiçbir şey yoktur ve yaşadığın herşey, türlü yollardan sen sevmeyi yine hatırlayabilesin diyedir.

Kendini sev. Oradan başla. Kendinden hiçbir şey istemeden kendini sev. Kendinden hiç pişmanlık duymadan kendini sev. Kendini sevginle var et önce. Biliyorum kendini hiç sevmiyor değilsin. Öyle olsa burada olmazdın. Öyle olsa sorular sormazdın. Öyle olsa yazmazdın, okumazdın. Kendinle hasbıhal etmezdin. Sordukça, yazdıkça ve okudukça kendinle kucaklaşmazdın.

Sor o zaman? Kendine kendini sor.

Yaz o zaman? Kendine kendini yaz.

Oku o zaman? Kendi kitabını aç ve oku. Kendine kendini oku.

Allaha inan ya da inanma. Bana inan ya da inanma. Kendine inan ya da inanma. Fark etmez. Sevgi yoksa inanç nedir ki? Sevgiye inan inanacaksan, sevgiye açıl açılacaksan, sevgi iste isteyeceksen. Gerisi kuru kalabalık.

Kalabalıkları bırak. Bırak onlar işini layıkıyla yapsın. Sana vursun, sana saldırsın, seni acıtsın... Canı acıyan sen, senin olan acıyı sev. Sev ki, bir canı acıyan kalmasın.

Kalabalık, zehirli bir sarmaşıktır. Zehiri tattıysan, kurtulmaya çabalasan ne olur? Sana sarılanı sev. Seni saran seni sev. Sevebilirsen seni tutsak edeni sev. Sev ki, o zehirli kollar, seni bitimsiz gökyüzüne taşısın; kanatlandırsın.

Kalabalık, sisli bir aynadır. Koyu siste gizleneni sev. Arayıp ta bulamadığını sev. Sevebilirsen senden kaçanı sev. Sev ki, aynadaki sis, kalbindeki sisi temizlesin.

Kalabalık, karanlık bir kuyudur. Sen dipteki serinliği sev. Kaldır başını, gökteki aydınlığı sev. Sevebilirsen kuyuyu ve karanlığını sev. Sev ki aslında sadece sıcak bir yuvada, sevdiğinin huzurlu kollarında olduğunu gör.

Artık dur ve sev;

Sev de gör.

Sev ve bil.

08 Kasım 2006

Acıdan Geç

Acıdan kaçma. Bir hediyedir o. Paketi açmadan, içindekini görmeden, reddetmemen gereken bir hediye. Okumadan, nasıl hiçbir işe yaramaz diye kitabı bir kenara atabilirsin?

Acıdan kaçma; acıdan geç. Etrafında dolaşıp durma; tam kalbinden geç; merkezinden geç.

Yok sayarak; olanı yok edemezsin. Olmayan bir şeyi var sayarak oldurtamayacağın gibi. Acın varsa vardır; merhamete ihtiyacın yok. Acın büyükse büyüktür; yatıştırıcılardan medet umma. Geçiştirme. Acıyı senden uzağa fırlatarak ondan uzaklaşamazsın. Acıyı zamana yatırarak artık göremeyeceğin kadar küçük parçalara bölemezsin. Zamanda erittiğin acı, zamansız anlarında kaskatı karşına çıkıverir. Kaçtığın her defasında yeniden ve üstelik sen onu hiç beklemeden. Acı acıdır ve acıtır. Acın senindir ve seni acıtır. Öyleyse acının orta yerinde, zihninde dikkatini başka yöne kaçıracak tuzaklara aldanmadan içinde var olanı kabul et ve yaşa; sonuna kadar. Acının hakkını ver. Bu seni şu anın dışında yeni bir acı ve kaçış döngüsü yaratmaktan kurtaran şeydir. Çünkü sen kaçtıkça, o kaçtığın ama tam olarak ne olduğunu bilmediğin şey, en olmadık zamanlarda kafasını çıkarıp sana kendisini göstermek ve senin tarafından kucaklanılmak isteyecektir. (Senin yarattığın senin çocuğundur ve senin sevgini; en azından onun varlığını kabullenmeni ister.) Sen onu görüp varlığını kutsayana kadar acı peşinden gelir. İçinde acı oluştuğu an onu kucakladığında acın sadece tek seferliktir. Artık yarınını kirletmezsin. Bugünün ise geçmişte görmezden geldiğin acılarınla yeterince kirli zaten ve büyük bir temizlik işi seni bekliyor.

Acıyı yaşarken kendini; duygularını, düşüncelerini, bedenini hisset, izle, gözlemle. Bunu yaparken bir şey fark edeceksin; sen bedenin değilsin; sen duyguların değilsin; sen düşüncelerin değilsin ve sen canı, yüreği, içi acıyan değilsin; acıyı yaratan da değilsin; sen acı da değilsin. Sen sadece onunla oynayansın. Sen sadece izleyensin. Aynen bir filmi ekrandan izler gibi kendini izlersin ve aynen bir filmin sadece bir filmden ibaret olduğunu bildiğinde artık filmdeki acının seni acıtmaması gibi senin acın da dağılır. Olsa olsa gerçekte yaşanmadığını da bilsen, filmdeki acının sende çağrıştırdıkları bir parça iç burkar, hepsi bu.

Acı sana kim olmadığını göstermiştir. Acı sana özdeşleştiğin herhangi bir şey olmadığını göstermiştir. Acı sana gerçeğin olduğu yerde sadece dingin ve sınırsız bir mutluluğun hüküm sürdüğünü görme fırsatı yaratmıştır. Hangi acı? Zaten hiç olmayan ve hiç olmamış acı. Çünkü kendi filminin senaristi, yönetmeni, oyuncusu ve her şeyi olarak; sen de zihninde yazdığın senaryoyu, adına "Dünya Hayatı" dediğin toz toprak ekrana yansıtmışsındır yalnızca. Acı yoktur. İçine bakarsan göreceksin. Ya da içine gerçekten bakarsan, mutluluk dışında bir şey göremeyeceksin. İçine baktığında hala acı görüyorsan eğer, gördüğün sen, sen değilsin; o sadece kabuğun. Kabuğun; olduğunu düşündüğün ama olmadığın kişi. Kabuğun senin egon. Kendi yerinde kabuğunu gördüğün her defasında acının daima orada ve var olduğunu sanacaksın. Buna inanacaksın. Oysa acıların sana hala kendini bulamadığını hatırlatacak ve hep yanlış yerlerde aradığını. O yüzden acılarına teşekkür etmelisin. Bir fener olup seni karaya oturmaktan uzak tutacak bir hizmetkar oldukları için. Acılarına teşekkür etmelisin; yalanı gerçeğin yerine koymana izin vermedikleri için ve sahte cennetinin aslında basitçe kendi inşa ettiğin cehennemin olduğunu gösterdikleri için.

Acıdan kaçma; acıdan geç. Bir hediyedir o çünkü. Etrafında dolaşıp durma; içinden geç; tam kalbinden; merkezinden.

20 Eylül 2006

Hikaye ... (Zalim Cahil'e sevgilerle)

En sevdiğin, o en olağanüstü şarkının herhangi bir notasının şarkıdan çıkarıldığını ya da yanlış çalındığını düşün. Sen işte o notasın. Hayatın ise o en sevdiğin şarkı. En sevdiğin şarkı; dinlemek istersen seni ve başka her kim dinlemek isterse onu bekliyor. Gül, tüm güzelliği ve olağanüstü kokusuyla senin gelip onu koklamanı, görmeni bekliyor. Gül, sırf senin için böyle güzel. Sen de sırf o yüzden böylesi muhteşemsin ve bilinmelisin. Evet var olman zaten yeterince yeterli; ve evet var olman zaten yeterince büyük bir lütuf. Fakat ilişkiler aracılığıyla kendinden yeni sürgünler vermek, yeni yaşamlar yeşertmek ve o yaşamlarda yer edinmek seni daha da büyütür; güzelliğini besler. Ama bunları hiç yapmamak, hiç yaşamıyormuşçasına yaşamak da seni yok etmez. Sen yok olamazsın. Varsın ve bunun için şükretmelisin. Bunu dostça ve keyifle haykır o halde; "Şu anda, burada ve varım; şükürler olsun."

İstediklerin olur hayattan. Layık olduğun ama bir türlü erişemediklerin. Hazır olduğunu düşündüğün ama uzanamadıkların. Fırsatlar bitti dersin. Kaç kereler hayal kırıklıkları yaşarsın. Dibe vurursun; bitti sanırsın ve sonra dibin dibinin olmadığını da görürsün. Ve sonra dönüp baktığında geriye, hepsi için şükretmen gerektiğini anlarsın; tüm hayal kırıklıkların, acıların, dibe vuruşların, yalnızlıkların... hepsi için. "Seni öldürmeyen şey güçlendirir" der Nietsche ve doğrudur. Sufiler daha çok acı dilerken Tanrıdan; haklıdırlar. Ama idrak en uygun zamanı bekler ve sen de o en uygun zamana yol alıyorsun. Her ne yaşadıysan ve yaşıyorsan hepsinin seni sınırsızca seven bir dost tarafından yollandığını ve birer hediye olduğunu varsay.

Hayatı merak et; hayatı izle; hayatı okumaya çalış, kendini ara ve kendinle tanış. Ama tefekkürle, zihnindeki düşünce kalabalığını birbirine karıştırmadan. Kalabalık yorar insanı ve huzurundan eder. Tefekkür ise sessizliğin içinden, doğru düşüncenin sana akmasına izin vermekle olur. Azgın akan düşünce ırmağında sürüklenerek değil. Aslında yalnızca sessizlikten gelen hediyeler gerçektir; belki düşüncelerle kavgandan, huzursuzluktan yorgun düşüp kendini bıraktığın (izin verdiğin) anlarda gelse bile..

Kalabalıkları ayaklandıran kavgaları dindirmek; içini temizlemek; hızlı yol almak için ağırlıkları terk etmek lazım. En büyük ağırlık da geçmişindir. Onu atmanın yolu da kabullenmek ve affetmektir; hem geçmişindeki kendini ve diğerlerini hem de topyekün geçmişini. Ama zor olan bu değildir. Geçmiş sadece bir hikayedir zira. Senin tarafından yazılmış, uyduruk bir hikaye.

Senin, benim, herkesin hikayeleri vardır. Bunu çok öyle görmesek de herkesin hikayeleri de az çok birbirine benzer. Herkes yapmakta olduğu şeyi yapmaya, hissetmekte olduğu şeyi hissetmeye sebep olarak çok geçerli hikayeler anlatır. Acı ve tatlı, hikayesiz insan yoktur. İşin ilginç tarafı hikayeler gerçek değildir; olanlara, yaşananlara ilişkin bizim cahilce ve zalimce; kısıtlı ve sınırlı yorumlarımızdır sadece. Ancak hikayeye teslim olmak onu gerçek yapar. Çünkü onu olduğu andan çıkarır şimdiye taşır. Oysa hikaye yaşandığı an doldurması gereken boşluğu doldurmuştur; işi zaten bitmiştir; yaşandığı an saygıyla kabullenilir ve gereken ders alınırsa (özünü bilmek için her yaşam hikayesi bir araç, bir yardımcıdır) artık ona bağımlılık güçlenemez. Hikayeni kendine tekrarlayıp onu güçlendirmek yerine onun bir hikaye olduğunu gör...

Hikayelerin geçmişe ait değildir sadece. Hayatında neler olacağını da sen söylüyorsun. Bunu her gün yapıyorsun. Her gün sürekli yeni hikayeler yazıyorsun. Ne yaşayacağını, ne düşüneceğini hatta bunlar olurken ne hissedeceğini bile yazıyorsun. Bu hikayeleri yazarken zihninin savaşta olduğunu görmüyorsun. Oysa zihnin savaşırken maddesel hayatında da savaş ve mücadele hüküm sürecektir. Huzur senden kaçacaktır. Ta ki teslim olana ve artık her ne oluyorsa ona direnç göstermekten vazgeçene, her şeyi ve herkesi kabullenene kadar. Kendine kaybetmiyorsun dedikçe kaybetme korkunu açığa vuruyor ve onu daha da büyütüyorsun; kendine kaybetmişim dedikçe gücünün sorumluluğundan kaçıyor ve kendini güçsüz bırakıyorsun... Hesaplarla yaşamayı bekliyorsan; üzgünüm yaşayamayacaksın. Hayat sürprizlerle doludur ve kaçamazsın. Sadece senden daha büyük bir güç olduğunu bil ve önünde saygıyla eğil ama onun senden çok farklı ya da üstün olmadığını da bil. Hangi tohum ağaçtan daha az bir şeydir ki ve hangi ağaç tohumunu yok etmek ister ki?

Herkes hayatın büyüklüğü ve karmaşası karşısında kendisini aciz hissedip kolay düşüncelere kapılabilir. Hayır! Sen böyle düşünmeyeceksin. Senin yolun değil bu. Sen bu dünyada yaşayacak, bu dünyayı bir nimet olarak kabul edecek, onu sevecek, onun için şükran duyacak ama onun bir hayal, bir oyuncak olduğunu da bileceksin. Hem içinde hem dışında yer alacaksın çemberin. Senin kaderin bu. Acıdan kaçmayacaksın tam da içinden geçeceksin ve onun aslında hiç olmamış olduğunu anlayacak, ondan özgürleşeceksin.

Hikaye dediğin, en nihayet sadece bir hikayedir.

31 Ağustos 2006

Oldum mu?

Oldum mu?

Kavgalarım bitti ve merkezime vardım mı?

Huzur buldum mu?

Herkesi ve her şeyi karşılıksız ve sınırsız sevmeyi öğrenebildim mi?

Sarsılmaz bir güvenle bütünlüğüme inandım;

daha da önemlisi kendimi teslim edebildim mi?

Kendime sahip olabildim mi; nefsime; elime, dilime...?

Doğru, dosdoğru bir adam olabildim mi en önce kendime?

Ağzımdan çıkan her sözü kulağım duydu mu?

Baktığım, el attığım her şeyde incelikli, duyarlı, şefkatli olabildim mi?

Olmakta olanın farkına varabildim mi; şu anda?

Kendimin farkına varabildim mi?


Benim oyunum bitti mi?
Kendi beyazperdemde, izleyebildim mi kendimi?
Yoksa hem yazıp hem oynamaya devam mı bugün de?

Açtığım binbir kapıyı,
Kilit vurup kendi üzerime,
Kör bir kibirle!
Yeniden mi kapadım bilmeden?

Cevabını artık bildiğim sorular için
Aramaya devam mı ediyorum hala?
Yoksa cevaplarıma bir onay mı
Aslında tek istediğim?

Nedir hala bu yapışkan endişe,
paçalarıma bulaşmış;
Nedir bu bazı kapımı çalan
başıboş arayış?

Hala izlerken
İçine de daldığım oluyor mu
pespayeliklerinin
Şu aptal kutusunun?

Yanlış yorumlanmış
Bir gerçek hikayesi daha mı
Bulduğumu bildiğim gerçek?

Hayır!

Hiçbirşey bilmediğimi bilecek kadar
Biliyorum bilmediğimi
Ve her şeyi bildiğimi bilecek kadar da
Biliyorum bildiğimi


Evet!

Ben; o efsanevi, ışıklar saçan, harikulade şehri, vazgeçmeksizin aramış kaşifim. Aradıkça anlamış bulundum ki, o her gün kendisinden yeni güzellikler yaratan, keşfedilesi, görülesi şehir de zaten benim.

Bulduğum da aradığım da her an değişiyor. İşte tam da bu yüzden; sonsuz bir arayış, sonsuz bir oluş, sonsuz bir bekleniş ve sonsuz bir kaybediş benimkisi. Ya da tam da bu yüzden belki; sonsuz bir boşluk ve sonsuz bir sessizlik hepsi.


Diyeceğim o ki;
Hasretim sınırsız;
vuslatım bitimsiz.

Doğumum, ölümüm;
Kopuşum, varışım bir.

Bilirim ki aslında
arayış da beyhudedir.

Eğrisi doğrusu; gerçeği yalanı;
olanı olmayanı bir.

Çünkü hasretim de vuslatım da
bendedir.


...................

Artık yetmez mi şu kadar ki;
Ben benim.

14 Ağustos 2006

Gerçek

Ne bir gelecek vardır beklenecek
Ne bir geçmiş, anmaya değecek
Benzersiz güzellikte, sınırsız enginlikte
Ve bugündedir gerçek.

Mutlu musun?

Mutluluk ya bir seçimdir ya da bir alışkanlık.

İnsan ancak daha fazla mutluluğu seçerek daha mutlu olabilir.

İnsan ancak mutluluk seçimini yeterince tekrarlayarak artık bu seçimi yapmasına gerek kalmadan da mutlu yaşayabilir. Ya da insan, mutlu olma alışkanlığını edindiği yollardan mutluluğunu terk de edebilir. Başka türlü söylemek gerekirse aynen mutluluk gibi mutsuzluk da; ya bir seçimdir ya da bir alışkanlık.

Ancak seçilen mutluluk ile alışılan mutluluk aynı mutluluk değildir.

Alışkanlıkla mutluluk hisseden insan, bir programı yaşamaktadır; bir mutluluk çemberi yaratmıştır kendisine ve bu çemberi otomatik olarak çevirmektedir. Buna belli düşünce kodlarıyla yaratılmış mutluluk ya da neden mutlu olduğunu kendine açıkladığın bir mutluluk da diyebilirsiniz. Oysa açıklama ya da mutluluk düşüncesi, mutluluğun kendisi değildir. Dolayısıyla otomatik olarak mutlu insan, otomatik olarak uykuda insandır. Aynen otomatik olarak mutsuz insan gibi o da düşüncelerinin karanlığında kördür. Tek fark; onun gülümsemesi gerekmektedir.

Seçilen mutluluk aslında seçilen bir mutluluk sayılmaz. Seçilen mutluluk; durmak, düşüncelerin kalabalığından sıyrılmak, olup biteni olup bittiği gibi algılamak; hayatın, akışın zaten mevcut olan mükemmelliğini ve bu mükemmelliğin bir parçası olduğunu hissetmenin doğal uzantısıdır. Seçilen mutluluk; kendisi mutluluktan ibaret yaşama teslim olmaktır basitçe. Aslında mutluluk dışında bir seçenek kalmaması durumudur. Yine de bu mutluluğu, seçilen mutluluk diye adlandırmamın sebebi (bazen kendiliğinden bir lütufla ya da mücadeleden yorulup teslimiyetle gelse de) başlangıcının çoğu zaman bir seçimle olmasıdır.

Seçim basitçe "durmak" seçimidir.

Buna mutluluğu aramayı bırakmak da diyebilirsiniz?! Gözlerinizi uzaklardan yakınlara çevirmek ya da - önünüze, şu ana, şu an aramanızı gerektirmeyecek kadar yakınınızda ve sizin olana. Zaten tüm mutluluk arayışları ve denemeleri mutsuzluk yaratır. Çünkü mutluluğu geleceğe öteler. Oysa şu an mutlusundur ya da şu an mutsuzsundur. Bunun dışında bir yerlerde ve zamanda mutluluk yoktur. Mutluluk denemesine girişmek ileride olmasını umduğun bir şey için (ve ileride diye bir zaman yoktur) şu an var olandan feragat etmektir. (ve şu an var olan dışında mutluluğu bulabileceğin bir an yoktur.)

Mutsuzluk, acı, keder, gam, elem? her ne varsa kaçmak istediğimiz; hepsi zaten uydurulmuştur. Hiçbiri var değildir. Onlara varlık veren, duramayan bizleriz. Endişeler yaratan düşünceler; amaçlar, beklentiler yaratan düşünceler; hatta hayaller yaratan düşünceler? hepsi ? hepsi birer örtüdür. Saf mutluluk seçeneğinin üzerini örtmeye yararlar hepsi. Örterler de.

Mutsuzsan hiçbir şeyin farkında değilsin; kayıpsın. Üstelik kaybettiğin şeyin de üstünde oturmaktasın. İşin daha kötüsü mutluysan da belki kayıpsın ve bulunma şansın daha zor.

En iyisi dur ve hiç olmamış olan örtüyü kaldırma. Hatta aklına bile getirme?

Daha anlaşılır bir açıklama istersen diyeceğim o ki; "Şu an bu satırları yazarken ben mutluyum." Ama şu an mutluyum diye düşünmek ve kendime mutlu muyum diye sormak (aslında "şu an bu satırları yazarken ben mutluyum" diye yazmak da) beni var olan mutluluğun dışına çıkartır. Çünkü önünde duranı aramak, önce onu görüş açının dışına itelemekle başlar. Benim bu satırları yazdığım ve senin bu satırları okuduğun an aynı andır. Mutlu musun diye sormalı mıyım? İyisi mi boş ver, hiç sormadım say ve "yaşa gitsin!".

Elindeki anın hakkını ver ve yaşa gitsin!

13 Haziran 2006

Alemde Bir Kayıp



Kendime yabancıyım
Ve sana da

Ve sen bana
Hem yabancı


Hem uzak


Kendimle ilişkimden, aynaya her bakışımda farklı bir ben görüp görmediğimden söz edeceksem eğer; hatta artık aynaya baktığımda, bir evvel baktığımda gördüğüm resmin/cismin biraz daha silik ve değerini yitirmiş karbon kopyasını görüp görmediğinden; kendime yabancı olduğumu kabul etmem gerek. Kendime yakından bakmakla, yıllardır elimin altında duran ve milyonlarca kez bakmış olduğum resme göz değdirmem arasındaki farktan bahsedeceksem eğer; alemde kaybolmuş bir zerre olduğumu itiraf etmem gerek.

Kendisine yüzeysel bakarken başka kime derinden bakabilir ki insan. Hepinizden özür diliyorum ey dostlarım, sevdiklerim, tanıdıklarım; size gerçekten bakamadım. Iskaladım hepinizi. Yanıbaşımdaydınız ama sonsuz kadar uzak durdum size. İnsan kendinde, kendisiyle var edemediği hangi ilişkiyi başkasıyla gerçekten yaşayabilir? Sanırım ben sizinle hiç gerçekten yaşamadım ve sizi de bende hiç yaşatmadım. Ve sanırım siz de benimle gerçekten yaşamadınız hiç ve beni de sizde yaşatmadınız.

Neden bu uzaklık diye sordum kendime ve cevap pek mutlu etmedi beni. Sanırım parçalanmış olduğumuzdan. Kendi içimizde bütün olmayı başaramamış olduğumuzdan. Kendi içimizde bile bir "sen ve ben" ya da "ben ve öteki" var iken dışımızdaki hiçkimseyi içimize alma şansımız olmadığından. Kendimizi herşeyimizle kabul etmeyi, sevmeyi, bütünlemeyi öğrenmeden herşeyi bölmeye devam etmekten kaçınamayacağımızdan.

Cam düşer de kırılmaz ya bazen ama parça parça çatlar ve her parça ayrı bir şey gösterir. Biz aynen böyle bölünmüşken hiçbir şeyi tam göremiyor ve bütün olan alemi parça parça algılıyoruz sanırım... Algıladığımız şeyin dışında bir gerçek olamayacağı düşüncesine kibire bulanmış bir şekilde bağlanarak üstelik...

Yanlış yere bakan doğrusunu göremez. Ama çoğu zaman da gören, gördüğünden vazgeçemez. Vazgeçerse kendisini sıfırlayacağını, yok edeceğini, öldüreceğini sanır çünkü. Seneca haklı sanırım; "bizim nasıl yaşanacağını değil nasıl ölüneceğini" öğrenmemiz gerekiyor. Bir şey öğrenmeye sonuna kadar kapalı gibiyiz oysa.

Bireysellik adına korkak mı davranıyoruz? Evet dememiz gereken şeylere evet, hayır dememiz gerekenlere hayır diyemiyor muyuz? Boşvermişiz ve endişe denizinde peşinde koşacak, uğrunda savaşacak değerli hiçbir şey bulamadan darmadağınık halde gezinip duruyor muyuz öylesine?.. Korku içinde ve ölesiye...

Korkularımızdı aynı anda bize yol gösteren ve kaçırdık mı hediyeyi? Korkularımız cehaletimizi yüzümüze vuruyordu çünkü. Korkularımız acı yaratıyor ve büyütüyordu. Ve ne kadar büyükse acı, onu yok saymak o kadar imkansızlaşıyordu. Bu yüzden her birimiz ayrı ayrı birer dram potansiyeli olduğumuz kadar ayrı ayrı birer kahramanlık potansiyeli de olduk. Kendine ve hayata yabancılaşma zincirini kırmaya aday bir potansiyel ve daha da fazlası belki. Kırabildik mi zincirlerimizi; açığa çıktı mı köşesinde bekleyen kırılgan potansiyel?

Ya yalnız yaşamak; fırlatıp atmak dünyayı bir tarafa ve yalnız ölmek? Dünyaya yabancı kalmak, kendine yetmek; bir başına, kendin olarak? Bu düşünce, çekici fakat aldatıcı bir tuzak oldu belki de, kara bir gölge gibi üzerimizde... Bir kaçış oldu dünyanın yükünden. Bu fırlatıp atmak istediğim dünya benim dünyamdı çünkü ve hiç başkasının olmadı. O bana bir ayna olmaktan ne azını ne fazlasını yapabilirdi. Ayna net, hava aydınlıktı da gözlerime inen sisi aralamak akıl edemediğim şeydi belki de...

Nefretim de sevgim de benim içinde ve en önce benim oldu daima. İçimde sevgiyi büyütüp sadece ona yer verdiğim anlarda nereye baksam sevgi gördüm. Ve içimde başka her neye yer verdimse ondan başka bir şey de göremedim bugüne kadar. Yine de paramparça oluşuma aldırmadan paramparçadır dünya diyebiliyorum utanmadan ve yine de akıllanamadım sanırım hala...

Kendine yabancılaşmaktan söz ediyorum. Tanımadan ancak bir yabancıdır o.

16 Mayıs 2006

Özgürlük İsteyen


Uçma

Uçak mısın sen;
Ya da uçuk?
Uçma!
Sorarım?!

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan uçmalı. Kalbindeki korkuya rağmen, bağlarına, ağırlıklarına rağmen, akıl karıştırıcı heveslerine rağmen uçmalı. En büyük korkusu gerçeği yaşayamamak olmalı. En kuvvetli bağları gerçekle arasındakiler olmalı. En yakıcı arzusu ve kalbinin hevesi gerçeği keşfetmek, bilmek ve tutsaklığına son vermek olmalı. Çünkü ancak gerçeği yaşayan özgürdür ve gerçeği arayan gerçeği yaşamaya en yakın olandır.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan koşmalı. Henüz yürümeyi bile bilmese de koşmalı. Öğrenmeye çalışan bilene eştir. Ayakları tutmasa da, nefesi yetmese de koşmalı. Tüm bedeniyle, tüm ruhuyla koşan sade ayakları üzerinde koşandan geride değildir ve her şeyiyle koşan özgürdür.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan sevmeli. Sevmeli ki onu gerçeğe taşıyacak her şey cana bürünsün, hareket kazansın. Sevmeli ki gerçekle arasındaki tüm acılar ve engeller birer kaldıraca, desteğe, yardımcıya dönüşsün. Çünkü her şeyiyle seven tüm acılardan özgürdür.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan bir karar vermeli. Bir gün gerçekten kucaklayabilmek için bugün, sahte nelerden vazgeçebilirim? Bugün bir karar vermeli ki yarın, tüm kararlarında tek seçenek gerçek olsun. Çünkü seçimlerine sahip çıkan her seçim anında özgürdür ve seçim yapmadan geçen bir anımız dahi yoktur.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan temize çıkmalı. Yalanlarını keşfedip şefkatle gerçeğin örtüsüne sarmalı. Çünkü yalanlarından arınabilen özgürdür.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan kendine uçmalı, kendine koşmalı, kendini kucaklamalı ve her durumda kendini sevmeli. Çünkü aslında yalnızca kendini bilen özgürdür ve kendini bilen için sınırsızca sevmek kaçınılmazdır.


Yazarsam

Belki biraz temize çıkacağım.
Yalanlarımı!
Yazmak istiyorum - yazamıyorum.
Sanırım - kimse,

olmayan mutlulukları sahiplenmemeli.