26 Şubat 2015

ÖĞRETİ / Dileyen Dilediğince

Öğreti - ister bir din olsun isterse din dışı herhangi bir inanç sistemi - özünde var olmanın yükünü ve ıstırabını kalıcı olarak bitirmek için tutulan, bütünsel bir yoldur.

Aslında her insan acısını bitirmek için bir öğretiye sığınır. Cahilin sığındığı öğreti, kendi büyük acısını bitirmek yolunda, bilmeden de olsa, bir şekilde Dünya ve başkaları için acı yaratmaktır. Cahil içindeki acıyı, Dünyasına kusmaktadır. Ve bu öğretiyi izleyen her cahil, Dünyasına saçtığı acıdan nasibini fazlasıyla alacaktır. Özünde cehalet, insanın kendini Dünyadan ayırmasıdır.

Öğreti - eğer ıstırabı tamamıyla ve kalıcı olarak sonlandıracaksa - hakikatli olmalıdır. 'Ben'den ve 'benim cehaletimden' kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen acılar, hakikatli bir öğretide 'ben'den kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen bir şefkatle son bulacaktır. Şefkat öylesine yücedir ki o şefkatin içinde yalnız ve acı çeken bir 'ben' ve bir 'öteki' artık barınamayacaktır.

Öğreti, insan olma yolcuları içindir - en cahilinden en bilgesine... O yüzden bir bilge bile öğretiye sarılırken insandan yüz çevirirse öğretinin hakikatinden de yüz çevirmiş olacaktır. Öğretinin hakikatinden yüz çeviren - daima - kaçtığı acıyı, kapısında bulacaktır.

Cehalet, öğretiyi kucaklayıp insanı bırakmaktır. Nihayetinde bıraktığı ve yüz çevirdiği insan, evvela insanın kendisidir. O yüzden insanı ve olanı kucaklamak, her öğretiden evladır.

İnsanı kucaklamak; cahilin cehaletine kızıp ondan yüz çevirmemektir. Nihayetinde hepimiz, değişen ölçülerde cahil ve cehaletimiz nispetinde de zalimizdir. Zalimin yarattığı acı bizde karşılık bulduğunda, bu sadece - içimizdeki şefkatin yetersizliğine işarettir.

Olanı kucaklamak; 'benim' dediğin öğretiyi, hayatın karşısına koymamak demektir. Sonuçta hakikatli her öğreti; hayatla birlikte - zahmetsizce, kaygısızca, telaşsızca ve gürül gürül akmak içindir. Hayatla birlikte akamıyorsam ya da bu yönde bir ilerleme görmüyorsam - öğretiyi bırakmak, ona sarılıp bağlanmaktan ve onunla birlikte dibe batmaktan evladır. İşte bu, insana en zor gelen şeydir.

Kim hakikat yolunda fikirlerini, inançlarını, öğrendiklerini, bildiklerini kurban edebilir ki? Ancak hakikati her şeyin üzerinde tutabilen biri... Ve ancak böyle biri ıstırabını kalıcı olarak bitirecektir. Ötekiler? Onlar bir cennet umarak kendi cehennemlerini yaratmaya ve büyütmeye devam ediyor olacaklar sadece... Ne kadar zaman boyunca mı? Hayatın hiç telaşı, acelesi yok... Elbette dileyen, dilediğince...

23 Şubat 2015

En Büyük Eserim

İnsanın varlığı, hayatı, sözü bir cür’etkarlıktır. Ben de burada cür’et etme hakkımı kullanıyorum:

Hayat bir kaos. Bütün kainat, nefes alıp veriyor ve her nefeste dağılıp birleniyor. Bu kaos; güzelliğe, adalete, büyüklüğe hizmet ediyor. Bizler bu kaosun içerisinde zorlanıyoruz. Çünkü hepimizin sınırları var. Hepimiz sınırsız bir sınırlılık haliyiz aslında. Dünyaya geliyoruz; sınırlı bir bedenin içerisinde sınırsız bir ruh olarak ve isyan ediyoruz. Boynumuzu bükülüyor ve sınırlı bir beden yetmiyormuş gibi sınırlı bir anlayışa da hapsoluyoruz. Bu sınırlılık hali çok yaralayıcı ve kendimizi bilir bilmez bu sınırlılık haline isyan ediyoruz. Ama bu isyanın bir karşılığı olması gerekiyor. Sınırsızlığa erişmek istiyorsak bunun yolu her-halde sınırlarımızı zorlamak ve büyümekten geçiyor. Büyüklüğün yolu ise tek kelime ile sorumluluk almaktan geçiyor. Neyin sorumluluğunu almak derseniz; en başta yaratmanın sorumluluğunu almak... Çünkü ben bir kalem isem eğer ve tüm ömrüm boyunca hiç yazmadıysam - o zaman ömrüm bir çöptür. Kalem olduğumu ben - yazarak bilirim. Çünkü görevim odur; işim odur. Ve ben kendime baktığım zaman bir insan olarak, bir yaratıcı görüyorum. Ve diyorum ki yaratmam lazım; sözümle yaratmam lazım, nefesimle yaratmam lazım; eylemimle yaratmam lazım ve yaratmıyorsam, ben de çöpüm. İşin ilginç tarafı yaratıcılık biraz cür'etkarlık istiyor. Hatta fazlasıyla cür'etkarlık istiyor. Çünkü kimim ki ben yaratıyorum diyor insan bazen, kime kafa tutuyorum. İşin içerisine kibirli miyim acaba ben sorusu giriyor. Ama o kibir bile zannedersem sevgiden oluyor. Çünkü o kibir bile bize gerçekten sevmenin ne olduğunu öğretmek için var gibi geliyor bana. O kibir aslında bize bir kap veriyor ve diyor ki bunu aş. Onu aşınca daha büyük başka bir kabın içerisine akıyorsun aslında ve onu da doldurmaya çalışıyorsun – sevgiyle, paylaşımla, yaratım cür'etiyle. Ama halen bir kapsın.

Dedim ya insan sınırsız bir sınırlılık hali aslında ve sınırsızlığını özleyen bir sınırlılık hali. Sınırsızlığımızı özlüyoruz herhalde. Öyle düşünüyorum; öyle hissediyorum. Ben çok özlüyorum şahsen sınırsızlığımı ve o zamanlarda da hata yaparken buluyorum kendimi. Çokça hata yaparken; çokça gevezelik ederken; gereksiz laf söylerken; kalp kırarken bazen. Ve sonra diyorum ki bunun bana öğrettiği şeyle daha sınırsız olmayı, gönlümü zengin kılmayı da bilmem lazım.

Yarattığım şeyin ne olduğuna baktığım zaman hissettiğim şu ki, hepimiz sanatçıyız aslında ve sanatçı denilen kişi ortadan kaybolduğunda sadece sanat ortaya çıkıyor ve aslında yaratmak demek, o sanatın ta kendisi olmak demek. Yani insan eserinde yaşıyor, insan eserin üretim sürecinde yaşıyor ve eseri var ederken yaşıyor. Aslında biz, büyük bir sanatçının yaratma cür'etiyle dünyaya geldik. Ve biz de yaratıyoruz ve yarattığımız eser kadar varız. Eserin ne olduğuna bakınca da başka bir şey gözüme çarpıyor: aslında bütün yaratım, bütün eser kendinden başka bir şey değil. Hep kendini yaratıyorsun. İlişkilerine bakıyorsun, ilişkilerinde ne var ettiysen o senin yaratımın. Ve o eser sana dönüyor, seni açıyor, seni büyütüyor ve seni güzelleştiriyor; eğer sana hizmet etmesine izin verirsen.

İnsanın en büyük eseri, bence kendisi ve insan, kendini yaratma cür'eti gösterebilmeli. En büyük sorumluluk da bence bu. Bu sorumluluğu alan insan da sürekli kabını büyütüyor. Bu bana şunu hatırlatıyor; hayvanat bahçelerine gittiyseniz temelde iki tür kuş kafesi görürsünüz. Bir tanesi her tarafı kapalı kafesler. Rengarenk, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar görürsünüz. İkinci tür kafesler ise etrafı kapalı üstü açık kafesler oluyor. Kuşlar uçup kaçmıyor. Uçabilme yeteneğine sahipler ama uçup kaçamıyorlar. Neden? Çünkü onlara uçabilecekleri bir alan verilmiyor. Uçabilmek için belli bir mesafe koşarak, güç almaları gerekiyor. O alan olmadığı için veya engeller olduğu için uçamıyorlar. Biz sanki bu ikinci kafesteki kuşlar gibiyiz. Biraz alan yaratmamız gerekiyor ki ondan sonra sınırsızlığa uçabilelim. Engel aşmamız gerekiyor, biraz mesafe, aralık yaratmamız gerekiyor. Onu yaratabilirsek de özgürce kanat çırpma eşiğine ulaşıyoruz ve sınırsızlığı tadabiliyoruz gerçekten.

Benim sınırsız olduğumu hissettiğim anlar; sevdiğim anlar, sevildiğimi bildiğim anlar ve her ne yaratmışsam bu hayatta, her kimi karşıma çıkartmışsam ve kiminle haşır neşir olmuşsam onunla birlik halini idrak ettiğim anlar aslında. O yüzden de hayata, onu verene ve yarattıklarıma müteşekkirim. Aynen bir annenin çocuğunu doğurarak ona bütün bir ömrü boyunca aşkla bakması gibi biz de tüm yaratımımıza aşkla bakabilirsek sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz diye düşünüyorum.

Zaman-Hayat-Fırsat vs..

video