02 Mayıs 2007

Artık Zamanı Gelmedi Mi?


Maalesef insanlar ya da topluluklar bir şeyin o ya da bu şekilde olduğu fikrine inanmışlarsa tüm dünya gerçeklerini önlerine koysan da bir şeylerin farklı olabileceğini görmeyecek, kabul etmeyeceklerdir. İnsan bilgiyi, ancak programı izin verdiğince kabul edebilir ve sistemine alabilir.

Ben Ermeni’yim, ben Türküm, ben Kürdüm, ben X ya da Y'im türü tüm söylemler, bölerler. Bir biz olduğunda bir siz olmak zorundadır ya da bir siz olduğunda bir de biz olmak zorundadır.

Biz kimiz? Türk müyüz? Türk ne ki? Siz kimsiniz? Ermeni misiniz? Kürt müsünüz? Ermeni ne; Kürt kim ola ki?

Zihinlerde yaratılmış kimlikler penceresinden daima bir ayrılık, bir çatışma vardır. Kimlikleri bir yana koyacak olursak ortada sadece çıplak iki ruh kalır. Birbirinden gizleyecek ya da birbirinde sorgulayacak bir şeyi kalmayan iki ruh. O zaman bu iki ruh şunu çok net görür ki, ikisi arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de muhteşemdir; ikisi de benzersizdir ama ikisi de birdir. Ama düşünceler birliğe katlanamaz. Düşünceler didik didik eder; bin bir parçaya bölerler. Böldükçe “Anladık” derler; böldükçe “Tamam! Bu, budur” derler ve maalesef böldükçe, meseleyi tümüyle içinden çıkılmaz hale getirirler.

Düşünceler bizi bölüyor; düşünceler bizi Türk, Fransız, Ermeni, Amerikalı, Yahudi, Kürt, Filistinli, Müslüman, ateist vs. yapıyor.

Düşünceler susmayı bilmiyor. Onlar savunuyor, çarpışıyor, kavga ediyor. Onlar sadece haklı olmayı biliyor. Onlar sadece bölmeyi biliyor. Ayırmayı biliyor. Kavga etmeyi biliyor.

Peki, tüm düşünceler sustuğunda geriye ne kalır?

…

Türk olmak, Türkleri sevmeyi getirdiği kadar Türk olmayan “onları” da sevmeyi getirmiyorsa ne işe yarar ki? İşin ilginci bu "onlar" sadece Fransız, Ermeni, Amerikalı, Yahudi, Kürt, Filistinli vs. olanlar da değil; belki de benim zihnimdeki Türk resminin içine oturmayan ama kendisini "Ben Türküm" diye tanımlayan başkaları da aynı zamanda. Düşünceler sadece Türk ve Türk olmayan diye bölmüyor ki. Durmuyor orada. Karadenizli, Akdenizli, Doğulu, Batılı, esmer, sarışın, dindar, şeriatçı, laik, akşamcı, okumuş, okuyamamış, kebap seven, balık seven vs. Türkler de var. Hem kim söyleyebilir; kimdir gerçek Türk ve kimdir yeterince Türk olmayan?

Müslüman olmak, diğer Müslümanları sevmeyi getirdiği kadar Müslüman olmayanı da sevmeyi getirmiyorsa ne işe yarar ki? İşin ilginci bu "onlar" sadece Hıristiyan, Budist, Yahudi vs. olanlar da değil; belki de benim zihnimdeki Müslüman resminin içine oturmayan ama kendisini "Ben Müslüman’ım" diye tanımlayan başkaları da aynı zamanda. Düşünceler sadece Müslüman, Yahudi, Hıristiyan diye bölmüyor ki. Durmuyor orada. Sünni, Alevi, Şii, Türk Sünni’si, Türk Şii’si, İran Şii’si, samimi Müslüman, sözde Müslüman… Hem kim söyleyebilir; kimdir gerçek Müslüman ve kimdir yeterince Müslüman olmayan?

Kürt olmak, Kürtleri sevmeyi getirdiği kadar Kürt olmayanları da, Ermeni olmak Ermenileri sevmeyi getirdiği kadar Ermeni olmayanları da, adımı ne koyarsam koyayım “Ben” olmak kendimi sevdiğim kadar “Seni” de sevmeyi getirmiyorsa ne işe yarar ki?

Belki de ihtiyacımız olan şey, tüm düşünceleri bir yana bırakıp birbirimizi sevmeyi ve sadece sevgiden mamul bir ruh, bir can olduğumuzu hatırlamamızdır.

Kelimeler yaralıyor…

Kelimeler bölüyor…

“Ya benim dediğim olacak ya da senin dediğin gibi de olmayacak.“

“Sen bana bunu yaptın… Ben de sana yapacağımı bilirim…”

“Sen benim kim olduğumu daha görmedin… Canımı alabilirsin ama ölürken sana yapacaklarımdan kaçamayacaksın…”

Peki, ne olacak ve nasıl olacak; bu kadar can acıtan kelimenin arasında kim, nasıl kazanacak?

Kelimeler yaralıyor.

Doğrular kelimelerin arkasında saklanıyor.

Belki de ihtiyacımız olan şey tüm kelimeleri bir yana bırakıp sessizce birbirimizin gözlerine, kalplerine, ruhuna bakmayı öğrenmemiz. Evet, ben kendimi bir Türk olarak buldum ve bundan dolayı da çok memnunum. Ama ben kendimi aynı zamanda dünyadaki tüm Ermeniler kadar Ermeni, tüm Yahudiler kadar Yahudi, tüm Kürtler kadar Kürt, tüm Fransızlar kadar Fransız hissetmeyi ve bundan da memnuniyet duymayı seçiyorum. Onlar ikiyüzlü mü? Benim de ikiyüzlülüklerim olmuştur muhakkak. Onlar alçak mı? Ben de alçaklık etmiş olmalıyım adını başka bir şeyler koyarak bir yerlerde birilerine. Öteki zalim mi? Ben de bir zaman güçle baştan çıkmış olmalıyım bilmeden. Onda gördüğüm her şey bende de vardır muhakkak; ama az ama çok. Ve belki de kelimelerden geçerken gerçek, yanlış yollara sapmıştır onca asır. Kızgınlığımız birikmiştir; anlaşılmamış ya da hakkı yenmiş masumlar olarak hepimizin.

Kelimeler incitiyor. Susalım.

Kelimeler küstürüyor. Gönül kapılarını açık tutalım.

Kelimeler acıtıyor. Acılarımızı birbirimize sarılarak kolaylayalım.

Hayat bir güç oyunu mu? Gücü olan istediği her şeyi alıyor mu? Ekonomik, askeri, siyasi, nükleer vs. güç dengesi benim lehime dönünce onları yok edeceğim, ezeceğim ve hepsi bitecek mi? Bu şekilde hepsini bitirebilen birileri oldu mu hiç ve olabilir mi? Güç oyununda ne kadar güçlü olursan ol güçsüz düşeceksin ve silineceksin. Bu oyunu değiştirmenin zamanı gelmedi mi? Gerçek gücün sadece ve sadece sevgi olduğunu görmenin zamanı gelmedi mi? Varsın yeryüzünde hiç Türk ya da Ermeni ya da Kürt ya da Yunan kalmasın. Hiç Türk ya da Ermeni ya da Kürt toprağı da olmasın. Bu bizim yok olmamız ya da yaşamın bitmesi mi demek? Zaten bu şekliyle var mıyız ki?

Sevgisiz kalmış hangi insan topluluğu gerçekten yaşamış ki?

Sevgiye yer olmayan topraklarda kim egemen olabilmiş ki?

…

Birbirimizi koşulsuz ve sınırsız sevmenin zamanı gelmedi mi?

Ben seversem ya o sevmezse, beni bitirirse ve yok olursam.

Ermeniler, Türkler, Kürtler; ötekiler... Korkusuzca sevmenin, beklentisizce sevmenin, sadece sevmenin zamanı gelmedi mi? Tokat atana öbür yanağını dönmekten bahsetmiyorum. Tokat atan el de, tokat yiyen yanak da benimdir. Programı yenilemekten bahsetmiyorum. Programı bir kenara atmanın zamanı gelmedi mi?

Uyanmanın zamanı gelmedi mi?

Ermeni, Kürt ya da öteki kardeşlerimi seviyorum demeyeceğim.

Kardeşlerimi seviyorum da demeyeceğim.

Seviyorum da demeyeceğim.

Bir şey de demeyeceğim.


Sadece zaten sevgiden başka bir şey olmadığımı bileceğim.

Yeter bu.

27 Nisan 2007

Hiç - Bir - Her - Şey

Hiçbir şey olmayı göze alamayan, herşey olamaz.

26 Nisan 2007

Aslını Koru-ma



Tohum filize, filiz ağaca dönüşmeden evvel korunmaya ihtiyaç duyar. Bebek çocukluğa, çocuk yetişkinliğe geçiş yapmadan evvel korunmaya ihtiyaç duyar. (Bir zaman birileri tarafından korunmuş herkes de zamanı geldiğinde bir başkasını ve o güne dek kendisini koruduğunu düşündüğü şeyi; kişiyi, kavramı vs. koruma içgüdüsüyle hareket eder.)

Koruyucu ister bir kabuk olsun; ister bir duvar ya da çit; isterse bir insan ya da devlet; aynı zamanda bir esaret te yaratır. Özellikle de artık bu korunmaya ihtiyaç kalmadığında.

Kabuk çok sert ise içindekinin filizlenip dışarı çıkmasına izin vermez ve onu öldürür. Anne çocuğunu her şeyden ve herkesten sakınıyorsa çocuk, tehlikeli bir dünyada tehlikeyi bilmediği bir anne kucağına tutsak kalır. Annesi olmadığında ise bu dünya ile baş edemez. Dış dünya ile bağlantısı kopmuş bir ülkenin vatandaşları gün gelip iletişim kanallarından bir sızıntı olduğunda var olduğunu sandıkları güvenliğin ve hatta üstünlüğün sanal olduğunu fark ederler. Üstelik belki de devletin, vatandaşını değil bizatihi kendisini (hükmeden devlet kavramını) yaşatmaya çabaladığını görüp sükut-u hayale uğrarlar.

Belli bir koşu mesafesi olmadan havalanamayan kuşlar gibiyiz. Kanatlarımız uçacak, bacaklarımız o mesafeyi hızla koşacak güce erişinceye dek bizi dış tehlikelerden koruyan bir duvar/çit/koruyucu gerekir. O güce sahip olduğumuzda ise bizi koruyan duvar artık uçmamıza engel olan bir gardiyan olmuştur.(Aynen hayvanat bahçelerinde üstü açık kuş kafeslerinde olduğu gibi)

Ten de böyledir. Bu dünyada var olabilmek ve öğrenebilmek için ona ihtiyaç duyarız. Ama ten olduğunu düşünmek, insanı kendi gerçeğinden ayrı tutan ve yalan dünyasından kopmasına engel olan bir tuzaktır.

Beni ben yapan (ya da yaptığını düşünmeyi seçtiğim) düşüncelerim de öyledir. Bugün seni koruyan o düşünceler yarın seni öldürürler. Çünkü sen yaşayan bir varlıksın ve yaşayan her varlık gibi büyümek, gelişmek, değişmek ve işe yaramayan "seni" öldürmek zorundasın. Ya büyürsün, öğrenirsin ve özgürleşirsin ya da aynı kalırsın ve güçsüzlüğünün esareti içinde her gün ölürsün.

Ya ölürsün ve yaşadığını sanırsın ya da kendini (artık miadını doldurmuş düşüncelerini ve onların yarattığını sandığın seni) öldürmeyi seçersin ve yeni bir hayata kanatlanırsın.

Kanatlarınız güçlü yüreğiniz cesur olsun...

24 Nisan 2007

Nihayet Sadece Seveceksiniz

Kaybolduğunun farkında olan ama kendisini nasıl bulacağını bilmeyen bir zavallı gibi hissetmek nedir bilirim. Bir adım ötesi aydınlığa açılan görkemli bir kapıdır ve sadece çok az cesur insan, bu kapıdan geçebileceğini düşünür. Oysa kapı, cesur olan ya da olmayan herkese ve daima açıktır. Şu anda açıktır.

Kapıdan geçerek tutsaklığını ve acılarını sona erdirmeyi arzulayan için formül basittir aslında: "Sevebilme kapasitemizi tüm alemi içine alacak kadar büyütmek." Çünkü alem bizim kim olduğumuzun bir yansımasından ibarettir. Tüm alemi sınırsızca ve koşulsuzca sevdiğinizde kendinizi de bir bütün olarak kabul etmiş ve sevmişsinizdir artık ve hiçbir ayrılık kalmamıştır yadsınacak.

"İyi de zorlayarak da sevgi olmuyor ve üstelik herkes ve her şey de sevilmiyor ki"; değil mi?

Böyle düşünmek ve hissetmekte yanlış olan bir şey yok. Bildikleri, bildiğini düşündükleri, insanı her türlü düşünce ve yargı noktasına vardırabilir. Her şeyi kolay ya da zor, saçma ya da mantıklı yapabilir. Sevgiye açılmak biraz da bu yüzden bilgiye açılmaktır. İnsan ancak bilmediklerini de bilir olduğunda (ve belki en nihayet bir gün her şeyi hatırladığında) sevgi ya da herhangi başka bir şey için kendini zorlamayacaktır. Çünkü sevemediğinin yerinde kendini gördüğünde sevemediğinin aslında kendisi olduğunu kavrayacak ve artık sevmeye açılacaktır.

Sen ve ben olmadığında;
"Nihayet sadece seveceksiniz."

19 Nisan 2007

Eğlence

Yaşamak diye bir amacının olmasını
ya da olmamasını;

Yaşam takar mı?

Sorular biterse bir gün

Cevaplar yine de akar mı?

Bulmacayı çözsen de çözmesen de

Eğlence hep seninle yaşar mı?



Ve unutmadan;
Ölüm yaşamlarımızın yarısını tutar gibi geliyor bana; çünkü ölmeyen hiçbir şey yeni bir yaşama yer bırakmaz diye bir his var bende. Bilmem ki:)

11 Nisan 2007

Yaşıyor Musun Ölüyor Musun?

Sevdikçe yaşıyorsun Ve
Korktukça ölüyorsun...

Verdikçe yaşıyorsun Ve
İstedikçe ölüyorsun...

Kendini buldukça yaşıyorsun Ve
Kendini aradıkça ölüyorsun...

Ölümüne izin verdikçe yaşıyorsun Ve
Yaşama tutundukça ölüyorsun...

Şimdi sen söyle;
Yaşıyor musun, ölüyor musun?

06 Nisan 2007

Sen Sen Ol..

Hayat devrimcidir.
Önce ölmektir çünkü yaşamak
Ve tersyüz etmeden kendini
Mümkün değildir tanımak

Gel. Tersyüz et kendini ve başladığın yere yine gel. Binlerce yola vur kendini ve dur bir an. İster çamura bat, ister bulutlarda uç; ister savrul rüzgarda karanlık diyarlara; bir nefes soluklan. Tümlen bu toz toprak içinde. Bu kör duman karmaşada bütünlen ve yine gel. Korkma özgürlükten. Eksik olduğunu sandığın şeyi tamamlamaya çabala ya da esaretini özgürlük san istersen. Öyle ya da böyle, en nihayet, geç esaretten. Özgürlükte sevgiden başka birşeyle karşılaşamayacaksın. Bakın etrafına ve ara. Ama gittiğin yerde de geldiğin yerde de sadece ona varacaksın. Bugünde ya da bir başka günde hep onunla kucaklaşacaksın.

Sevgi özgürlüğü verir ya da sevgi yoksa ancak esaret vardır.

Özgürlük sevgiye çıkarır ya da özgürlük yoksa yollar çıkmaza bağlanır.

Hakikatin yollarından, çirkeflere bulansın ya da bulanmasın; ruhunu, kalbini, gözünü açabilenler geçer. Aç gözünü, aç gönlünü ve gel öyleyse. Sevgiye açıl ve hangi yoldan istersen o yoldan gel. Öylece gel. O yolları geçtiğinde bileceksin; yolda başına ördüğün her çorap bir hediyedir sana. Bilsen de bilmesen de sen gel. Dur bir an, bir nefes soluklan ve yine gel.

Özgürleştirdiğin sen ol. Sen olmayan, senin ne kölen ne efendin. Sevdiğinde, köleyi de efendiyi de sende birledin. Sen olmayana seni kat. Sen olmayanı seninle var et. Sen olmayanı seninle yücelt. Sen olmayanı seninle özgürleştir. Ve eğer istersen; sen olmayanı sende tüket ve yine gel.

Sen sen ol, senden vazgeçme. Sen sen ol, senden başkasına kendini yar etme. Sen sen ol, sen olmayandan geç. Sen sen ol dur bir an; bir nefes soluklan ve yine gel.

Sana gel. Sende olana gel.. Senin olana gel...

GEL.

17 Ocak 2007

Derine Gel

"Derin yalnızlık, insanı yalnızlığın içinden geçirir"
... aynen derin acının, acıdan geçirmesi gibi.

Gel.

Derine gel.

06 Ocak 2007

Kendinden Başla

Artık dur ve sev;

Sev de gör.

Sev ve bil.

ve "Kendinden başla"


Kendini sevmek; sevgi olmadığını sandığın taraflarının (zihinsel kalıplarının, alışkanlıklarının, tecrübelerinin, anlayışlarının...) sevginin kendisinden başka bir şey olmadığını görmektir. Zaten saf sevgiden başka bir şey olmamak ya da bu gerçeğe açılmaktır. Senin sevgi olmadığını sandığın bölümünün, kabuğunun değerini ve saf niyetini, zihninin gözü ile değil, gönlünün gözü ile görmektir. Bunu gördüğünde, sevmek dışında bir seçeneğin kalmaz zaten. Sevmek o yüzden bir eylem değildir. Bir eylem olmadığı için bir özne ve bir nesneye ihtiyaç yoktur. Sevmek düşünerek ya da hissederek ya da sezerek bulunabilinen bir şey değildir. Sevmek bütünseldir ve bu yüzden herhangi bir parça, bütünü bulmana yardım ettiği kadar ona varmana engeldir de. Hepsiyle ve her şeyle ve ikiliği birliğe çevirerek sevebilirsin. Bunun adına kimin ne dediğinin hiçbir önemi yok. Meditasyon, aşkınlık, trans? Hiçbiri, daha azı, daha fazlası ve hepsi. Çünkü kelimeler gerçeği tarif eder ama yerini doldurmaz. O yüzden ne isim verdiğinin hiçbir önemi yok.

Herhangi bir şeyin dışına çıkmak değil, tam aksine içinde merkezinde, göbeğinde ve aynı anda da dışında ve her yerinde olmak yolunu aydınlatabilir. Benzetmeyi seviyorum, çünkü çok şey anlatıyor:

"Hem içinde yer alacaksın çemberin hem de dışında."

"İçinde, dışında, merkezinde, çeperinde ve her noktasında olacaksın kürenin."

Çünkü içinde ya da dışındayken ya da bağımsız durduğunda her şeyden, bir yanılsama düşüncesini beslemektesin sadece. Biri bölmekte, bin yapmaktasın. Sen ve ben yaratmaktasın. Asla olamayacak bir şeyi oldurttuğunu düşünmektesin. İşte bu yüzden sevgiyi çağıramazsın. Zaten sen o isen ve ondan başka hiçbir şey de yok ise kim kimi çağırıyor ki? Bunu denediğinde aslında zihinsel dünyanda sıfırsın ya da sıfır nokta bir şeysin ve bir gün, bir olduğunu; sadece ve sadece bir olduğunu bulacaksın ve muhtemelen buna çok güleceksin.

O ya da bu değildir sevgi. İlham ya da şefkat değildir. Neşe ya da haz değildir. Acı değildir, keder değildir?

"Su, buz mudur ya da buhar su mudur yoksa hepsi, hepsi midir?" Bilmek istersen sevgiyi; dur!

DUR!

Sen durduğunda herkes hareket mi ediyor? Sen yine de;

DUR!

Durmak, hiçbir şey yapmamak değildir. Durmak her ne yapıyorsan sade onu yapmak ve her ne yapmıyorsan sade onu yapmamaktır. Domates soyuyorsan domates soymaktır; fizik problemi çözüyorsan fizik problemi çözmektir. Durmak her şey kıpraşmaktayken ve sen de bu her şeye dâhilken durmaktır. Durmak olmaktır, sevgi olmak, bir olmak, o olmak, ben olmak... Zaten olmakta olana kuru ve gereksiz bir kabuk eklemeksizin, olanı yaşamak.

"Durmak, tüm kabukları öldürmektir."

"Durmak sen olduğunu düşündüğün kendini öldürmektir."

Sahtesini öldürmeden gerçeğini var edemeyeceksin. O yüzden de;

"Ölümün ılık kucağında dur."

03 Ocak 2007

Sev De Gör

Ona gitme, buna gitme, kimseye gitme. Olduğun yerde dur. Durduğun yerde bir nefes al. Kendine bir nefeslik izin ver. Kendine hiçbir şey yapmama, hiçbir şey olmama, hiçbir şey aramama, hiçbir şey istememe izni ver. Kendine kişiliksiz olma izni ver. Tatsızlığın ortasında dur ve kendine tatsızlığı tatma izni ver. Belirsizliğin ortasında dur ve hiçbir şeyin belli olmayışına izin ver. Olduğun yerde dur. Durduğun yerde bir nefes al. Kendine bir nefeslik izin ver.

Kendine bir eksen belirlemeye, öz disiplin sahibi olmaya, idealist ya da çalışkan olmaya, plana ya da programa ihtiyacın yok. Şu an bu satırları okurken sadece durmaya ihtiyacın var.

DUR!

Hiçbir yere kaçma, hiçbir yere gitme, hiçbir yere gelme.

DUR!

Durabilirsen anlarsın; her şey ve herkes önemsiz. Sen önemlisin. Sadece sen.

Durabilirsen anlarsın; herkes ve her şey önemli. Sen istersen. Sadece sen istersen...

Sadece sen seversen herhangi bir şeyin önemi olur. Sevgi yoksa önemli hiçbir şey yoktur ve yaşadığın herşey, türlü yollardan sen sevmeyi yine hatırlayabilesin diyedir.

Kendini sev. Oradan başla. Kendinden hiçbir şey istemeden kendini sev. Kendinden hiç pişmanlık duymadan kendini sev. Kendini sevginle var et önce. Biliyorum kendini hiç sevmiyor değilsin. Öyle olsa burada olmazdın. Öyle olsa sorular sormazdın. Öyle olsa yazmazdın, okumazdın. Kendinle hasbıhal etmezdin. Sordukça, yazdıkça ve okudukça kendinle kucaklaşmazdın.

Sor o zaman? Kendine kendini sor.

Yaz o zaman? Kendine kendini yaz.

Oku o zaman? Kendi kitabını aç ve oku. Kendine kendini oku.

Allaha inan ya da inanma. Bana inan ya da inanma. Kendine inan ya da inanma. Fark etmez. Sevgi yoksa inanç nedir ki? Sevgiye inan inanacaksan, sevgiye açıl açılacaksan, sevgi iste isteyeceksen. Gerisi kuru kalabalık.

Kalabalıkları bırak. Bırak onlar işini layıkıyla yapsın. Sana vursun, sana saldırsın, seni acıtsın... Canı acıyan sen, senin olan acıyı sev. Sev ki, bir canı acıyan kalmasın.

Kalabalık, zehirli bir sarmaşıktır. Zehiri tattıysan, kurtulmaya çabalasan ne olur? Sana sarılanı sev. Seni saran seni sev. Sevebilirsen seni tutsak edeni sev. Sev ki, o zehirli kollar, seni bitimsiz gökyüzüne taşısın; kanatlandırsın.

Kalabalık, sisli bir aynadır. Koyu siste gizleneni sev. Arayıp ta bulamadığını sev. Sevebilirsen senden kaçanı sev. Sev ki, aynadaki sis, kalbindeki sisi temizlesin.

Kalabalık, karanlık bir kuyudur. Sen dipteki serinliği sev. Kaldır başını, gökteki aydınlığı sev. Sevebilirsen kuyuyu ve karanlığını sev. Sev ki aslında sadece sıcak bir yuvada, sevdiğinin huzurlu kollarında olduğunu gör.

Artık dur ve sev;

Sev de gör.

Sev ve bil.

08 Kasım 2006

Acıdan Geç

Acıdan kaçma. Bir hediyedir o. Paketi açmadan, içindekini görmeden, reddetmemen gereken bir hediye. Okumadan, nasıl hiçbir işe yaramaz diye kitabı bir kenara atabilirsin?

Acıdan kaçma; acıdan geç. Etrafında dolaşıp durma; tam kalbinden geç; merkezinden geç.

Yok sayarak; olanı yok edemezsin. Olmayan bir şeyi var sayarak oldurtamayacağın gibi. Acın varsa vardır; merhamete ihtiyacın yok. Acın büyükse büyüktür; yatıştırıcılardan medet umma. Geçiştirme. Acıyı senden uzağa fırlatarak ondan uzaklaşamazsın. Acıyı zamana yatırarak artık göremeyeceğin kadar küçük parçalara bölemezsin. Zamanda erittiğin acı, zamansız anlarında kaskatı karşına çıkıverir. Kaçtığın her defasında yeniden ve üstelik sen onu hiç beklemeden. Acı acıdır ve acıtır. Acın senindir ve seni acıtır. Öyleyse acının orta yerinde, zihninde dikkatini başka yöne kaçıracak tuzaklara aldanmadan içinde var olanı kabul et ve yaşa; sonuna kadar. Acının hakkını ver. Bu seni şu anın dışında yeni bir acı ve kaçış döngüsü yaratmaktan kurtaran şeydir. Çünkü sen kaçtıkça, o kaçtığın ama tam olarak ne olduğunu bilmediğin şey, en olmadık zamanlarda kafasını çıkarıp sana kendisini göstermek ve senin tarafından kucaklanılmak isteyecektir. (Senin yarattığın senin çocuğundur ve senin sevgini; en azından onun varlığını kabullenmeni ister.) Sen onu görüp varlığını kutsayana kadar acı peşinden gelir. İçinde acı oluştuğu an onu kucakladığında acın sadece tek seferliktir. Artık yarınını kirletmezsin. Bugünün ise geçmişte görmezden geldiğin acılarınla yeterince kirli zaten ve büyük bir temizlik işi seni bekliyor.

Acıyı yaşarken kendini; duygularını, düşüncelerini, bedenini hisset, izle, gözlemle. Bunu yaparken bir şey fark edeceksin; sen bedenin değilsin; sen duyguların değilsin; sen düşüncelerin değilsin ve sen canı, yüreği, içi acıyan değilsin; acıyı yaratan da değilsin; sen acı da değilsin. Sen sadece onunla oynayansın. Sen sadece izleyensin. Aynen bir filmi ekrandan izler gibi kendini izlersin ve aynen bir filmin sadece bir filmden ibaret olduğunu bildiğinde artık filmdeki acının seni acıtmaması gibi senin acın da dağılır. Olsa olsa gerçekte yaşanmadığını da bilsen, filmdeki acının sende çağrıştırdıkları bir parça iç burkar, hepsi bu.

Acı sana kim olmadığını göstermiştir. Acı sana özdeşleştiğin herhangi bir şey olmadığını göstermiştir. Acı sana gerçeğin olduğu yerde sadece dingin ve sınırsız bir mutluluğun hüküm sürdüğünü görme fırsatı yaratmıştır. Hangi acı? Zaten hiç olmayan ve hiç olmamış acı. Çünkü kendi filminin senaristi, yönetmeni, oyuncusu ve her şeyi olarak; sen de zihninde yazdığın senaryoyu, adına "Dünya Hayatı" dediğin toz toprak ekrana yansıtmışsındır yalnızca. Acı yoktur. İçine bakarsan göreceksin. Ya da içine gerçekten bakarsan, mutluluk dışında bir şey göremeyeceksin. İçine baktığında hala acı görüyorsan eğer, gördüğün sen, sen değilsin; o sadece kabuğun. Kabuğun; olduğunu düşündüğün ama olmadığın kişi. Kabuğun senin egon. Kendi yerinde kabuğunu gördüğün her defasında acının daima orada ve var olduğunu sanacaksın. Buna inanacaksın. Oysa acıların sana hala kendini bulamadığını hatırlatacak ve hep yanlış yerlerde aradığını. O yüzden acılarına teşekkür etmelisin. Bir fener olup seni karaya oturmaktan uzak tutacak bir hizmetkar oldukları için. Acılarına teşekkür etmelisin; yalanı gerçeğin yerine koymana izin vermedikleri için ve sahte cennetinin aslında basitçe kendi inşa ettiğin cehennemin olduğunu gösterdikleri için.

Acıdan kaçma; acıdan geç. Bir hediyedir o çünkü. Etrafında dolaşıp durma; içinden geç; tam kalbinden; merkezinden.

20 Eylül 2006

Hikaye ... (Zalim Cahil'e sevgilerle)

En sevdiğin, o en olağanüstü şarkının herhangi bir notasının şarkıdan çıkarıldığını ya da yanlış çalındığını düşün. Sen işte o notasın. Hayatın ise o en sevdiğin şarkı. En sevdiğin şarkı; dinlemek istersen seni ve başka her kim dinlemek isterse onu bekliyor. Gül, tüm güzelliği ve olağanüstü kokusuyla senin gelip onu koklamanı, görmeni bekliyor. Gül, sırf senin için böyle güzel. Sen de sırf o yüzden böylesi muhteşemsin ve bilinmelisin. Evet var olman zaten yeterince yeterli; ve evet var olman zaten yeterince büyük bir lütuf. Fakat ilişkiler aracılığıyla kendinden yeni sürgünler vermek, yeni yaşamlar yeşertmek ve o yaşamlarda yer edinmek seni daha da büyütür; güzelliğini besler. Ama bunları hiç yapmamak, hiç yaşamıyormuşçasına yaşamak da seni yok etmez. Sen yok olamazsın. Varsın ve bunun için şükretmelisin. Bunu dostça ve keyifle haykır o halde; "Şu anda, burada ve varım; şükürler olsun."

İstediklerin olur hayattan. Layık olduğun ama bir türlü erişemediklerin. Hazır olduğunu düşündüğün ama uzanamadıkların. Fırsatlar bitti dersin. Kaç kereler hayal kırıklıkları yaşarsın. Dibe vurursun; bitti sanırsın ve sonra dibin dibinin olmadığını da görürsün. Ve sonra dönüp baktığında geriye, hepsi için şükretmen gerektiğini anlarsın; tüm hayal kırıklıkların, acıların, dibe vuruşların, yalnızlıkların... hepsi için. "Seni öldürmeyen şey güçlendirir" der Nietsche ve doğrudur. Sufiler daha çok acı dilerken Tanrıdan; haklıdırlar. Ama idrak en uygun zamanı bekler ve sen de o en uygun zamana yol alıyorsun. Her ne yaşadıysan ve yaşıyorsan hepsinin seni sınırsızca seven bir dost tarafından yollandığını ve birer hediye olduğunu varsay.

Hayatı merak et; hayatı izle; hayatı okumaya çalış, kendini ara ve kendinle tanış. Ama tefekkürle, zihnindeki düşünce kalabalığını birbirine karıştırmadan. Kalabalık yorar insanı ve huzurundan eder. Tefekkür ise sessizliğin içinden, doğru düşüncenin sana akmasına izin vermekle olur. Azgın akan düşünce ırmağında sürüklenerek değil. Aslında yalnızca sessizlikten gelen hediyeler gerçektir; belki düşüncelerle kavgandan, huzursuzluktan yorgun düşüp kendini bıraktığın (izin verdiğin) anlarda gelse bile..

Kalabalıkları ayaklandıran kavgaları dindirmek; içini temizlemek; hızlı yol almak için ağırlıkları terk etmek lazım. En büyük ağırlık da geçmişindir. Onu atmanın yolu da kabullenmek ve affetmektir; hem geçmişindeki kendini ve diğerlerini hem de topyekün geçmişini. Ama zor olan bu değildir. Geçmiş sadece bir hikayedir zira. Senin tarafından yazılmış, uyduruk bir hikaye.

Senin, benim, herkesin hikayeleri vardır. Bunu çok öyle görmesek de herkesin hikayeleri de az çok birbirine benzer. Herkes yapmakta olduğu şeyi yapmaya, hissetmekte olduğu şeyi hissetmeye sebep olarak çok geçerli hikayeler anlatır. Acı ve tatlı, hikayesiz insan yoktur. İşin ilginç tarafı hikayeler gerçek değildir; olanlara, yaşananlara ilişkin bizim cahilce ve zalimce; kısıtlı ve sınırlı yorumlarımızdır sadece. Ancak hikayeye teslim olmak onu gerçek yapar. Çünkü onu olduğu andan çıkarır şimdiye taşır. Oysa hikaye yaşandığı an doldurması gereken boşluğu doldurmuştur; işi zaten bitmiştir; yaşandığı an saygıyla kabullenilir ve gereken ders alınırsa (özünü bilmek için her yaşam hikayesi bir araç, bir yardımcıdır) artık ona bağımlılık güçlenemez. Hikayeni kendine tekrarlayıp onu güçlendirmek yerine onun bir hikaye olduğunu gör...

Hikayelerin geçmişe ait değildir sadece. Hayatında neler olacağını da sen söylüyorsun. Bunu her gün yapıyorsun. Her gün sürekli yeni hikayeler yazıyorsun. Ne yaşayacağını, ne düşüneceğini hatta bunlar olurken ne hissedeceğini bile yazıyorsun. Bu hikayeleri yazarken zihninin savaşta olduğunu görmüyorsun. Oysa zihnin savaşırken maddesel hayatında da savaş ve mücadele hüküm sürecektir. Huzur senden kaçacaktır. Ta ki teslim olana ve artık her ne oluyorsa ona direnç göstermekten vazgeçene, her şeyi ve herkesi kabullenene kadar. Kendine kaybetmiyorsun dedikçe kaybetme korkunu açığa vuruyor ve onu daha da büyütüyorsun; kendine kaybetmişim dedikçe gücünün sorumluluğundan kaçıyor ve kendini güçsüz bırakıyorsun... Hesaplarla yaşamayı bekliyorsan; üzgünüm yaşayamayacaksın. Hayat sürprizlerle doludur ve kaçamazsın. Sadece senden daha büyük bir güç olduğunu bil ve önünde saygıyla eğil ama onun senden çok farklı ya da üstün olmadığını da bil. Hangi tohum ağaçtan daha az bir şeydir ki ve hangi ağaç tohumunu yok etmek ister ki?

Herkes hayatın büyüklüğü ve karmaşası karşısında kendisini aciz hissedip kolay düşüncelere kapılabilir. Hayır! Sen böyle düşünmeyeceksin. Senin yolun değil bu. Sen bu dünyada yaşayacak, bu dünyayı bir nimet olarak kabul edecek, onu sevecek, onun için şükran duyacak ama onun bir hayal, bir oyuncak olduğunu da bileceksin. Hem içinde hem dışında yer alacaksın çemberin. Senin kaderin bu. Acıdan kaçmayacaksın tam da içinden geçeceksin ve onun aslında hiç olmamış olduğunu anlayacak, ondan özgürleşeceksin.

Hikaye dediğin, en nihayet sadece bir hikayedir.

31 Ağustos 2006

Oldum mu?

Oldum mu?

Kavgalarım bitti ve merkezime vardım mı?

Huzur buldum mu?

Herkesi ve her şeyi karşılıksız ve sınırsız sevmeyi öğrenebildim mi?

Sarsılmaz bir güvenle bütünlüğüme inandım;

daha da önemlisi kendimi teslim edebildim mi?

Kendime sahip olabildim mi; nefsime; elime, dilime...?

Doğru, dosdoğru bir adam olabildim mi en önce kendime?

Ağzımdan çıkan her sözü kulağım duydu mu?

Baktığım, el attığım her şeyde incelikli, duyarlı, şefkatli olabildim mi?

Olmakta olanın farkına varabildim mi; şu anda?

Kendimin farkına varabildim mi?


Benim oyunum bitti mi?
Kendi beyazperdemde, izleyebildim mi kendimi?
Yoksa hem yazıp hem oynamaya devam mı bugün de?

Açtığım binbir kapıyı,
Kilit vurup kendi üzerime,
Kör bir kibirle!
Yeniden mi kapadım bilmeden?

Cevabını artık bildiğim sorular için
Aramaya devam mı ediyorum hala?
Yoksa cevaplarıma bir onay mı
Aslında tek istediğim?

Nedir hala bu yapışkan endişe,
paçalarıma bulaşmış;
Nedir bu bazı kapımı çalan
başıboş arayış?

Hala izlerken
İçine de daldığım oluyor mu
pespayeliklerinin
Şu aptal kutusunun?

Yanlış yorumlanmış
Bir gerçek hikayesi daha mı
Bulduğumu bildiğim gerçek?

Hayır!

Hiçbirşey bilmediğimi bilecek kadar
Biliyorum bilmediğimi
Ve her şeyi bildiğimi bilecek kadar da
Biliyorum bildiğimi


Evet!

Ben; o efsanevi, ışıklar saçan, harikulade şehri, vazgeçmeksizin aramış kaşifim. Aradıkça anlamış bulundum ki, o her gün kendisinden yeni güzellikler yaratan, keşfedilesi, görülesi şehir de zaten benim.

Bulduğum da aradığım da her an değişiyor. İşte tam da bu yüzden; sonsuz bir arayış, sonsuz bir oluş, sonsuz bir bekleniş ve sonsuz bir kaybediş benimkisi. Ya da tam da bu yüzden belki; sonsuz bir boşluk ve sonsuz bir sessizlik hepsi.


Diyeceğim o ki;
Hasretim sınırsız;
vuslatım bitimsiz.

Doğumum, ölümüm;
Kopuşum, varışım bir.

Bilirim ki aslında
arayış da beyhudedir.

Eğrisi doğrusu; gerçeği yalanı;
olanı olmayanı bir.

Çünkü hasretim de vuslatım da
bendedir.


...................

Artık yetmez mi şu kadar ki;
Ben benim.

14 Ağustos 2006

Gerçek

Ne bir gelecek vardır beklenecek
Ne bir geçmiş, anmaya değecek
Benzersiz güzellikte, sınırsız enginlikte
Ve bugündedir gerçek.

Mutlu musun?

Mutluluk ya bir seçimdir ya da bir alışkanlık.

İnsan ancak daha fazla mutluluğu seçerek daha mutlu olabilir.

İnsan ancak mutluluk seçimini yeterince tekrarlayarak artık bu seçimi yapmasına gerek kalmadan da mutlu yaşayabilir. Ya da insan, mutlu olma alışkanlığını edindiği yollardan mutluluğunu terk de edebilir. Başka türlü söylemek gerekirse aynen mutluluk gibi mutsuzluk da; ya bir seçimdir ya da bir alışkanlık.

Ancak seçilen mutluluk ile alışılan mutluluk aynı mutluluk değildir.

Alışkanlıkla mutluluk hisseden insan, bir programı yaşamaktadır; bir mutluluk çemberi yaratmıştır kendisine ve bu çemberi otomatik olarak çevirmektedir. Buna belli düşünce kodlarıyla yaratılmış mutluluk ya da neden mutlu olduğunu kendine açıkladığın bir mutluluk da diyebilirsiniz. Oysa açıklama ya da mutluluk düşüncesi, mutluluğun kendisi değildir. Dolayısıyla otomatik olarak mutlu insan, otomatik olarak uykuda insandır. Aynen otomatik olarak mutsuz insan gibi o da düşüncelerinin karanlığında kördür. Tek fark; onun gülümsemesi gerekmektedir.

Seçilen mutluluk aslında seçilen bir mutluluk sayılmaz. Seçilen mutluluk; durmak, düşüncelerin kalabalığından sıyrılmak, olup biteni olup bittiği gibi algılamak; hayatın, akışın zaten mevcut olan mükemmelliğini ve bu mükemmelliğin bir parçası olduğunu hissetmenin doğal uzantısıdır. Seçilen mutluluk; kendisi mutluluktan ibaret yaşama teslim olmaktır basitçe. Aslında mutluluk dışında bir seçenek kalmaması durumudur. Yine de bu mutluluğu, seçilen mutluluk diye adlandırmamın sebebi (bazen kendiliğinden bir lütufla ya da mücadeleden yorulup teslimiyetle gelse de) başlangıcının çoğu zaman bir seçimle olmasıdır.

Seçim basitçe "durmak" seçimidir.

Buna mutluluğu aramayı bırakmak da diyebilirsiniz?! Gözlerinizi uzaklardan yakınlara çevirmek ya da - önünüze, şu ana, şu an aramanızı gerektirmeyecek kadar yakınınızda ve sizin olana. Zaten tüm mutluluk arayışları ve denemeleri mutsuzluk yaratır. Çünkü mutluluğu geleceğe öteler. Oysa şu an mutlusundur ya da şu an mutsuzsundur. Bunun dışında bir yerlerde ve zamanda mutluluk yoktur. Mutluluk denemesine girişmek ileride olmasını umduğun bir şey için (ve ileride diye bir zaman yoktur) şu an var olandan feragat etmektir. (ve şu an var olan dışında mutluluğu bulabileceğin bir an yoktur.)

Mutsuzluk, acı, keder, gam, elem? her ne varsa kaçmak istediğimiz; hepsi zaten uydurulmuştur. Hiçbiri var değildir. Onlara varlık veren, duramayan bizleriz. Endişeler yaratan düşünceler; amaçlar, beklentiler yaratan düşünceler; hatta hayaller yaratan düşünceler? hepsi ? hepsi birer örtüdür. Saf mutluluk seçeneğinin üzerini örtmeye yararlar hepsi. Örterler de.

Mutsuzsan hiçbir şeyin farkında değilsin; kayıpsın. Üstelik kaybettiğin şeyin de üstünde oturmaktasın. İşin daha kötüsü mutluysan da belki kayıpsın ve bulunma şansın daha zor.

En iyisi dur ve hiç olmamış olan örtüyü kaldırma. Hatta aklına bile getirme?

Daha anlaşılır bir açıklama istersen diyeceğim o ki; "Şu an bu satırları yazarken ben mutluyum." Ama şu an mutluyum diye düşünmek ve kendime mutlu muyum diye sormak (aslında "şu an bu satırları yazarken ben mutluyum" diye yazmak da) beni var olan mutluluğun dışına çıkartır. Çünkü önünde duranı aramak, önce onu görüş açının dışına itelemekle başlar. Benim bu satırları yazdığım ve senin bu satırları okuduğun an aynı andır. Mutlu musun diye sormalı mıyım? İyisi mi boş ver, hiç sormadım say ve "yaşa gitsin!".

Elindeki anın hakkını ver ve yaşa gitsin!

13 Haziran 2006

Alemde Bir Kayıp



Kendime yabancıyım
Ve sana da

Ve sen bana
Hem yabancı


Hem uzak


Kendimle ilişkimden, aynaya her bakışımda farklı bir ben görüp görmediğimden söz edeceksem eğer; hatta artık aynaya baktığımda, bir evvel baktığımda gördüğüm resmin/cismin biraz daha silik ve değerini yitirmiş karbon kopyasını görüp görmediğinden; kendime yabancı olduğumu kabul etmem gerek. Kendime yakından bakmakla, yıllardır elimin altında duran ve milyonlarca kez bakmış olduğum resme göz değdirmem arasındaki farktan bahsedeceksem eğer; alemde kaybolmuş bir zerre olduğumu itiraf etmem gerek.

Kendisine yüzeysel bakarken başka kime derinden bakabilir ki insan. Hepinizden özür diliyorum ey dostlarım, sevdiklerim, tanıdıklarım; size gerçekten bakamadım. Iskaladım hepinizi. Yanıbaşımdaydınız ama sonsuz kadar uzak durdum size. İnsan kendinde, kendisiyle var edemediği hangi ilişkiyi başkasıyla gerçekten yaşayabilir? Sanırım ben sizinle hiç gerçekten yaşamadım ve sizi de bende hiç yaşatmadım. Ve sanırım siz de benimle gerçekten yaşamadınız hiç ve beni de sizde yaşatmadınız.

Neden bu uzaklık diye sordum kendime ve cevap pek mutlu etmedi beni. Sanırım parçalanmış olduğumuzdan. Kendi içimizde bütün olmayı başaramamış olduğumuzdan. Kendi içimizde bile bir "sen ve ben" ya da "ben ve öteki" var iken dışımızdaki hiçkimseyi içimize alma şansımız olmadığından. Kendimizi herşeyimizle kabul etmeyi, sevmeyi, bütünlemeyi öğrenmeden herşeyi bölmeye devam etmekten kaçınamayacağımızdan.

Cam düşer de kırılmaz ya bazen ama parça parça çatlar ve her parça ayrı bir şey gösterir. Biz aynen böyle bölünmüşken hiçbir şeyi tam göremiyor ve bütün olan alemi parça parça algılıyoruz sanırım... Algıladığımız şeyin dışında bir gerçek olamayacağı düşüncesine kibire bulanmış bir şekilde bağlanarak üstelik...

Yanlış yere bakan doğrusunu göremez. Ama çoğu zaman da gören, gördüğünden vazgeçemez. Vazgeçerse kendisini sıfırlayacağını, yok edeceğini, öldüreceğini sanır çünkü. Seneca haklı sanırım; "bizim nasıl yaşanacağını değil nasıl ölüneceğini" öğrenmemiz gerekiyor. Bir şey öğrenmeye sonuna kadar kapalı gibiyiz oysa.

Bireysellik adına korkak mı davranıyoruz? Evet dememiz gereken şeylere evet, hayır dememiz gerekenlere hayır diyemiyor muyuz? Boşvermişiz ve endişe denizinde peşinde koşacak, uğrunda savaşacak değerli hiçbir şey bulamadan darmadağınık halde gezinip duruyor muyuz öylesine?.. Korku içinde ve ölesiye...

Korkularımızdı aynı anda bize yol gösteren ve kaçırdık mı hediyeyi? Korkularımız cehaletimizi yüzümüze vuruyordu çünkü. Korkularımız acı yaratıyor ve büyütüyordu. Ve ne kadar büyükse acı, onu yok saymak o kadar imkansızlaşıyordu. Bu yüzden her birimiz ayrı ayrı birer dram potansiyeli olduğumuz kadar ayrı ayrı birer kahramanlık potansiyeli de olduk. Kendine ve hayata yabancılaşma zincirini kırmaya aday bir potansiyel ve daha da fazlası belki. Kırabildik mi zincirlerimizi; açığa çıktı mı köşesinde bekleyen kırılgan potansiyel?

Ya yalnız yaşamak; fırlatıp atmak dünyayı bir tarafa ve yalnız ölmek? Dünyaya yabancı kalmak, kendine yetmek; bir başına, kendin olarak? Bu düşünce, çekici fakat aldatıcı bir tuzak oldu belki de, kara bir gölge gibi üzerimizde... Bir kaçış oldu dünyanın yükünden. Bu fırlatıp atmak istediğim dünya benim dünyamdı çünkü ve hiç başkasının olmadı. O bana bir ayna olmaktan ne azını ne fazlasını yapabilirdi. Ayna net, hava aydınlıktı da gözlerime inen sisi aralamak akıl edemediğim şeydi belki de...

Nefretim de sevgim de benim içinde ve en önce benim oldu daima. İçimde sevgiyi büyütüp sadece ona yer verdiğim anlarda nereye baksam sevgi gördüm. Ve içimde başka her neye yer verdimse ondan başka bir şey de göremedim bugüne kadar. Yine de paramparça oluşuma aldırmadan paramparçadır dünya diyebiliyorum utanmadan ve yine de akıllanamadım sanırım hala...

Kendine yabancılaşmaktan söz ediyorum. Tanımadan ancak bir yabancıdır o.

16 Mayıs 2006

Özgürlük İsteyen


Uçma

Uçak mısın sen;
Ya da uçuk?
Uçma!
Sorarım?!

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan uçmalı. Kalbindeki korkuya rağmen, bağlarına, ağırlıklarına rağmen, akıl karıştırıcı heveslerine rağmen uçmalı. En büyük korkusu gerçeği yaşayamamak olmalı. En kuvvetli bağları gerçekle arasındakiler olmalı. En yakıcı arzusu ve kalbinin hevesi gerçeği keşfetmek, bilmek ve tutsaklığına son vermek olmalı. Çünkü ancak gerçeği yaşayan özgürdür ve gerçeği arayan gerçeği yaşamaya en yakın olandır.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan koşmalı. Henüz yürümeyi bile bilmese de koşmalı. Öğrenmeye çalışan bilene eştir. Ayakları tutmasa da, nefesi yetmese de koşmalı. Tüm bedeniyle, tüm ruhuyla koşan sade ayakları üzerinde koşandan geride değildir ve her şeyiyle koşan özgürdür.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan sevmeli. Sevmeli ki onu gerçeğe taşıyacak her şey cana bürünsün, hareket kazansın. Sevmeli ki gerçekle arasındaki tüm acılar ve engeller birer kaldıraca, desteğe, yardımcıya dönüşsün. Çünkü her şeyiyle seven tüm acılardan özgürdür.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan bir karar vermeli. Bir gün gerçekten kucaklayabilmek için bugün, sahte nelerden vazgeçebilirim? Bugün bir karar vermeli ki yarın, tüm kararlarında tek seçenek gerçek olsun. Çünkü seçimlerine sahip çıkan her seçim anında özgürdür ve seçim yapmadan geçen bir anımız dahi yoktur.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan temize çıkmalı. Yalanlarını keşfedip şefkatle gerçeğin örtüsüne sarmalı. Çünkü yalanlarından arınabilen özgürdür.

Özgürlük isteyen gerçeğe açılmalı ve gerçeği arayan kendine uçmalı, kendine koşmalı, kendini kucaklamalı ve her durumda kendini sevmeli. Çünkü aslında yalnızca kendini bilen özgürdür ve kendini bilen için sınırsızca sevmek kaçınılmazdır.


Yazarsam

Belki biraz temize çıkacağım.
Yalanlarımı!
Yazmak istiyorum - yazamıyorum.
Sanırım - kimse,

olmayan mutlulukları sahiplenmemeli.