15 Nisan 2015

TENCERE - KAPAK

Sizdeki yalnızlık korkusu, karşılaştığınız kişideki bağlanma korkusu ile birbirini tamamlar ve bu ikisi bir arada hakikatli bir ilişkinin oluşmasına engeldir. Siz yalnız kalmaktan korktuğunuz için bağ kurmak isterken onu kendinizden uzaklaştırırsınız ve diğeri de bağlanmaktan korkarken yalnızlığını derinleştirir.

Sizdeki sevgiye bağımlılık ve onaylanma arzusu, karşılaştığınız kişideki bencillik ve empati kıtlığını tamamlar ve bu ikisi bir arada hakikatli bir yakınlığın oluşmasına engeldir. Siz onay peşinde, fedakarlık üzerine fedakarlık yaparsınız ve asla yetemezsiniz ve diğeri de kendi yolunda yürüyemediği bir hayattan şikayetçidir. Ama fark etmediği şey şudur ki, kendi ayakları üzerinde duramadığından sizi koltuk değneği olarak kullanmaya çabalamaktadır.

Sizdeki bir arzu ya da duygusal bir açlık hali bir başkasındaki izdüşümünü çağırır. İki aç birbirini doyurabilecekken ikisi de sadece almak istediğine odaklıdır ve masadan beraberce daha da büyük bir açlıkla ve hatta daha da derin bir açgözlülükle kalkılır.

Ne yapılabilir?

Uzun soluklu bir ilişki istemeyin. Bunu kendinize de söyleyip durmayın. Onun yerine hakikatli bir ilişki isteyin ve bunu ifade edin. Aslında hakikatli bir ilişki istenmez - sadece sunulur. Hakikatli bir ilişki yalansız ve gerçeğin her durumda koynunda barınabileceği kadar karşılıklı güvene dayalı bir ilişkidir. Ve bu daima sizinle başlar. Siz o kadar açık yüreklisinizdir ve güvenilir ki karşınızdaki buna mukabele etmek dışında bir seçeneğe sahip değildir - er ya da geç.

Bir tarafından baktığınızda sonuç itibarıyla yalnızlıktan korkmayan hiç kimse yoktur. Diğer ucundan baktığınızda istediği zaman arayabileceği ve aslında beraber olmak istemediği birinin kolaylığının peşinde biri bile sığlığını ve derinlerine kök salmış yalnızlığını örtmek çabasındadır. Orada hakikatte olan, yapay örtülerle bir yere kadar örtülebilir. Kıç hep açıkta kalacaktır.

Başkalarının nankörlükleri ya da anlayışsızlıkları dolayısıyla şikayetlenmeyi bırakın. Kendinize anlayış gösterin ve başkasından umduğunuzu önce kendinize verin. Kendinizi kabul edin ve onaylayın - her durumda ve her şeyinizle. Çünkü çoğu zaman göremediğiniz şey şudur ki, sizde eksik olanı talep edersiniz. Eksiğinizle tamam olduğunuzu görmeden ne kadar biriktirseniz ve hatta dilenseniz de içinizdeki boşluk dolmayacaktır.

Bir tarafından baktığınızda içinde boşluk olmayan hiç kimse yoktur. Diğer ucundan baktığınızda ihtiyaçlarını başkasında boşluk yaratarak gidermeye çabalayan birinin kolaycılığı bile aslında sığlığını ve içindeki büyük boşluğu kendi gözünden kaçırma çabasıdır. Bu şekliyle sakındıkça, o göze o çöp batacaktır.

Hayatta karşımıza her kim çıkıyor ve nasıl bir deneyim bahşediyor ise bu, esasında kendimizden kendimize bir hediyedir. Kendimde olan ve fark edilemeyen, görünür olsun diyedir. Olan, bu anlamda daima kendimde olandır.

RÜYÂ BİTER

Sınırsız sayıda seçenek vardır ve bu daima böyledir. Velakin insan; her anında, bu sınırsız sayıda seçenekten, sadece bir tanesine gidebilir.

Sayısız koşullanma faktörü, iç içe geçmiş sayısız sebeple bir araya gelir ve hepsinin üzerinde anlayışımız oturur. İçinde bulunduğumuz koşullar ve eriştiğimiz anlayış düzeyine en uygun olan seçeneği seçmeye 'esasen' mecburuzdur. Bu mecburiyet bir hayırdır. Bu mecburiyet; kendisinin hediyesi olan, 'acı-tatlı deneyimler ve bunların idraki' aracılığıyla, daha derin bir anlayışın ve meyvelerinin hazırlayıcısıdır. Bu başka türlü olamaz. Bu minvalde ilk hareket, hareketin her merhalesi için kaçınılmaz olarak belirleyicidir ve kaderimiz o ilk hareketle beraber yazılmıştır. Her şey, başka türlü olması mümkün olamayacak şekilde, olmakta olduğu gibi olmaktadır.

Dolayısıyla hiç kimse anlayışından veya anlayışsızlığından ötürü, eksik, yanlış, kötü sayılamaz. Kişi ancak kendi anlayışına uygun olanın dışında davranmakla kendisini eksik, yanlış, kötü sayabilir. Ve kişi kendi anlayışına uygun olanın dışında bir davranış ortaya koyamaz. En fazla koyduğunu sanır ki, bu bile anlayışının derinliğine uygun şekilde gerçekleşir. Bu bağlamda sorumluluk, ilk hareketi başlatana aittir ve esasen yok sayılabilir.

Hür irade mi?

Hür irade, hareketin içindeki hareketsiz ve değişmez noktada saklıdır. Gerisi sadece hareketin türlü türlü şekillere bölünmüş hikayesidir.

Farkındalık; hikayesizlik, sessizlik, seçimsizlik, hareketsizlik demektir. Farkındalık; gözün, gördüğünde kendisini görmesi demektir. Farkındalık, hikayeyi unutup hikaye anlatırken unutulanı hatırlamak demektir. Farkındalık, gürültünün içindeki sükûnet demektir. Farkındalık, sınırsız seçeneğin içindeki seçimsizlik ve hareketin içindeki hareketsizlik demektir.

Son hareket, hareketsizliğin bütünüyle keşfine doğrudur. Tam orada - olmakta olan her şey, olmayı sürdürmeyi bırakır ve çözülür. Kader erir ve hikayeler silsilesi nihayete erer.

Hareket, başladığı yerde - hareketsizlikte - sona eriyor ise o halde ilk hareket, ancak cehalet olabilir ve hareketsizlik, unutulmuşu hatırlamaktan başka bir şey değildir.

İnsan aslında 'nasıl uyandığının rüyâsını' görmekte ve anlayış derinleştikçe rüyâ incelmektedir. Anlayış ise sonsuz sayıda farklı yoldan denize ilerleyen bir damla gibi varacağı menzile yazgılıdır. Kaygı, korku, endişe, hırs, heves ve arayış... Hepsi rüyâda kaybolmuşluktur.

Rüyâ biter.

Her rüyâ biter.

Ama hikâyeler güzeldir.




Hikâyeler, içindeki her şeyle beraber güzeldir.
Buna uyanan, rüyâdan da uyanır.

KÖLELERE ÇAĞRI

Mevcut sistem, modernize edilmiş bir "köle-efendi" ilişkisi şeklinde, eskisinden çok daha acımasız bir şekilde, kölelere köle olduklarını çaktırmadan ve hatta onların efendi oldukları zannını besleyerek ilerliyor. Efendi gibi gücümüz (paramız ya da bizden daha güçsüz olduğu için ezebildiklerimiz) var. En azından ihtimallere dair ümidimiz var. Efendiler gibi rahatça yaşama ve isteklerimizi gerçekleştirebilme hevesimiz var ve bu heveslerin gerçekleşmesi de çok mümkünmüş gibi duruyor. Hele de sistemdeki güçlü bir merkeze, cemaate, gruba katılıp onların gücünü de arkamıza alabilirsek.

Peh!

Bu sistemden özgürleşmek tamamıyla "iç referanslı" yaşamakla mümkün. Çünkü dış referans, sistemin manipülasyonuna kapılmak demek. Tamamıyla iç referanslı yaşamak da çok zor görünüyor. Çünkü o zaman da yaşamıyormuş gibi olacağını, yalnız kalacağını, hayatın tadını yitireceğini zannediyor insan.

Belki daha kolay olanı, sistemde korsanlık yapmak. O da kelle koltukta bir yaşam sürmeyi; belirsizliği, macerayı, belki kuraltanımazlığı sevmeyi gerektiriyor. Sizi böyle kimler sever ya da siz kendinizi ne kadar seversiniz - orası meçhul.

Çoğunluk için sistemin içinde, sistemin kurallarını iyi belleyip oyunu iyi oynamak da bir yol olabilirdi. Hem belki o zaman, bir kahyalık ya da bir küçük efendi rolü filan kapma şansı olurdu. Ama bir efendiye çok sayıda kahya gerekmez. Üstelik kolay olan seçenek - koyvermek ve boyun eğmek - daha maliyetsiz görünür kalabalığa.

Bir açıdan bakıldığında her biri ayrı dert. Diğer bir açıdan bakıldığında her biri ayrı bir oyun ve eğlence...

Diyeceğim o ki, nefesin yetiyorsa - tamamıyla özgürleş. Basit, hafif, sıradan ama incelmiş zevklerle yaşa. Mümkünse mutluluğu arama, kafaya da takma - yaşa işte. Her an, her nefeste orada olan ve her an bir sonraki nefesinde orada olmayabilecek kadar geçici olana bir etiket yapıştırmaksızın ve bir beklenti eklemeksizin...

DOĞRU – YANLIŞ

İnsanın eriştiği ve içinde bulunduğu bilinç düzeyine bağlı olarak doğrusu da eğrisi de değişir. Cahil aklıyla insana doğru görünen şey, cehaletinin yarattığı acıyla yüzleştiğinde artık yanlış görünecektir. O halde acı orada olduğu sürece yanlışı, doğru bellemektesin demektir. Çocuk aklıyla insana doğru gelen şey, biraz olgunlaştığında artık yanlış ve saçma olacaktır. O halde hamlık orada olduğu sürece yanlışı, doğru bellemektesin demektir.

İnsanın içinde olduğu bilinç düzeyi yükseldikçe, yani insan olgunlaştıkça sadece doğrunun ve yanlışın tanımı değişmez. Bir zaman önce yanlış görünen şey, tadı buruk ya da acı da olsa, aynı zamanda insanı olgunlaştırmaya yardımcı koşullar da yarattığından, doğrunun bir parçası olarak görülmeye başlar. Yani yanlış denilen kavram yavaş yavaş silinmeye başlar. Yanlıştan dönmek ve yanlıştan öğrenmek; yanlışı doğruya bağlar. Dolayısıyla dünün yanlışı bugünün muhtemel doğrusudur.

Yanlış fikri silindikçe doğru-yanlış ayırımının yerini, deneyim ve onun lezzeti alır. İnsan bu ayrımı yapabilir olduğunda, bazen cehaletin bir başka formuna saplanıp kalır. Nasılsa doğru-yanlış diye bir şey yok; o zaman keyfime göre takılayım – nasılsa her şey deneyim.

Doğru ve yanlış vardır – eğer arzu ve tercih var ise. Çünkü arzulayan “kendince’ bir kıstasa (doğru/yanlış cetveline) göre tercihte bulunuyor demektir. Yani “her şey deneyim, nasılsa yanlış bir şey yok” diyerek arzularının peşinde koşan kişi, diliyle söylediğinin henüz idrakinde değil demektir. Ektiği deneyimden ötürü biçeceği sonuç, acı olacaktır. Çünkü ‘acı, arzuyu izler’. Ve o acı da bazen dile gelenin, idrake de uğraması içindir.

Doğru ve yanlış var ise insan öğrendiği nispetinde, doğruyu yaşamaktan ve yanlıştan sakınmaktan sorumludur. Zira bilgi güçtür ve güç, sorumluluktur. Bu sorumluluk, esasen insanın kendi özüne karşı sorumluluğudur. İnsan kaldıramayacağı yük ile sınanmaz.

Doğru ve yanlış işlevsizdir – eğer arzular dinmiş ve tercihler yapmak yerine olana teslimiyet ve her durumda memnuniyet hali var ise… İşin ilginci bu da, söylendiği kadar kolay idrakine varılası bir şey değildir. Hastalık varken; ayrılık, ölüm varken; can acısı varken bile olana teslimiyet ve memnuniyet hali içinde kalabilmek her yiğidin harcı değildir. Hatta değil düşman, artık dost dahi seni incitemiyorsa ham meyve dalından düşmeye durdu demektir.

Doğru ve yanlış işlevsiz ise sorumluluk yoktur. Zira birlik oradadır. Kimse kimseye yanlış yapamaz ve kimse kimseye bir şey de veremez. Kim, kime karşı sorumlu olacak ki? Olduğum, hayattan ayrı değildir ve ayıracak biri de yoktur.

GİBİ

Yankısız ses gibi
Boşlukta düş gibi
Temassız dokunuş
Gölgesiz ışık gibi

Ölümüne sevmek ve var olana dek sevilmek gibi
Tekrar tekrar

Hiç kimseyi hiç kimse tarafından

Hatırla

İçimdeki küçük ben; acıyla tanışıp korkmayı öğrenmiş küçük, şaşkın ve bazen de hırçın bir çocuktur. Bazen başarısız ya da yetersiz olmaktan; bazen sevilmemekten, beğenilmemekten korkar ve hayata neşeyle katılmak yerine kenarda durmayı yeğler. İçimdeki büyük ben ise o küçük çocuğu sever, başını okşar, yeri geldiğinde otoriter ve fakat nazik, babacan bir üslupla kenara çekilmesini söyler. Çünkü içimdeki büyük ben, şarkı söylemek ister, yaşamın coşkusunu paylaşmak ister, oyuna karışmak ister. Kalbinin sesini duymak; içindeki büyük beni hatırlamaktır. Hatırla...

DUYABİLİYOR MUYUM?

Hayatımda bir şekilde memnuniyetsizlik varsa; var olmanın ıstırabı, derinde veya yüzeyde, az veya çok - orada ise; zaman zaman koşullara ve onların uzantısı olan her türden duyguya kapılıyor ve hatta yapışıyor isem; iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış, o ve bu arasında bölünüyor ve bir ucundan çekerken diğerinden ittirerek 'tercihler yapıyorsam'; durmak zamanı durmak, coşmak zamanı coşmak zor geliyor ise; içsel bir neşe, yaşama sevinci ve enerji benden taşmıyor ise; seçimsiz, hesapsız, nedensiz bir paylaşım, cömertlik ve iyilik hali ile dolu değil isem; kendime yalanlar söylemeyi bırakmanın ve kabul etmenin zamanıdır; henüz tam olarak 'hakikatli' bir insan değilimdir ve duymayı beceremiyorumdur.

Tam olarak duyamamak; konuşan ister bir bilge isterse bir cahil olsun fark etmez, kimi duyamadığımdan bağımsız olarak; kendi zannımda, fasit dairemde, zihnimin sınırları içinde kayıp olmam, esaret içinde olmam anlamını taşır. Henüz, 'orada olana' uyanmış bir insan değil kendi zihinsel Dünyasının sınırları içerisinde ve tarihinin tekerrürü peşinde, rüya gören, kof bir beden olmam demektir.

Duyamıyor olmak; hakikatle aramda bir perde var ve ben an be an yenilerini ekliyorum demektir. Duyamıyor olmak; aslında ben, perdenin bizatihi kendisiyim demektir.

Duyamıyor olmak; cahilim ve hâlâ cehaletimle nefsime zulüm ediyorum demektir.

Duyamıyor olmak; gözümü, gelip geçici hazlara dikerek acımı görmezden geliyor ve onunla karşılaşmayı erteleyerek onu büyütüyorum demektir.

Duyamıyor olmak; aslında acıma alıştım ve artık onsuz olma ihtimali de görmüyorum demektir.

Duyamıyor olmak; ses veren dil ile işiten kulak arasına - zaman ve o zamanla beraber sayısız boş laf giriyor demektir. Duyamıyor olmak; aslında kendi dilim ile kendi kulağım arasında da sonsuz bir mesafe var demektir.

Duyamıyor olmak; bendekini bırakmıyorum, bırakamıyorum demektir. Duyamıyor olmak; var olmanın ıstırabını bendeki ile (artık o her ne ise) geçiştiriyorum demektir.

Duyamıyor olmak; ben konuşuyorum ve susmaya ne niyetim ne de hevesim var demektir. Duyamıyor olmak; dükkan kapalı ama ben alışveriş yapmak istiyorum demektir.

İnsan olmak çabası, soylu bir çabadır ve kendine her an sormayı gerektirir; "acaba duyabiliyor muyum?" Sorunun yanıtı 'hayır' ise ki, bunu süzebilmek büyük bir cesaret ister, o zaman tek bir meseleye odaklanmak gerekir - DUYMAYA.

26 Şubat 2015

ÖĞRETİ / Dileyen Dilediğince

Öğreti - ister bir din olsun isterse din dışı herhangi bir inanç sistemi - özünde var olmanın yükünü ve ıstırabını kalıcı olarak bitirmek için tutulan, bütünsel bir yoldur.

Aslında her insan acısını bitirmek için bir öğretiye sığınır. Cahilin sığındığı öğreti, kendi büyük acısını bitirmek yolunda, bilmeden de olsa, bir şekilde Dünya ve başkaları için acı yaratmaktır. Cahil içindeki acıyı, Dünyasına kusmaktadır. Ve bu öğretiyi izleyen her cahil, Dünyasına saçtığı acıdan nasibini fazlasıyla alacaktır. Özünde cehalet, insanın kendini Dünyadan ayırmasıdır.

Öğreti - eğer ıstırabı tamamıyla ve kalıcı olarak sonlandıracaksa - hakikatli olmalıdır. 'Ben'den ve 'benim cehaletimden' kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen acılar, hakikatli bir öğretide 'ben'den kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen bir şefkatle son bulacaktır. Şefkat öylesine yücedir ki o şefkatin içinde yalnız ve acı çeken bir 'ben' ve bir 'öteki' artık barınamayacaktır.

Öğreti, insan olma yolcuları içindir - en cahilinden en bilgesine... O yüzden bir bilge bile öğretiye sarılırken insandan yüz çevirirse öğretinin hakikatinden de yüz çevirmiş olacaktır. Öğretinin hakikatinden yüz çeviren - daima - kaçtığı acıyı, kapısında bulacaktır.

Cehalet, öğretiyi kucaklayıp insanı bırakmaktır. Nihayetinde bıraktığı ve yüz çevirdiği insan, evvela insanın kendisidir. O yüzden insanı ve olanı kucaklamak, her öğretiden evladır.

İnsanı kucaklamak; cahilin cehaletine kızıp ondan yüz çevirmemektir. Nihayetinde hepimiz, değişen ölçülerde cahil ve cehaletimiz nispetinde de zalimizdir. Zalimin yarattığı acı bizde karşılık bulduğunda, bu sadece - içimizdeki şefkatin yetersizliğine işarettir.

Olanı kucaklamak; 'benim' dediğin öğretiyi, hayatın karşısına koymamak demektir. Sonuçta hakikatli her öğreti; hayatla birlikte - zahmetsizce, kaygısızca, telaşsızca ve gürül gürül akmak içindir. Hayatla birlikte akamıyorsam ya da bu yönde bir ilerleme görmüyorsam - öğretiyi bırakmak, ona sarılıp bağlanmaktan ve onunla birlikte dibe batmaktan evladır. İşte bu, insana en zor gelen şeydir.

Kim hakikat yolunda fikirlerini, inançlarını, öğrendiklerini, bildiklerini kurban edebilir ki? Ancak hakikati her şeyin üzerinde tutabilen biri... Ve ancak böyle biri ıstırabını kalıcı olarak bitirecektir. Ötekiler? Onlar bir cennet umarak kendi cehennemlerini yaratmaya ve büyütmeye devam ediyor olacaklar sadece... Ne kadar zaman boyunca mı? Hayatın hiç telaşı, acelesi yok... Elbette dileyen, dilediğince...

23 Şubat 2015

En Büyük Eserim

İnsanın varlığı, hayatı, sözü bir cür’etkarlıktır. Ben de burada cür’et etme hakkımı kullanıyorum:

Hayat bir kaos. Bütün kainat, nefes alıp veriyor ve her nefeste dağılıp birleniyor. Bu kaos; güzelliğe, adalete, büyüklüğe hizmet ediyor. Bizler bu kaosun içerisinde zorlanıyoruz. Çünkü hepimizin sınırları var. Hepimiz sınırsız bir sınırlılık haliyiz aslında. Dünyaya geliyoruz; sınırlı bir bedenin içerisinde sınırsız bir ruh olarak ve isyan ediyoruz. Boynumuzu bükülüyor ve sınırlı bir beden yetmiyormuş gibi sınırlı bir anlayışa da hapsoluyoruz. Bu sınırlılık hali çok yaralayıcı ve kendimizi bilir bilmez bu sınırlılık haline isyan ediyoruz. Ama bu isyanın bir karşılığı olması gerekiyor. Sınırsızlığa erişmek istiyorsak bunun yolu her-halde sınırlarımızı zorlamak ve büyümekten geçiyor. Büyüklüğün yolu ise tek kelime ile sorumluluk almaktan geçiyor. Neyin sorumluluğunu almak derseniz; en başta yaratmanın sorumluluğunu almak... Çünkü ben bir kalem isem eğer ve tüm ömrüm boyunca hiç yazmadıysam - o zaman ömrüm bir çöptür. Kalem olduğumu ben - yazarak bilirim. Çünkü görevim odur; işim odur. Ve ben kendime baktığım zaman bir insan olarak, bir yaratıcı görüyorum. Ve diyorum ki yaratmam lazım; sözümle yaratmam lazım, nefesimle yaratmam lazım; eylemimle yaratmam lazım ve yaratmıyorsam, ben de çöpüm. İşin ilginç tarafı yaratıcılık biraz cür'etkarlık istiyor. Hatta fazlasıyla cür'etkarlık istiyor. Çünkü kimim ki ben yaratıyorum diyor insan bazen, kime kafa tutuyorum. İşin içerisine kibirli miyim acaba ben sorusu giriyor. Ama o kibir bile zannedersem sevgiden oluyor. Çünkü o kibir bile bize gerçekten sevmenin ne olduğunu öğretmek için var gibi geliyor bana. O kibir aslında bize bir kap veriyor ve diyor ki bunu aş. Onu aşınca daha büyük başka bir kabın içerisine akıyorsun aslında ve onu da doldurmaya çalışıyorsun – sevgiyle, paylaşımla, yaratım cür'etiyle. Ama halen bir kapsın.

Dedim ya insan sınırsız bir sınırlılık hali aslında ve sınırsızlığını özleyen bir sınırlılık hali. Sınırsızlığımızı özlüyoruz herhalde. Öyle düşünüyorum; öyle hissediyorum. Ben çok özlüyorum şahsen sınırsızlığımı ve o zamanlarda da hata yaparken buluyorum kendimi. Çokça hata yaparken; çokça gevezelik ederken; gereksiz laf söylerken; kalp kırarken bazen. Ve sonra diyorum ki bunun bana öğrettiği şeyle daha sınırsız olmayı, gönlümü zengin kılmayı da bilmem lazım.

Yarattığım şeyin ne olduğuna baktığım zaman hissettiğim şu ki, hepimiz sanatçıyız aslında ve sanatçı denilen kişi ortadan kaybolduğunda sadece sanat ortaya çıkıyor ve aslında yaratmak demek, o sanatın ta kendisi olmak demek. Yani insan eserinde yaşıyor, insan eserin üretim sürecinde yaşıyor ve eseri var ederken yaşıyor. Aslında biz, büyük bir sanatçının yaratma cür'etiyle dünyaya geldik. Ve biz de yaratıyoruz ve yarattığımız eser kadar varız. Eserin ne olduğuna bakınca da başka bir şey gözüme çarpıyor: aslında bütün yaratım, bütün eser kendinden başka bir şey değil. Hep kendini yaratıyorsun. İlişkilerine bakıyorsun, ilişkilerinde ne var ettiysen o senin yaratımın. Ve o eser sana dönüyor, seni açıyor, seni büyütüyor ve seni güzelleştiriyor; eğer sana hizmet etmesine izin verirsen.

İnsanın en büyük eseri, bence kendisi ve insan, kendini yaratma cür'eti gösterebilmeli. En büyük sorumluluk da bence bu. Bu sorumluluğu alan insan da sürekli kabını büyütüyor. Bu bana şunu hatırlatıyor; hayvanat bahçelerine gittiyseniz temelde iki tür kuş kafesi görürsünüz. Bir tanesi her tarafı kapalı kafesler. Rengarenk, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar görürsünüz. İkinci tür kafesler ise etrafı kapalı üstü açık kafesler oluyor. Kuşlar uçup kaçmıyor. Uçabilme yeteneğine sahipler ama uçup kaçamıyorlar. Neden? Çünkü onlara uçabilecekleri bir alan verilmiyor. Uçabilmek için belli bir mesafe koşarak, güç almaları gerekiyor. O alan olmadığı için veya engeller olduğu için uçamıyorlar. Biz sanki bu ikinci kafesteki kuşlar gibiyiz. Biraz alan yaratmamız gerekiyor ki ondan sonra sınırsızlığa uçabilelim. Engel aşmamız gerekiyor, biraz mesafe, aralık yaratmamız gerekiyor. Onu yaratabilirsek de özgürce kanat çırpma eşiğine ulaşıyoruz ve sınırsızlığı tadabiliyoruz gerçekten.

Benim sınırsız olduğumu hissettiğim anlar; sevdiğim anlar, sevildiğimi bildiğim anlar ve her ne yaratmışsam bu hayatta, her kimi karşıma çıkartmışsam ve kiminle haşır neşir olmuşsam onunla birlik halini idrak ettiğim anlar aslında. O yüzden de hayata, onu verene ve yarattıklarıma müteşekkirim. Aynen bir annenin çocuğunu doğurarak ona bütün bir ömrü boyunca aşkla bakması gibi biz de tüm yaratımımıza aşkla bakabilirsek sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz diye düşünüyorum.

Zaman-Hayat-Fırsat vs..

video

29 Ocak 2015

İNSAN BIRAKMAYI ÖĞRENMELİDİR

Bu Dünyaya çırılçıplak ve saf geliriz. Sonra kendimizden utanmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben'; eskimiş, parçalanmış, paçavraya dönmüş bir elbisedir.
Sağlıklı bir ‘ben’ ise zamanı geldiğinde – eskidikçe – yenilenen bir elbisedir.
Bu Dünyada en iyi elbise, ağırbaşlı ve olgun bir masumiyettir.
İnsan fazlalıklarından, açgözlülüğünden ve gösterişinden utanmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya aciz geliriz. Hayatta kalmak için içgüdüsel olarak, bulduğumuz her şeye tutunmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, elini verip kolunu kurtaramadığın ve tutunduğuna bağımlı kılan bir kancadır.
Sağlıklı bir ben ise – saygı ve güven çerçevesinde, tüm varlıklarla – ele ele verip birbirini ve hayatı yücelttiğin bir işbirliğidir.
Bu Dünyada en iyi kanca, düşmene izin vermeyip tutan ve aynı anda yükselmene mani olmayıp, bırakan kancadır.
İnsan kendi kanatlarına tutunmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya gören gözlerle ve fakat cahil geliriz. Kör cahillerin arasında, acıdan sakınmanın en uygun yolunun, gözlerini kapalı tutmak olduğunu öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, toplumdan ezber edilmiş, tatsız, gözü kapalı tekrar eden bir hikâyedir.
Sağlıklı bir ‘ben’, korkuyla kapatılan gözlere şefkatle dokunmaya dair, bir uyanış, diriliş hikâyesidir.
Bu Dünyada en iyi hikâye, kurgusu ancak yazarken beliriveren ve mürekkebi yazıya geçtiği anda uçup kaybolan – her dem ‘tadına vararak’ yazmakta olduğumuz hikâyedir.
İnsan acıdan sakınmanın, hem lezzetli hem de acı yaratmayan yollarını öğrenmelidir.

Bu Dünyaya canlı ve cesur geliriz. Sonra korkmayı ve durağanlaşmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, kabullenilmiş esaretinden ötürü kendine öfkeli bir savaşçıdır; hırçınlığını ya Dünyaya kusar ya kendini zehirleyerek, mütemadiyen zarar verir.
Sağlıklı bir ‘ben’ ise o öfkeyi kökünden sökmeye ve kendi özünü bulmaya adanmış, gerçek bir savaşçıdır.
Bu Dünyada en büyük savaşçı, savaşmadan savaşan ve hiç kimseye kaybettirmeden kazanandır.
İnsan korkmaktan korkmayı ve korkmadan akmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya benzersiz, özgün, yaşama sevinciyle ve merak dolu geliriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, içine doğduğumuz Dünyanın sıradan, ölgün, yaşamdan çekilmiş ve kayıtsız bakışından yapılma – kalın bir perdedir.
Sağlıklı bir ‘ben’, içeridekini örten ama Dünyanın güneşini de, içeri alan bir perdedir.
Bu Dünyada en iyi perde, içi dışı bir olmaktır.
İnsan kendi ışıltısıyla arasına giren perdeleri sıyırmayı öğrenmelidir.

Velhasıl ‘ben'; ‘öteki’ de diyebileceğimiz bu Dünya ile ilişkimizi ve o ilişkide var olmamızı mümkün kılar. O ilişki olmadan öleceğimiz zannıyla da, bizi ilişkide olduğumuz her şeye bağımlı kılar. Var olma kaygısı bırakıldığında artık ‘ben’ de bırakılabilir.

İnsan hepsini bırakmayı öğrenmelidir.