08 Ocak 2019

ZAMANA TUZAK

İnsan kendisinden kaçtığında, zaman tuzağına düşer.
İnsan kendisinden geçtiğinde, zaman, tuzağa düşer
Aşk; kendinden kaçmadan, kendinden geçiştir.

Kendine Yakın OLMAK

İnsan çoğu zaman oradan oraya savrulan kurmacalarının farkında değildir; arzularını niyetlerle ve heveslerini hedeflerle karıştırır. Üstelik niyetleri konusunda da kendine dürüst değildir. En kötüsü de hiç zahmete girmeden rahmet umar. Hâl böyle olunca, insanın "hayatım" dediği şey, sıkıntılı bir karmaşadan ibarettir...

Oysa çarkı başka türlü döndürebilir ve keskin bir kılıca da dönebilir insan...

Yine de bana sorarsanız en iyisi, o çarkı hiç döndürmemek ve dönen devrânın tam merkezindeki, sessiz, boş ve kıpırtısız nokta olmak. İşte o nokta, insanın kendisine en yakın olduğu yerdir...


Dünyada sonu hiç gelmeyen ve gelmeyecek gibi duran, büyüklü küçüklü, sayısız mesele, mücadele, savaş ve debdebe var. Arzu ettiği sonuca varmak; Dünyasını kontrol etmek, şekillendirmek ve yönetmek isteyen bir insanı, asla tatmin etmeyecek; her yanından dolaşmış, kördüğüm olmuş bir yumak bu. Neresine el atsanız sizi içine çekiverebilecek bir bataklık...

İnsan kendine yakın durmadıkça; insan kendine köklenmedikçe, insan kendine sahip çıkmadıkça, insan kendine yol, çıpa, pusula, yön ve hedef olmadıkça - güçlü rüzgârlarla savrulup kaybolmaması, devasa dalgalar arasında batıp çıkarken su yutmaması mümkün değil zannımca...

Peki kendine yakın olmak ne demektir?

Gözlerini bu Dünyanın bitmeyen çalkantısından kendine çevirmek demektir. Kendini bir yabancı ve hatta bir düşman olarak görmeyi bırakmak demektir. Kendini merak etmek demektir. Belki kendini sevebilmek demektir. Kendini gerçekten bilme cür'eti göstermek demektir. Kendinin tüm gizemlerine, karanlıklarına dalabilme cesareti göstermek demektir. Kendinde saklı hazineleri keşfetmek demektir.

Kendine yakın olmak, güven dolu olmak demektir.
Kendine yakın olmak, özgür olmak demektir.
Tutunduğu ve yük edindiği ne varsa, güvenle bırakana dek; bütünüyle özgür olana dek - kendine yaklaşmalı ve daha yakından bakmalı o halde insan..

Kendine yakın olmak, her anın mükemmelliğini idrak etmek ve esasen her an mükemmel olmak demektir.
Her an mükemmel olana dek, kendine yaklaşmalı ve daha yakından bakmalı o halde insan..

Kendine yakın olmak, kendi OLMAK demektir.
Kendi OLUNCAYA dek, kendine yaklaşmalı ve daha yakından bakmalı o halde insan..

KABINA SIĞAMADAN

Sen de bir kalemsin;
Yazmazsan ne işe yararsın
Ey insanoğlu!

Yazarak tüket kendini
Ve izlerinde yaşa.

Gönül yanmayacaksa sevgili için
- neden var insan?

İlham ol; hafiflik ol;
Şairin nefesinde yaşa.
Güzellik ol; söze dökül;
Konduğun yüreklerde yaşa

İncelikle dokun, dokunduğunu var et;
Maharetli ellerde yaşa.

Hoş bir sedanın tınısında titreş
İster hüzün ol;
İçli bir şarkıda
İster sevinç ol;
Dansın coşkusunda yaşa

Hayat benzersiz bir tablo;
O tablo sensiz eksik kalırdı
Dilediğin renge bürün;
Dilediğin resme ak;
Eksiksiz yaşa.

Kilitli kapılar ardından çık
Yabancı saydığın kalplere gir
Yaşadıkça eri; eridikçe bırak
Açık yüreklilikle - güvenerek yaşa.

Zamanı geldiğinde
Ardından dökülen gözyaşlarında
Yaşarken olduğu gibi aynı –
Kabına sığamadan yaşa.

POLİTİK ŞİDDETE - POLİTİK OLMAYAN ŞEFKAT

Bir şekilde politik Dünyada köşeler tutarak güç sahibi olmuş ya da olma çabasında insanlar görüyorum. En olumlu bakış açısıyla, iyi niyetli olduklarını varsayarak, ülkeyi ya da bu ülkede kendilerinden gördükleri bir kısım insanları kurtarma, onlara hizmet etme iddiasında olan insanlar…

Bu insanları yargılayamam ve yadırgayamam. Zira insan egosu, bir şekilde, kendinden saydığı birilerine ve en nihayetinde kendi çıkarlarına çalışmıyor mu. Hem kimin bir egosu yok ki?

Egonun oyunu, özünde korku üzerine kuruludur. Oyun algılanan şekliyle 'bu kıyasıya rekabet Dünyasında', güç ve mevki elde etmek ve böylelikle var oluşunu güvenceye almak oyunudur. Politika Dünyasının tek farkı, özünde - bu ‘oyunu’ daha görülebilir kılması sadece...

İnsan ne zaman ki oyuna kapılıyor ve bunun sadece bir oyun olduğunu ‘unutuyor’; cehaleti, kendisi başta olmak üzere herkesin başına dert açmaya başlıyor... Oyuna kapılmış ve oyunlarında kaybolmuş çocuklar gibi, gerçekliği kendilerinden menkul (ve aslında fazlaca bir gerçekliği olmayan) bir dava yolunda, baştan ve yoldan çıkıyor…

Bir şekilde ‘rollerin’ olduğu ve dağıtıldığı her alanda, bu oyun kuruluyor ve politik şiddet, alabildiğine sahne alıyor demektir. Zira rolünün hakkını vermek için artık kendini hatırlamamak gerekiyor. Anne-baba çocuğuna politik şiddet uyguluyor kimi zaman ve bazen de yöneticiler çalışanlarına… Bilgisi, mevkisi, deneyimi, zamanlaması, kurnazlığı, cahil cesareti, gücü ile otorite elde edenler, edemeyenlere…

Korku oyunu, oyuncuları için acı içerir. Zira korku, gerçek acılardan korunmak için zihinde yaratılan – sanal – acı demektir. Esasında korkan kişi, acısıyla baş etmenin yollarını arıyor demektir. Eğer politik şahsiyetlere baktığınızda, bir çoğunun yüzlerinden kolayca okunabilen katılığı, gerginliği, hırsı, tatminsizliği görebiliyorsanız, bir ihtimal çektikleri acıyı da süzebilirsiniz.

Sorun şu ki, korkan kişi, cehaleti sebebiyle, acısıyla baş etmenin sağduyulu ve zarif yollarını bulmakta zorlanacak demektir. Dolayısıyla korkan kişi, yaşadığı acıyla başa çıkabilmek için bu acıyı dışına taşımaya çabalayacak ve kaçınılmaz olarak başkaları için de yeni ve gereksiz acılar yaratacak demektir.

Politik şiddet oyunu, acıyı dışına kusma oyunudur.

Eğer acı çeken politik şahsiyetlere baktığınızda, onların yüzündeki katılığı, gerginliği, hırsı görebiliyor ama aynı anda, onlara bakmaktan kaynaklanan, kendi yüzünüzde ve yüreğinizde beliren katılığı, gerginliği, hırsı göremiyorsanız siz de bu oyunun oyuncularındansınız demektir. Zira siz de birinin yanında ötekinin karşısında ve aynı gelip geçici oyunun, aynı bitimsiz mücadelenin içerisindesiniz demektir.

İnsanın bu oyundaki kızdığı, yerdiği aktörlerle arasında pek de fark olmadığını görebilmesi için sanırım önce kendi gözündeki perdeleri görebilmesi gerekiyor. Ve insanın bu oyunda kaybolmuşlara gerçek bir faydasının olabilmesi için evvela kendi kalbine yüklediği ağırlığı görmesi ve bırakması gerekiyor.

Birini ötekinden ayıran şefkat, şefkat değildir.

Kendisine kör olanın, başkasına vaat ettiği şefkate, evvela kendisinin ihtiyacı var demektir.

AŞKLA OYUN OYNANIR MI?

İhtiyaç hali içindeydim; çok açtım. Güzel bir kadının sevecenlikle gözlerime bakmasına; ellerimi tutmasına; bana anlayışını, sıcaklığını, kokusunu vermesine; benim onu sevmeme ve anlamama izin vermesine; bana teslim olmasına ve ona teslim olmaya ölesiye açtım. Ben, güzellikle sevmeye ve güzellikle sevilmeye çok açtım. Ben aşkın, bu açlığı tümüyle gidermek olduğunu sanıyordum. Bu yüzden açlığını duyduğum şeyi bana sunacak bir kadına, dilediği aşkı da vermeye hazır ve gönüllüydüm. Onu; onun dilediği, umduğu gibi ya da başka bir şekilde sevip sevmediğim önemli değildi benim için. Nasılsa ona lazım geleni verebilirdim ve ona, biz olmak için ne gerekiyorsa onu verecektim. Verebilirim sanıyordum. Böylelikle aşk inşa edilir sanıyordum. Çok toydum ve kendimin de kanacağı, lezzetli yalanlar söylemeye müsaittim. İnandım o yalanlara ve inandırdım da hatta. Herkesin kendince oynadığı o aşk oyununu, ben de oynadım – tüm hamlığımla... Peki aşk; o oyuna geldi mi?

Aşk her oyunun üstündedir ve aşka gelen tüm oyunları bırakır…

İLAHİ

Varlığı bir insanın,
Sizi gülümsetiyorsa sebepsiz -
İnsansınızdır.

Kalbinizdeki gülümseme
Gözlerinizden taşıyorsa
Hiç eksilmeden, her an

İlahi -
Aşksınızdır.

SIĞLIĞIMIZ

Sığlığımız, en derinde, henüz kendimizi sevmeyi bilemeyişimizden.

Sığlığımız dediysem; kendimden, daima kendi sığlığımdan bahsediyorum. Kendime, derine ve daha derine inip baktığımda, sevilmemekten korktuğumu, hatta belki yalnız kalmaktan korktuğumu ve bazen basiretimin bağlandığını, aklımın karışıp algılarımın işlerliğini yitirdiğini; korktuğumun kaçınılmaz olarak gerçeğe dönüşmekte olduğunu; bunun da aslında kendimi hala büsbütün sevmeyi bilmemekle ilgili olduğunu görüyorum. Fark ediyorum ki, çoğu kez ben sevmekten daha çok sevilmekle ilgiliyim. O yüzden de duyduğum sahici hislerin değişmesi/erimesi pahasına birilerinin beni daha çok sevmesini sağlamaya çalışıyorum ve bunu da tam olarak beceremiyorum. Kendi söküğüme yama vuramıyorum. Sevmek sorumluluktur oysa ve sevilmekse güvenmek ve izin vermek. Ne sorumluluk alıyorum ne de sevilmeye bırakıyorum kendimi; sıradan insanlığımla...

Sen hep bana hislerinle konuş; hislerin değişirse lütfen dürüstçe söyle diyorsun ya ey "hayat"; değişiyor ve ben bunu sevgi diliyle ifade etmenin bir yolunu her zaman bulamıyorum. Birine değer vermek ve onu duymakla; kendime değer vermek ve kendi sesimi duymak arasında kolay olanı yapmaya meylediyorum. Tüm duyargalarımı kapatıyorum. Ne iyi ki sen bana öğretiyorsun; dürüst olmayı öğretiyorsun; icabında hak ettiğini bağır çağır talep etmeyi de... Kendimi ne kadar seviyorsam karşıma çıkanı da o kadar seviyorum. El veren bir "sevgili" yardımıyla kendimi daha çok sevmeyi öğreniyorum. Ve bu hep böyle...

Hüzün çöküyor bazen gönlüme ey hayat. 'Candan öte cananla' vedalaşmaktan burnum sızlıyor. Yaşanmışlarımı, biriktirdiğim güzellikleri senin koynuna salmak bazen kolay olmuyor. Şikayetim yoksa da asla - işte biraz sızlatıyor.

HEP AŞK

Kendini yırtarak bağrını açtı sevgili de
Düştü o kollara; göğün göğsünü yırtarak
Başı aşktı; toprağı, suyu, hamuru, çamuru
– hep aşk

Çatlayarak, çatırdayarak doğurdu kendini
Ha daldı karanlığına, kendinden kaçarak
Ha filiz verdi aydınlığa, karanlığına başkaldırarak
Akışı aşktı; tohumu, kökü, filizi
– hep aşk

Sürdü kendini yerinden yurdundan;
Durmadı, duramazdı
İnatla çarpıştı önüne ne çıktıysa; dal dal, yaprak yaprak
Yürüdü;
Ha korkusunda donarak
Ha öfkesinde alev alev yanarak
Savaşı aşktı; derdi, hevesi, nefesi
– hep aşk

Yetmedi gücü
Yenildi kaderine nihayet – boynunu büktü
Bir sükût demiydi; kalan son hevesi de bırakarak
Zamanı geldi – öldü
Kendini sevgiliye verdi o halde
Memnuniyetle, teslimiyetle – gülümseyerek
Çiçeğe durdu, meyveye durdu
Barışı aşktı; kıvamı, lezzeti, rayihası
– hep aşk

Ya hiç başlamadı bu yol ya da hiç bitmeyecek – anladım
Tükenmek de tüketmek de – aşka boyun verecek her daim
Hepsi 'düş’tü bir zamanlar; düştüm şimdi yine kendimden
Varışım aşktı; kopuşum, düşüşüm, dönüşüm – hep o sadık yâre
Yine aşk...
- hep aşk

RIZA NOKTASI

Çokça zaman üzülüyorsunuz. Çünkü olmasını istiyorsunuz. Her şeye rağmen olmasını... Size uygun olmadığını görseniz, sizi incittiğini bilseniz de sizin istediğiniz gibi olsun istiyorsunuz. Olmayanı, illa ki olması gerekmeyeni, kendi haline bırakıp önünüze bakamıyorsunuz. Ve çokça sabırsızsınız. Hayat, sizin zamanınıza uysun istiyorsunuz.

Bu; kıt aklınız ve iradenizle, hayatın büyük aklına ve iradesine kafa tutmaktır. Bu; aslında ben, düşünerek ve güven duyarak değil haddimi aşarak, deneyerek, kendim ve başkaları için acı yaratarak, hayatı sınayarak, zorlayarak bilmek istiyorum demektir. Bu çokça sıradan ve beklenesi bir durumdur. Elbette ki ektiklerimizi biçmek koşuluyla (sorumluluk dairesinde) her deneyime hakkımız da vardır. Kur'an'da defalarca "düşünmez misiniz" diyerek düşünmeye davet eder insanı... Bana sorarsanız hayatın insan için sınavı da basitçe budur.

İnsan, insan olmayı öğreninceye dek hayatın kendisi için yaptığı seçimlere bolca kafa tutar... Başını çokça derde sokar... Çokça kire, çamura bulanır... Sonra düşünmeyi öğrenebilmişse bir yerde - artık yaşadıkları "yeter". O nokta, insanın iradeyi sahibine teslim ettiği noktadır; "rıza" noktasıdır. O nokta insanın acıyı bal eylediği noktadır. Var olmanın 'aklı ve iradesi nispetinde' hakkını verip ötesine karışmadığı noktadır. Elinden geleni 'kendiliğinden' hayata sunup hayatın hediyesini - o her ne olur ise olsun - ağırbaşlılıkla kabul ettiği noktadır.

BÜTÜNLÜK

Herkes bir başkasında bütünlenmek ister.
Ama başkasında bütünlenmek diye bir şey yoktur.
Siz özünüzü buldu iseniz - insan suretinde kim karşınıza çıksa, o sizin özünüzdür.

Bütünlük kendine sadık olmaktır; tüm kafa karıştırıcı risklere ve acı doğurabilecek tehlikelere rağmen kendin olma cür'etkârlığı göstermektir. Bütünlük, kendini dürüstçe 'görmektir' ve açık yüreklilikle ortaya koymaktır. Bütünlük hiçbir tehdide pabuç bırakmaksızın ve hiçbir göz boyayan ödüle kapılmaksızın kendine sahip çıkmaktır.

Bütünlüğün tadı, her lezzetin üstündedir.

Aşk; anda, bütün olmaktır. Anda bütün olmanın mutluluğunu, geçmişin acılarını dindirmek ya da geleceğin hülyalarına erişmek için satmaya kalkmak, tek günahtır. Şeytanın - eğer varsa - tek derdi, insanı buna ikna etmektir.

BAK BAKALIM

Kendi derdine derman bulamayan!
Çık kendinden dışarı da dertlilere derman ol.
Sonra bak bakalım;
'Benim' dediğin bir derdin kalmış mı?

BEN KİMİM? / SEN KİMSİN?

'Ben', en temelde özerk bir sınırı ifade eder. 'Sen' ya da 'öteki' ise başka başka özerk sınırları. Görünür haliyle bu Dünya - sınırların Dünyasıdır. Sınırlı gerçeklikler yahut varlıklar, birbirleriyle etkileşim içerisindedirler ve bu şekilde, bir amaçla yaşar giderler. Bir bedenim vardır ve ötekilere ait başka başka bedenler vardır. Düşüncelerim vardır ve ötekilere ait başka başka düşünceler de... Aynı şekilde bu bedenlerde başka başka duygular, hisler, algılar barınır. Ötekiler, görüntüler, sesler vardır. Peki ya gerçekte?

'Ben' bu sayılanlardan biri, birkaçı ya da hepsi miyim? Ya da bambaşka bir şey miyim? Sorular orada bitmez, devamı da gelir;

'Ben' kalıcı ve sabit miyim? Eğer değilsem büyümekte miyim, küçülmekte miyim? Büyümekte ya da küçülmekte isem nereye kadar büyür ya da küçülebilirim? Büyümeye ya da küçülmeye dair bir sınırım var mıdır? Sınırlarım sürekli midir yoksa geçici ve sonlu mudur? Eğer süreksiz ve sonlu isem 'ben' gerçek sayılır mıyım ve esasen var mıyım? Peki yaşam sınırlı mıdır? Eğer değilse ve 'ben' denilen şey bir sınırı ifade ediyorsa o halde 'ben' bu yaşamda nerede duruyorum?

Son ve belki en temel soru ise; yaşayan kendinden menkul bir 'ben' miyim yoksa yaşam, 'ben' üzerinden ifadesini mi buluyor?

Ben tüm bu sorulara bir cevap verirdim ama 'benim' verebileceğim her cevap, peşinen sınırlı ve dolayısıyla yanlış olurdu. O yüzden kalem bildiğini yazsın.

Yaşam sürekliliktir ve sınırsızdır. Bu sınırsızlığın içerisinde 'ben' - ha var ha yok, bir var bir yok olanı - sınırlı, geçici, ölümlü olanı ifade eder. Yaşam sınırsız ve büyük, yekpare bir anı; ben ise geçmişe ve geleceğe, binbir türlü fikre dağılmışlığı, bölünmüşlüğü ifade eder. Yaşam bütünlüğü, birlikteliği, akışkanlığı ifade eder ve 'ben' kesintidir, ayrılıktır, durağanlıktır. Bu haliyle yaşama karşı duran ben, kaçınılmaz olarak acıya da gebeyimdir.

'Ben' yapıyorum zannıdır, sınırlı bir iradenin ifadesidir. Ben yemek yapıyorum, ben başarıyorum, başaramıyorum, biliyorum ya da öğreniyorumdur. 'Ben', bu haliyle sınırsızlığın sınırıdır. Bir açıdan bakınca sınırsızlığı yeni sınırlara taşıyan akıncı neferidir. Ayrıca bu sınırlı Dünyada, sınırsızlığın idrakine sınırlı olan vasıtasıyla erilir. Ama nihayetinde hepsi beyhude bir çabadır. Çünkü adı üstünde sınırsızlık sınırsızdır.

Öz denilen şey, beni de kucaklayan bu sınırsız yaşam ırmağının ta kendisidir. O yüzden yaşam 'ben' üzerinden ifadesini bulup akarken, ‘ben’ büyük bir saygıyı hak etse de esas rolü sahibine bırakmayı öğrenmelidir.

AŞKA VEBAL


Cennet bir yer değil bir hâldir.
Sükûttur önü, ardı, her yanı
Sevmekle sevilmekle hemhâldir.
Gelmek - geçmek bilmeyen o demde
Gelen; âna hediye
Gelmeyen; aşka vebâldir.

BİZDE AŞK GİBİ

Aynı gök kubbenin altında,
Aynı yüreğin nabız atışı gibi.

Kalbimizin ışığı,
Tüm kainatı aydınlatır gibi.

Aynı sevgiyle hamuru yoğrulmuşlar gibi.

Tuttuğumuz an bırakır ve bıraktığımız an
Yeniden kavuşur gibi.

Orada her daim olanı;
Ummadan görür, hiç beklemeden yaşar gibi.

Can cananına karışır,
Nefes sahibine erişir gibi.

Boşluk kendisinden taşar gibi.
Aşk, göz kırpar gibi.

Gözümüzün nuru,
Özümüzden süzülür de
Karanlıkta kalmış; en korkmuş, en çocuk yanımıza
Erişir gibi.

Bende sen, sende ben,
Bizde aşk gibi.

KENDİ TOPRAĞINI HAYATINKİNE KAR


Önce dalgalar (= hayat), sağdan soldan vururken kumdan bir kale yapacak (kendin için değerli bir amacı gerçeğe dönüştürecek) güce sahip ol.

Sonra bir bak bakalım; kumdan kalen her devrildiğinde, onu bir daha yapma gücün var mı ve hatta bir daha...

Sonra oyunundan sıkıldığında (=amacın sana anlamsız görünmeye başladığında ya da yeni bir amaç onun yerin aldığında) sil baştan başlama iradesi sergile ve başka bir şey yap; daha güzel yap.

En sonra iradeyi de asıl sahibine bırakacak kadar güven içinde, 'yapmak sevdasını' bırak. Bırak senin amacın, hayatın amacı olsun ve hayat dileğini en güzel şekilde senin de aracılığınla gerçek kılsın. Aslında birlikte yapılışına şahitlik et. Kendi toprağını, hayatınkine kar ve hayata, güzelliğe karış...

Hayat Kaybedebileni Sever – Aşikâr

İnsan, özel bir şeyle karşılaştığında; risk alma, cüret etme ve kaybetme hakkını sonuna kadar kullanabilmelidir. Bu, aslında yaşama hakkını kullanmaktır. Yaşama hakkını kullanmak; cesaretle, o gizemli ve çekici karanlığa dalmak demektir. Cesurlar öğrenir ve nihayetinde görürler ki, insanın özel bir şey ile karşılaşmadığı bir durum, pek yoktur aslında hayatta...
.
Risk alma, cüret etme ve kaybetme hakkını kullanmayan insanın, tek kazanacağı şey, korkaklığı olacaktır. Korkaklığı; güzellikleri reddetmeye ve nihayetinde onlara düşman kesilip hayatındaki güzellikleri yok etmeye kadar götürür insanı... Bu, aslında ölümü çağırmaktır. Korkaklar öğrenir ve nihayetinde görürler ki, kazanmak için yapılan her şey, kaybetmekle sonuçlanır ve korkunun kendisi, korkulan şeyden büyüktür.
.
Hayat, kaybedebileni sever ve büyütür aşkla koynunda. Çünkü kaybedebilen, hayata hediyesiyle gelmiştir ve hayat, kendisine uzanan eli, hediyelerle doldurur daima.
.
.
Aşikâr
.
Ellerim sana uzanıyor her nefeste;
Köküm zaten sende - aşikâr.
Seslenişler var hem bir de kokular
Titreşiyoruz ya işte birlikte;
Daha da ayrılık mı var?"

YOLA YOLCU - YOLCUYA YOL

İnsan kendine yakınlaştıkça anlama çabası ve arayış, yerini arayan ve arananın insanın içinde kendiliğinden buluşmasına bırakır. Buna illa ki bir ad gerekiyorsa, aşk denilebilir.

Aşk, ilhama vesile olmaktır.
Aşk, şiire söz, şarkıya nefes olmaktır.
Aşk, arayana hedef, aranana kâşif olmaktır.
Aşk, yola yolcu, yolcuya yol olmaktır.
Aşk, hayat her ne dilemiş, murat etmişse varlığımızı meydana getirerek – o murat içinde erimiş olmaktır.

Seven sevilen bahanedir; aşk, her an ve her daim, kavuşma sevinci olmaktır. ...
Aşkı yazan kalem, yazdıkça tükeniyor olmaktan lezzet bulur ve yazdıkları hakikate işaret etse dahi, tamamen tükenmedi ise yalan olur.

İlişki ise başka bir şeydir. 'Görünürde bile olsa ayrı ve temelde benzersiz ölçüde farklı' oluşumuzu kutsamak ve bir dansa dönüştürmektir. Bana sorarsanız sevgili, koynunda hem kendini bulabildiğin hem de kendini daha da çok sevebildiğin kişidir. Bu haliyle hakikatli bir sevgilinin varlığı, kaçınılmaz olarak insanı yeni olmaya ve daha da büyümeye cesaretlendirir. Hakikatli bir sevgili, dansın coşkusunu büyütür.

ÖZÜNÜN SESİNİ DAVET

Bir an için hayatınızdaki tüm o dramı, sıkıntıyı, iniş çıkışları, tatsızlığı yaşayan kişiye dışarıdan ve hatta biraz da uzaktan ama bir dost gözüyle bakın. Ortada büyük bir mesele gibi görünen, can sıkıcı bir yaşantı var şu an ve bu meselenin nereye nasıl bağlanacağını ne siz ne ben bilmiyoruz. Birlikte bir şansımız olduğunu düşünün; her şeyin düzeleceği ve sizin hayatınızı yaşayan kişinin tüm yaşadıklarına bakıp da sizinle birlikte “ne delice bir maceraydı be” diyeceğimiz bir an geleceğini düşünün. Şimdi ona dışarıdan bakarak ve bu maceranın mutlu sonla sonuçlanacağından emin olarak her şeyi en derinlerde yaşayan, zaman zaman ağlamasına engel olamayan, bazen eşine, bazen iş arkadaşına, bazen başka birçok şeye öfkelenmekten kendini alamayan ve hatta belki Tanrıya bile “neden?” diye sorup cevap alamayan kişiye bakın. Onun dostu ve sırdaşı olarak bir şeyler söyleseydiniz, neler söylerdiniz?

...

Neden mi böyle yapıyoruz? Tüm bu yaşam macerası boyunca, “en değerli dostunuz olarak daima yanınızda olacak, sizi destekleyecek kişiyi - özünüzün sesini - davet etmek için.

Gerçekte meseleler, ne kadar zorlu olurlarsa olsunlar, sadece kendimizi yeniden doğurmak ve daha özgür ve gerçek insanlar olmak için özümüzün önümüze koyduğu hediyelerdir. Meselenizin büyüklüğü sadece sizin çok özel bir potansiyel barındırdığınızı söyler; başka bir şey değil. İnsan zihni ise meseleleri türlü çıkmazlara dönüştürür ve ondaki değeri görmemize engel olur. Sizin gerçek özünüzü; yaşadığınız tüm bu berbat görünen deneyimi, (bana sorarsanız ileride göreceğiniz şekliyle hediyeyi) sizin için özenle hazırlamış olan dostunuzu lütfen buraya davet edin.

İlk hatırlamanız gereken şey “bırakmak.” Ümidi, bir şeylerin daha çok çabalarsanız iyiye gideceği, düzeleceği ümidini bırakmak… Evet yanlış duymadınız; ümit etmeyi bırakın. Belki de her şey çok daha kötüye gidebilir. Dilerseniz olabilecek en kötü senaryoyu oturup yazın. Ve sonra da bir an için o senaryodakilerin hepsinin gerçekleşmiş olduğunu varsayarak, daha dipte gidebileceğiniz bir yer kalmadığı o anda olduğunuzu hissedin... Göreceksiniz;

Olası en kötü şey değil onun gerçekleşme ihtimalinin yarattığı korku ve endişe insanı tüketir. Gerçekten düşebildiğinizde gerçekten ayağa kalkma şansınız da olur. O yüzden olumlu ya da olumsuz bir şey ummayı bırakın; gelene razı ve hatta müteşekkir olmayı öğrenin.

Hissettiğim o ki, içinde aşk olmayan tüm yüklerinizle yüzleşiyor ve onlardan silkelenen ve hafifleyen bir insan olma şansı ile ödüllendiriliyorsunuz. Muhtemelen bir yerlerde, belki de bilmeden aşkı çağırmış ve bedelini ödemeye de kalben istekli olmuş olmalısınız. Yoksa bu kadarı fazla derdim – kim bilir belki az bile...

02 Ocak 2016

Hâl - Ahvâl

Hâl ekilir ahval biçilir.
Zaman, mekân tarladır.
Hâl, ahvali yaratır.
Zaman, mekân detaydır.

Ses - Sessizlik

Ses, istektir - keşfetme arzusudur...
Yankı - orada henüz bir sınır var demektir.
Sınır - orada henüz bir ayırım var demektir.
Ayırım - orada henüz sessizliğini arayan bir beste var demektir.
Gürültü - aradığını bulamayışın isyanıdır.
Müzik - sınırlar içinde, arayan ve aranılan buluştu demektir.
Sessizlik - sınırsızlık içinde, bulunmuşluktur.

GÜNAH

Ne zafer kazanmışın, sarhoşun; düne dair boş hikâyelerindedir
Ne de garibanın, kaybolmuşun; umut yüklenmiş yarınlarında gizlidir
Boştur hayat ve boşlukları güzellikle doldurmaktır işimiz
Doludur hayat ve yükümüzü bırakmaktır bütün derdimiz

Dert biter nasılsa ve işler tamama erer nihayetinde - layıkıyla
Akmaktır hayat; doludan boşa, boştan doluya - anı anına
Üzülmek lüzumsuz; her şey, hep yerli yerinde - tam kıvamında
Hem günahtır da - aranırken sağda solda - tek nefes dahi kaçırma

HATIRLA

Seni görüyorum, seni biliyorum; zamanın başlangıcının da evvelinde hamuruna karışmıştı hamurum ve seni o zamandan beri seviyorum. Tüm hikayeni hatırlıyorum, hikayemizin savrulduğu ve buluştuğu her köşeyi, kokusunu, dokusunu hatırlıyorum. Yanımdan gelip geçiyorsun, usulca elimi uzatıyorum. Yabancı sayıyorsun. Sana bakıyorum, duruşunda, tavrında, tüm hallerini görebiliyorum. Bana bakıyorsun, kendinden öteyi hayal sayıyorsun. Kendindekini ise hiç göremiyorsun. Hissedebilirsin aslında. Biraz durabilsen hissedeceksin. Ama kafan öyle karışık ve için öyle ağır ki, bıraksan düşüvereceksin kalabalığına. Seni buldum ve sen kendinde kayıpsın. Kapını çaldım ve sen kendi üstüne kilitlisin. Ses verdim ve sen gürültünden yorgunsun.

İçin öyle ağır ki bıraksan düşüvereceksin sanıyorsun. Buradayım. Düşmeyeceksin. Seni görüyorum, seni biliyorum; zamanın başlangıcının da evvelinden beri seni seviyorum. Senden hiç ayrı olmadım. Beni yabancı sayma artık... Hatırla.

ADRES

Kaybetmekten korktuğunu kaybediyor insan. Kaybetmeyeceğini bildiğini ise önünde sonunda yanında buluyor. Kader tüm beklentileri bırakmanı ve yere serileceğin anı gözlüyor muhtemelen. O yüzden kaybediyorsun. Hediyesini o büyük ana saklıyor olmalı.

Çok seversin misal; onsuz geçen tek bir anın dahi yoktur ama artık onu görmek, sesini duymak ya da ona ses vermek dilemezsin. Tüm sözlerin tükendiğinde... İçin tamamen dışına aktığında... Sağır kulaklara dönüp bir şey diyeceği gelmez o zaman insanın; her ne diyecekse gönlüne der. Ona aşkını, sevgini sadece kendi içinde ve sessizce yaşarsın o zaman.

Bu ikili sarmallar, kaderin durmak bilmez oyunları, yaklaşıp uzaklaşmalar, kavuşup ayrılmalar... Bunlar tam da senden alınmak istenen şeylerdir oysa... O kıvama geldiğinden ötürü... Sen ise tutunursun asırlık hikayene... Haklısın, zordur. Haklısın çıplak kalmak ve tek başına durmak kadere karşı - çok zordur... Dönüştürmen gereken, öğütmen gereken hatta - tam da budur aslında... Tutulduğun hikayeyi bırak ki, hikaye sana şekil veremesin artık; kalbindekinin şeklini alsın.

Hatırla ki, mutlu son yoktur; sadece içinde olduğun anda, mutlu başlangıç vardır. Hem birileri başlamayacak, sen ve birileri de başlamayacak - sen başlayacaksın... Hikayenin kahramanı da yazarı da sensen düğümü ve çözümü de sensin... Bu bir ikili oyun değil. Asla olmadı. Yine de bazen birimiz ötekini, bazen de ötekimiz birimizi olduğu yere çeker görünür. El ele vererek çıkarırız kuyudan birbirimizi... Öyle sanırız. El veren de sen, o elden tutan da sensin... Hem sayısız eli var O'nun.

Aşktan vazgeçemez asla insan ve değil mi ki "ayrılık da aşka dahil." aşktan kaçamaz da... Ne güzel sevmişsin, seviyorsun işte... İlla bir hesap yapacaksan senin kârın da bu oluversin...

Umut diyorsun - daima vardır. Ama ummak olmasın. Yazılan her ne ise hayır vardır - yazgı dilemek olmasın. Kavuşmak ve ayrılık var. Ayrı olmak ve kavuşamamak var. Var olanla savaşmak olmasın. Allah'ın bir bildiği var. Bilip bilmeden intizar olmasın. Olmayan her şey, kendisinden daha görkemli ve büyük bir şey oldurtmaya yoldur. Yeter ki insan, olmayanda takılıp kalmasın.

Gözyaşları boşuna değil. İnceliyor insan böyle böyle... Yolumuz değil aşıktan, aşktan - kendimizden geçmeye doğru... Yolumuz, yol olmaya doğru... Bölünmüş parçalarını birlemekte olduğun için ağlıyorsun. Bölünmüşlüğüne şefkatinden ağlıyorsun. Oysa sıradan bir insan, uyduruk bir hikayede var ettiği dramına ağlardı... Ağlamak kutsal; ağlamak, duygusal yüklerin akması senden ve erimesi... Ağlamak feraha çıkmak... Ağlamak gülmeye başlayacağının da işareti...

Gün ola harman ola... Sen merkezine dön. Her şey sana, en uygun şekilde dönecektir. Kendi içindeki bebeği, kendi sevgisi ona yetecek kadar büyütmeli ve her daim güvende olduğunu ona öğretmelisin. O zaman o da sen de tamamıyla özgür sayılabilirsiniz.

Her şeyin zamanı var - zamanı aşmanın da... Kendine güzel bak o vakit; canının canı gibi. Güçlü olmayı da dert etme o kadar. Nasılsa güç daima en hakikatli olanda... Mümkünse her şeyi sahibine bırak. Sadece ait olduğun yerde ol - sen biliyorsun zaten adresi...

HİÇ GİTMEYENİN GELİVERİŞİ

Bağımlılıkları olan bir insan, "kendinde" değildir. Oysa insanın hayatta eksikliğini hissettiği, arandığı ve bulamamaktan şikayetçi olduğu her şey, en önce "kendisindedir". O yüzden "kendine" gelenin eksiği olmaz.

Bir ağaç için ağaç gibi davrandı demek saçma olurdu. Çünkü bir ağaç, elbette bir ağaç gibi davranır. İnsanın ise insan gibi davranması neredeyse şaşılası şeydir. İnsan, yalnızca kendiliğini hatırlamalı, öğrenmeli ve geri kazanmalıdır.

Kendinde olmak demek, bilge olmak demektir. Bir bilge, hiçbir şeyin peşinde koşmaz. Misal, şan ile ilgilenmez. Ama elbette şan gelip onu bulduğunda ondan kaçmayacaktır. Çünkü şöhretin rüzgarına kapılıp kendinden uzaklaşmayacak kadar kendindedir. Onun elinde nasıl ki silah, ölüme değil yaşama hizmet ederse - şöhret de böyledir.

Her şey geçicidir. Güzel geçici, çirkin geçici; yaşlı geçici, taze geçici; cahil geçici, akıllı geçici... O halde övgü de yergi de geçiciliğin üzerinde kalamayacak ve zamanla eriyip gidecektir. Şahitlik - süregiden şahitlik, kalıcıdır. Geçiciliği ile oynayanın, oyuna şahitliği kalıcıdır.

Çiçekler güzeldir ve çiçekler solarlar. Nihayet çözülür ve dağılırlar. O zaman onlara başka isimler veririz. Sonra çiçekler yine çıkagelirler ve biz yine çiçek açtı deriz. Biz güneş açtı, güneş battı deriz. Kendi konumumuza göre evrendeki her şeyi konumlandırırız. Oysa ne güneş batar ne de çiçek solar - hiç doğmadıkları gibi.

Zaman süregiden bir filmin her bir karesini diğerinden ayırır ve böler. Aşk, akıştır ve yaşam ırmağı bize bazen duruyormuş gibi görünse de durmaksızın akmaya devam eder.

Aranmadan bulunuveren
Ne de güzeldir.
Hiç gitmeyenin geliverişi
Ne de güzeldir.

Kalbimin atışı
Yıldızların göz kırpışı
Sesimin sessizliğe
Sessizliğin birdenbire
Bir sese akışı
Ne de güzeldir.

Günün son nefesi
Günün ilk nefesi
Yeni doğanın ilk neşesi
Görüp gidenin elveda busesi
Ne de güzeldir.

Korkak

Bir sözü vardı
Susmuştu -
Belli ki, çok korkmuştu.

Bir sözü vardı
Söyledi -
Korkmaktan yorulmuştu.

Ben bilemedim...

Bedenim genç, ruhum epeyce yaşlı.
Yurduna vedaya hazır, göçmen kuşlar gibiyim.
Gidesim var; içim kıpır kıpır, içim telaşlı.
Dünyalıktır geçiyor; sevdim mi sevildim mi
- bilemedim.

Susmayı terbiye ettimse de can ocağımda
Sanırım epeyce ses bırakmış olacağım ardımda.
Candır; nefesime can verdi.
Canandır; sesime koştu geldi
O ses, o nefes; daha benimle gelir mi gelmez mi
- bilemedim.

Sevmek nedir; sual ettim kendimden
Hem ateş ol hemi de su - gör dedi.
Velhasılı öleceğim; hasretimden derdimden
Göz o göze, gece gündüz - kör dedi.

Kovuldu Masumiyet


Kovuldu masumiyet -
Yerinden, yurdundan binlerce kez
Düştü tekerrürle geçit vermez yollara
Asırlarca göç eyledi.
Vuruldu insanlık -
Kalbinden, vicdanından binlerce kez
Dayadı ümidini ses vermeyen dağlara
Sefalete güç yetmedi.

TÜRLÜ TÜRLÜ

Bin türlü çiçek açar; bini de O'nu açar.
Bin türlü açar çiçek; bini de O'nu açar.

VER

Bana 'söz' ver;
En güzel yerinden.

ÇAY

Söze, güvenemeyiz.
O halde çay içelim.

SÖZ

Çay ısmarlamak isterim size
Ama söz olur.

AMAN!

Ay düştü
Düşe yazdı.

BAHTSIZ

Kısa çöpü çekti.
Ve yine de -
Uzun sürdü yanışı.

Bahane

Yok olamadım yok bulamadım.
Tersini düzüne uyduramadım.
Bu yollardan geç diyorlar;
Hat karışık pek duyamadım.

Yapmayaydın

Ağasın paşasın dediler
Bilemedim; kafa tuttum aşka
Tuttuğum kafa şimdi koltukta
...

Kafa dinliyor :)

TEKRAR ŞİİRİ

Tekrar sıkıcıdır.
Tekrar sıkıcıdır.
Tekrar sıkıcıdır.
Tekrar sıkıcıdır.

TEKRAR - DÖNGÜ

Tekrar öğütür
Döngü büyütür

Tekrar gider ve gelir
Döngü sever de gelir

DÖNGÜ ŞİİRİ

Döngü bir iç çekiştir; bir selamlama
Uzaktaki yanından yakındaki canına
Döngü kavuşmadır; bir kucaklaşma
Eksiğinden eksiksiz - tamı tamamına

KAYIP

İnsan kayıptır; sevdiğinde bulunur.
İnsan kayıptır; 'sevdiğinde' bulunur.

Olamaz

Damlaya okyanusu
Bir nefese tüm ömrü
Zerreye kainatı;
Sığdıramıyorsan
Sana kalan lezzet olamaz.

Değil mi?

Gidene, ayrılığa kederlenip hüzne meyletme can
Güzellikler bırakıp gidenler, güzellik içinde değil mi?
Nasılsa senden de geçip gider bir ah demeye kalmadan
O koca ömür dediğin; hepsi hepsi - bir nefeslik değil mi?

01 Ocak 2016

Kim, Kimi, Neden?

Bana gelmiyorsun; çağırdığın sana geliyor.
Sana gelmiyorum; çağırdığım bana geliyor.
Peki kim, kimi, neden çağırıyor?

Hiç Utanmadık

Biz, birer küçük yalandık...
Gerçeği ararken, kabul biraz oyalandık!
Biraz sevdik, biraz sevildik
Yarin koynunda uykulara daldık.
Öyle ki uyumak yalana alışmaktı!
Ve uyumasak hiç olmayacaktı.
Hakiki aşklar dilendik; hiç utanmadık.

Fark Var

*Aramızda sadece faz farkı olsaydı; birimiz ötekine hep geç kalırdık.
*Aramızda sadece frekans farkı olsaydı; birimiz ötekine erişemeyeceği kadar çok gelirdik.
*Aramızda sadece hız farkı olsaydı; peşinden koştuğumuz arkamızdan yetişir geçerdi.
*Aramızdaki ne faz, ne frekans, ne hız farkı olsaydı; birimiz ötekine gereksiz gelirdik.
*Aramızdaki her türden fark; tam da kıvamında fark yaratıyor, fark edelim güzelliği diye.

O neydi?

Masumiyet,
Önce şuursuz hallerle
Sonra manasız sözlerle
En nihayet kararmış gözlerde
Kirlendi.

Adsız, kimliksiz;
Evveline sonrasına hesap değmemiş
En duru sevgiler
Böyle böyle gölgelendi

Hepsini silecek tek bir şey vardı;
Bir hatırlayan da çıkmadı; o neydi?

An Geliyor

Söz tesir etmeyince;
Söz kendinden utanmıyor da
İnsan an geliyor,
Kendi sözünden utanıyor.

Yoruldum

Yoruldum,
Ölesim var.
Belki telaşım sonra
Yeniden başlar.

Her sözüm ağır.
Tüm kulaklar sağır.
Geçiciymiş hepsi
Öyle diyorlar.

Bari

Yeninin biteceğine dair bir korku varken
- Yeni - nasıl yeni kalabilirdi ki?

O karanlık korku; artık beni terk etti.
Ben terk edemiyordum, teşekkür ederim.

Eskinin süreceğine dair bir umut varken
- Yeni - nasıl yeşerebilirdi ki?

O zehirli umut; benden umudu kesti.
Ben kesemiyordum, teşekkür ederim.

Olmayacak olanı, hiçbir güç oldurtamıyor.
Olacak olanın karşısında da hiçbir irade duramıyor.

Olan olduğu gibi oldu; beni hiç dinlemedi.
Olana olmayana, teşekkür ederim.

Suçlu da sayılmam şimdi masum da - ikisi de benden geçti.
Ne iyi oldum şimdi ne de kötüyüm - her şey birbirini tüketti.

Nihayetinde kimse de kimsenin yükünü alamıyor ki!
Herkes kendi yükünü alsa bari.

Söz

Söz gürültüdür
Şiir çırpınmak;
Sessizlik vazgeçiştir
Sükût teslim olmak.

Kim Başlattıysa?

Kim başlattıysa hepsi onun eseri.
Kim başlattıysa hepsi onun kaderi.

Kahramanlar

Gerçek kahramanlar,
Gölgelere hiç inanmadılar -
Gölgelerin kendilerine inandıkları kadar…

Sakin Ol

Sakin ol.
Bir nefes al ve gülümse,
Güzel söz söyle - zehiri bal eyle,
Nezaketle dokun - hoyratlığın izlerini sürme,
Güzellikle paylaş, çirkinliğe ortak olma,
Anlayışla keşfet, in en derine; taa gönüle…

Aşikar - II

Ellerim sana uzanıyor her nefeste;
Köküm zaten sende - aşikar.
Seslenişler var hem bir de kokular..
Hem titreşiyoruz ya işte birlikte;
Daha da ayrılık mı var?

İnsan Bilir

Bilmeden akar su
Bilmeden yağar yağmur
Toprak bilmeden kucaklar geleni
Ve bilmeden verir – fazlasını geri

İnsan bilir;
Ve kirletir.

Acıdan ve Kahkahadan

Süzdüm yaşamı; acıdan ve kahkahadan
Eledim günümü ve gecemi; astım eleğimi.
Ey tatlı ölüm; dilediğinde gel al beni.
Hakkı verilerek pişirilmiş bir ekmeğin kokusu
Yahut ateşten arda kalan, bir damla alın teri gibi.

Hazırım; her an ölebilirim.

15 Nisan 2015

TENCERE - KAPAK

Sizdeki yalnızlık korkusu, karşılaştığınız kişideki bağlanma korkusu ile birbirini tamamlar ve bu ikisi bir arada hakikatli bir ilişkinin oluşmasına engeldir. Siz yalnız kalmaktan korktuğunuz için bağ kurmak isterken onu kendinizden uzaklaştırırsınız ve diğeri de bağlanmaktan korkarken yalnızlığını derinleştirir.

Sizdeki sevgiye bağımlılık ve onaylanma arzusu, karşılaştığınız kişideki bencillik ve empati kıtlığını tamamlar ve bu ikisi bir arada hakikatli bir yakınlığın oluşmasına engeldir. Siz onay peşinde, fedakarlık üzerine fedakarlık yaparsınız ve asla yetemezsiniz ve diğeri de kendi yolunda yürüyemediği bir hayattan şikayetçidir. Ama fark etmediği şey şudur ki, kendi ayakları üzerinde duramadığından sizi koltuk değneği olarak kullanmaya çabalamaktadır.

Sizdeki bir arzu ya da duygusal bir açlık hali bir başkasındaki izdüşümünü çağırır. İki aç birbirini doyurabilecekken ikisi de sadece almak istediğine odaklıdır ve masadan beraberce daha da büyük bir açlıkla ve hatta daha da derin bir açgözlülükle kalkılır.

Ne yapılabilir?

Uzun soluklu bir ilişki istemeyin. Bunu kendinize de söyleyip durmayın. Onun yerine hakikatli bir ilişki isteyin ve bunu ifade edin. Aslında hakikatli bir ilişki istenmez - sadece sunulur. Hakikatli bir ilişki yalansız ve gerçeğin her durumda koynunda barınabileceği kadar karşılıklı güvene dayalı bir ilişkidir. Ve bu daima sizinle başlar. Siz o kadar açık yüreklisinizdir ve güvenilir ki karşınızdaki buna mukabele etmek dışında bir seçeneğe sahip değildir - er ya da geç.

Bir tarafından baktığınızda sonuç itibarıyla yalnızlıktan korkmayan hiç kimse yoktur. Diğer ucundan baktığınızda istediği zaman arayabileceği ve aslında beraber olmak istemediği birinin kolaylığının peşinde biri bile sığlığını ve derinlerine kök salmış yalnızlığını örtmek çabasındadır. Orada hakikatte olan, yapay örtülerle bir yere kadar örtülebilir. Kıç hep açıkta kalacaktır.

Başkalarının nankörlükleri ya da anlayışsızlıkları dolayısıyla şikayetlenmeyi bırakın. Kendinize anlayış gösterin ve başkasından umduğunuzu önce kendinize verin. Kendinizi kabul edin ve onaylayın - her durumda ve her şeyinizle. Çünkü çoğu zaman göremediğiniz şey şudur ki, sizde eksik olanı talep edersiniz. Eksiğinizle tamam olduğunuzu görmeden ne kadar biriktirseniz ve hatta dilenseniz de içinizdeki boşluk dolmayacaktır.

Bir tarafından baktığınızda içinde boşluk olmayan hiç kimse yoktur. Diğer ucundan baktığınızda ihtiyaçlarını başkasında boşluk yaratarak gidermeye çabalayan birinin kolaycılığı bile aslında sığlığını ve içindeki büyük boşluğu kendi gözünden kaçırma çabasıdır. Bu şekliyle sakındıkça, o göze o çöp batacaktır.

Hayatta karşımıza her kim çıkıyor ve nasıl bir deneyim bahşediyor ise bu, esasında kendimizden kendimize bir hediyedir. Kendimde olan ve fark edilemeyen, görünür olsun diyedir. Olan, bu anlamda daima kendimde olandır.

RÜYÂ BİTER

Sınırsız sayıda seçenek vardır ve bu daima böyledir. Velakin insan; her anında, bu sınırsız sayıda seçenekten, sadece bir tanesine gidebilir.

Sayısız koşullanma faktörü, iç içe geçmiş sayısız sebeple bir araya gelir ve hepsinin üzerinde anlayışımız oturur. İçinde bulunduğumuz koşullar ve eriştiğimiz anlayış düzeyine en uygun olan seçeneği seçmeye 'esasen' mecburuzdur. Bu mecburiyet bir hayırdır. Bu mecburiyet; kendisinin hediyesi olan, 'acı-tatlı deneyimler ve bunların idraki' aracılığıyla, daha derin bir anlayışın ve meyvelerinin hazırlayıcısıdır. Bu başka türlü olamaz. Bu minvalde ilk hareket, hareketin her merhalesi için kaçınılmaz olarak belirleyicidir ve kaderimiz o ilk hareketle beraber yazılmıştır. Her şey, başka türlü olması mümkün olamayacak şekilde, olmakta olduğu gibi olmaktadır.

Dolayısıyla hiç kimse anlayışından veya anlayışsızlığından ötürü, eksik, yanlış, kötü sayılamaz. Kişi ancak kendi anlayışına uygun olanın dışında davranmakla kendisini eksik, yanlış, kötü sayabilir. Ve kişi kendi anlayışına uygun olanın dışında bir davranış ortaya koyamaz. En fazla koyduğunu sanır ki, bu bile anlayışının derinliğine uygun şekilde gerçekleşir. Bu bağlamda sorumluluk, ilk hareketi başlatana aittir ve esasen yok sayılabilir.

Hür irade mi?

Hür irade, hareketin içindeki hareketsiz ve değişmez noktada saklıdır. Gerisi sadece hareketin türlü türlü şekillere bölünmüş hikayesidir.

Farkındalık; hikayesizlik, sessizlik, seçimsizlik, hareketsizlik demektir. Farkındalık; gözün, gördüğünde kendisini görmesi demektir. Farkındalık, hikayeyi unutup hikaye anlatırken unutulanı hatırlamak demektir. Farkındalık, gürültünün içindeki sükûnet demektir. Farkındalık, sınırsız seçeneğin içindeki seçimsizlik ve hareketin içindeki hareketsizlik demektir.

Son hareket, hareketsizliğin bütünüyle keşfine doğrudur. Tam orada - olmakta olan her şey, olmayı sürdürmeyi bırakır ve çözülür. Kader erir ve hikayeler silsilesi nihayete erer.

Hareket, başladığı yerde - hareketsizlikte - sona eriyor ise o halde ilk hareket, ancak cehalet olabilir ve hareketsizlik, unutulmuşu hatırlamaktan başka bir şey değildir.

İnsan aslında 'nasıl uyandığının rüyâsını' görmekte ve anlayış derinleştikçe rüyâ incelmektedir. Anlayış ise sonsuz sayıda farklı yoldan denize ilerleyen bir damla gibi varacağı menzile yazgılıdır. Kaygı, korku, endişe, hırs, heves ve arayış... Hepsi rüyâda kaybolmuşluktur.

Rüyâ biter.

Her rüyâ biter.

Ama hikâyeler güzeldir.




Hikâyeler, içindeki her şeyle beraber güzeldir.
Buna uyanan, rüyâdan da uyanır.

KÖLELERE ÇAĞRI

Mevcut sistem, modernize edilmiş bir "köle-efendi" ilişkisi şeklinde, eskisinden çok daha acımasız bir şekilde, kölelere köle olduklarını çaktırmadan ve hatta onların efendi oldukları zannını besleyerek ilerliyor. Efendi gibi gücümüz (paramız ya da bizden daha güçsüz olduğu için ezebildiklerimiz) var. En azından ihtimallere dair ümidimiz var. Efendiler gibi rahatça yaşama ve isteklerimizi gerçekleştirebilme hevesimiz var ve bu heveslerin gerçekleşmesi de çok mümkünmüş gibi duruyor. Hele de sistemdeki güçlü bir merkeze, cemaate, gruba katılıp onların gücünü de arkamıza alabilirsek.

Peh!

Bu sistemden özgürleşmek tamamıyla "iç referanslı" yaşamakla mümkün. Çünkü dış referans, sistemin manipülasyonuna kapılmak demek. Tamamıyla iç referanslı yaşamak da çok zor görünüyor. Çünkü o zaman da yaşamıyormuş gibi olacağını, yalnız kalacağını, hayatın tadını yitireceğini zannediyor insan.

Belki daha kolay olanı, sistemde korsanlık yapmak. O da kelle koltukta bir yaşam sürmeyi; belirsizliği, macerayı, belki kuraltanımazlığı sevmeyi gerektiriyor. Sizi böyle kimler sever ya da siz kendinizi ne kadar seversiniz - orası meçhul.

Çoğunluk için sistemin içinde, sistemin kurallarını iyi belleyip oyunu iyi oynamak da bir yol olabilirdi. Hem belki o zaman, bir kahyalık ya da bir küçük efendi rolü filan kapma şansı olurdu. Ama bir efendiye çok sayıda kahya gerekmez. Üstelik kolay olan seçenek - koyvermek ve boyun eğmek - daha maliyetsiz görünür kalabalığa.

Bir açıdan bakıldığında her biri ayrı dert. Diğer bir açıdan bakıldığında her biri ayrı bir oyun ve eğlence...

Diyeceğim o ki, nefesin yetiyorsa - tamamıyla özgürleş. Basit, hafif, sıradan ama incelmiş zevklerle yaşa. Mümkünse mutluluğu arama, kafaya da takma - yaşa işte. Her an, her nefeste orada olan ve her an bir sonraki nefesinde orada olmayabilecek kadar geçici olana bir etiket yapıştırmaksızın ve bir beklenti eklemeksizin...

DOĞRU – YANLIŞ

İnsanın eriştiği ve içinde bulunduğu bilinç düzeyine bağlı olarak doğrusu da eğrisi de değişir. Cahil aklıyla insana doğru görünen şey, cehaletinin yarattığı acıyla yüzleştiğinde artık yanlış görünecektir. O halde acı orada olduğu sürece yanlışı, doğru bellemektesin demektir. Çocuk aklıyla insana doğru gelen şey, biraz olgunlaştığında artık yanlış ve saçma olacaktır. O halde hamlık orada olduğu sürece yanlışı, doğru bellemektesin demektir.

İnsanın içinde olduğu bilinç düzeyi yükseldikçe, yani insan olgunlaştıkça sadece doğrunun ve yanlışın tanımı değişmez. Bir zaman önce yanlış görünen şey, tadı buruk ya da acı da olsa, aynı zamanda insanı olgunlaştırmaya yardımcı koşullar da yarattığından, doğrunun bir parçası olarak görülmeye başlar. Yani yanlış denilen kavram yavaş yavaş silinmeye başlar. Yanlıştan dönmek ve yanlıştan öğrenmek; yanlışı doğruya bağlar. Dolayısıyla dünün yanlışı bugünün muhtemel doğrusudur.

Yanlış fikri silindikçe doğru-yanlış ayırımının yerini, deneyim ve onun lezzeti alır. İnsan bu ayrımı yapabilir olduğunda, bazen cehaletin bir başka formuna saplanıp kalır. Nasılsa doğru-yanlış diye bir şey yok; o zaman keyfime göre takılayım – nasılsa her şey deneyim.

Doğru ve yanlış vardır – eğer arzu ve tercih var ise. Çünkü arzulayan “kendince’ bir kıstasa (doğru/yanlış cetveline) göre tercihte bulunuyor demektir. Yani “her şey deneyim, nasılsa yanlış bir şey yok” diyerek arzularının peşinde koşan kişi, diliyle söylediğinin henüz idrakinde değil demektir. Ektiği deneyimden ötürü biçeceği sonuç, acı olacaktır. Çünkü ‘acı, arzuyu izler’. Ve o acı da bazen dile gelenin, idrake de uğraması içindir.

Doğru ve yanlış var ise insan öğrendiği nispetinde, doğruyu yaşamaktan ve yanlıştan sakınmaktan sorumludur. Zira bilgi güçtür ve güç, sorumluluktur. Bu sorumluluk, esasen insanın kendi özüne karşı sorumluluğudur. İnsan kaldıramayacağı yük ile sınanmaz.

Doğru ve yanlış işlevsizdir – eğer arzular dinmiş ve tercihler yapmak yerine olana teslimiyet ve her durumda memnuniyet hali var ise… İşin ilginci bu da, söylendiği kadar kolay idrakine varılası bir şey değildir. Hastalık varken; ayrılık, ölüm varken; can acısı varken bile olana teslimiyet ve memnuniyet hali içinde kalabilmek her yiğidin harcı değildir. Hatta değil düşman, artık dost dahi seni incitemiyorsa ham meyve dalından düşmeye durdu demektir.

Doğru ve yanlış işlevsiz ise sorumluluk yoktur. Zira birlik oradadır. Kimse kimseye yanlış yapamaz ve kimse kimseye bir şey de veremez. Kim, kime karşı sorumlu olacak ki? Olduğum, hayattan ayrı değildir ve ayıracak biri de yoktur.

GİBİ

Yankısız ses gibi
Boşlukta düş gibi
Temassız dokunuş
Gölgesiz ışık gibi

Ölümüne sevmek ve var olana dek sevilmek gibi
Tekrar tekrar

Hiç kimseyi hiç kimse tarafından

Hatırla

İçimdeki küçük ben; acıyla tanışıp korkmayı öğrenmiş küçük, şaşkın ve bazen de hırçın bir çocuktur. Bazen başarısız ya da yetersiz olmaktan; bazen sevilmemekten, beğenilmemekten korkar ve hayata neşeyle katılmak yerine kenarda durmayı yeğler. İçimdeki büyük ben ise o küçük çocuğu sever, başını okşar, yeri geldiğinde otoriter ve fakat nazik, babacan bir üslupla kenara çekilmesini söyler. Çünkü içimdeki büyük ben, şarkı söylemek ister, yaşamın coşkusunu paylaşmak ister, oyuna karışmak ister. Kalbinin sesini duymak; içindeki büyük beni hatırlamaktır. Hatırla...

DUYABİLİYOR MUYUM?

Hayatımda bir şekilde memnuniyetsizlik varsa; var olmanın ıstırabı, derinde veya yüzeyde, az veya çok - orada ise; zaman zaman koşullara ve onların uzantısı olan her türden duyguya kapılıyor ve hatta yapışıyor isem; iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış, o ve bu arasında bölünüyor ve bir ucundan çekerken diğerinden ittirerek 'tercihler yapıyorsam'; durmak zamanı durmak, coşmak zamanı coşmak zor geliyor ise; içsel bir neşe, yaşama sevinci ve enerji benden taşmıyor ise; seçimsiz, hesapsız, nedensiz bir paylaşım, cömertlik ve iyilik hali ile dolu değil isem; kendime yalanlar söylemeyi bırakmanın ve kabul etmenin zamanıdır; henüz tam olarak 'hakikatli' bir insan değilimdir ve duymayı beceremiyorumdur.

Tam olarak duyamamak; konuşan ister bir bilge isterse bir cahil olsun fark etmez, kimi duyamadığımdan bağımsız olarak; kendi zannımda, fasit dairemde, zihnimin sınırları içinde kayıp olmam, esaret içinde olmam anlamını taşır. Henüz, 'orada olana' uyanmış bir insan değil kendi zihinsel Dünyasının sınırları içerisinde ve tarihinin tekerrürü peşinde, rüya gören, kof bir beden olmam demektir.

Duyamıyor olmak; hakikatle aramda bir perde var ve ben an be an yenilerini ekliyorum demektir. Duyamıyor olmak; aslında ben, perdenin bizatihi kendisiyim demektir.

Duyamıyor olmak; cahilim ve hâlâ cehaletimle nefsime zulüm ediyorum demektir.

Duyamıyor olmak; gözümü, gelip geçici hazlara dikerek acımı görmezden geliyor ve onunla karşılaşmayı erteleyerek onu büyütüyorum demektir.

Duyamıyor olmak; aslında acıma alıştım ve artık onsuz olma ihtimali de görmüyorum demektir.

Duyamıyor olmak; ses veren dil ile işiten kulak arasına - zaman ve o zamanla beraber sayısız boş laf giriyor demektir. Duyamıyor olmak; aslında kendi dilim ile kendi kulağım arasında da sonsuz bir mesafe var demektir.

Duyamıyor olmak; bendekini bırakmıyorum, bırakamıyorum demektir. Duyamıyor olmak; var olmanın ıstırabını bendeki ile (artık o her ne ise) geçiştiriyorum demektir.

Duyamıyor olmak; ben konuşuyorum ve susmaya ne niyetim ne de hevesim var demektir. Duyamıyor olmak; dükkan kapalı ama ben alışveriş yapmak istiyorum demektir.

İnsan olmak çabası, soylu bir çabadır ve kendine her an sormayı gerektirir; "acaba duyabiliyor muyum?" Sorunun yanıtı 'hayır' ise ki, bunu süzebilmek büyük bir cesaret ister, o zaman tek bir meseleye odaklanmak gerekir - DUYMAYA.

26 Şubat 2015

ÖĞRETİ / Dileyen Dilediğince

Öğreti - ister bir din olsun isterse din dışı herhangi bir inanç sistemi - özünde var olmanın yükünü ve ıstırabını kalıcı olarak bitirmek için tutulan, bütünsel bir yoldur.

Aslında her insan acısını bitirmek için bir öğretiye sığınır. Cahilin sığındığı öğreti, kendi büyük acısını bitirmek yolunda, bilmeden de olsa, bir şekilde Dünya ve başkaları için acı yaratmaktır. Cahil içindeki acıyı, Dünyasına kusmaktadır. Ve bu öğretiyi izleyen her cahil, Dünyasına saçtığı acıdan nasibini fazlasıyla alacaktır. Özünde cehalet, insanın kendini Dünyadan ayırmasıdır.

Öğreti - eğer ıstırabı tamamıyla ve kalıcı olarak sonlandıracaksa - hakikatli olmalıdır. 'Ben'den ve 'benim cehaletimden' kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen acılar, hakikatli bir öğretide 'ben'den kaynaklanan ve nihayetinde bana dönen bir şefkatle son bulacaktır. Şefkat öylesine yücedir ki o şefkatin içinde yalnız ve acı çeken bir 'ben' ve bir 'öteki' artık barınamayacaktır.

Öğreti, insan olma yolcuları içindir - en cahilinden en bilgesine... O yüzden bir bilge bile öğretiye sarılırken insandan yüz çevirirse öğretinin hakikatinden de yüz çevirmiş olacaktır. Öğretinin hakikatinden yüz çeviren - daima - kaçtığı acıyı, kapısında bulacaktır.

Cehalet, öğretiyi kucaklayıp insanı bırakmaktır. Nihayetinde bıraktığı ve yüz çevirdiği insan, evvela insanın kendisidir. O yüzden insanı ve olanı kucaklamak, her öğretiden evladır.

İnsanı kucaklamak; cahilin cehaletine kızıp ondan yüz çevirmemektir. Nihayetinde hepimiz, değişen ölçülerde cahil ve cehaletimiz nispetinde de zalimizdir. Zalimin yarattığı acı bizde karşılık bulduğunda, bu sadece - içimizdeki şefkatin yetersizliğine işarettir.

Olanı kucaklamak; 'benim' dediğin öğretiyi, hayatın karşısına koymamak demektir. Sonuçta hakikatli her öğreti; hayatla birlikte - zahmetsizce, kaygısızca, telaşsızca ve gürül gürül akmak içindir. Hayatla birlikte akamıyorsam ya da bu yönde bir ilerleme görmüyorsam - öğretiyi bırakmak, ona sarılıp bağlanmaktan ve onunla birlikte dibe batmaktan evladır. İşte bu, insana en zor gelen şeydir.

Kim hakikat yolunda fikirlerini, inançlarını, öğrendiklerini, bildiklerini kurban edebilir ki? Ancak hakikati her şeyin üzerinde tutabilen biri... Ve ancak böyle biri ıstırabını kalıcı olarak bitirecektir. Ötekiler? Onlar bir cennet umarak kendi cehennemlerini yaratmaya ve büyütmeye devam ediyor olacaklar sadece... Ne kadar zaman boyunca mı? Hayatın hiç telaşı, acelesi yok... Elbette dileyen, dilediğince...

23 Şubat 2015

En Büyük Eserim

İnsanın varlığı, hayatı, sözü bir cür’etkarlıktır. Ben de burada cür’et etme hakkımı kullanıyorum:

Hayat bir kaos. Bütün kainat, nefes alıp veriyor ve her nefeste dağılıp birleniyor. Bu kaos; güzelliğe, adalete, büyüklüğe hizmet ediyor. Bizler bu kaosun içerisinde zorlanıyoruz. Çünkü hepimizin sınırları var. Hepimiz sınırsız bir sınırlılık haliyiz aslında. Dünyaya geliyoruz; sınırlı bir bedenin içerisinde sınırsız bir ruh olarak ve isyan ediyoruz. Boynumuzu bükülüyor ve sınırlı bir beden yetmiyormuş gibi sınırlı bir anlayışa da hapsoluyoruz. Bu sınırlılık hali çok yaralayıcı ve kendimizi bilir bilmez bu sınırlılık haline isyan ediyoruz. Ama bu isyanın bir karşılığı olması gerekiyor. Sınırsızlığa erişmek istiyorsak bunun yolu her-halde sınırlarımızı zorlamak ve büyümekten geçiyor. Büyüklüğün yolu ise tek kelime ile sorumluluk almaktan geçiyor. Neyin sorumluluğunu almak derseniz; en başta yaratmanın sorumluluğunu almak... Çünkü ben bir kalem isem eğer ve tüm ömrüm boyunca hiç yazmadıysam - o zaman ömrüm bir çöptür. Kalem olduğumu ben - yazarak bilirim. Çünkü görevim odur; işim odur. Ve ben kendime baktığım zaman bir insan olarak, bir yaratıcı görüyorum. Ve diyorum ki yaratmam lazım; sözümle yaratmam lazım, nefesimle yaratmam lazım; eylemimle yaratmam lazım ve yaratmıyorsam, ben de çöpüm. İşin ilginç tarafı yaratıcılık biraz cür'etkarlık istiyor. Hatta fazlasıyla cür'etkarlık istiyor. Çünkü kimim ki ben yaratıyorum diyor insan bazen, kime kafa tutuyorum. İşin içerisine kibirli miyim acaba ben sorusu giriyor. Ama o kibir bile zannedersem sevgiden oluyor. Çünkü o kibir bile bize gerçekten sevmenin ne olduğunu öğretmek için var gibi geliyor bana. O kibir aslında bize bir kap veriyor ve diyor ki bunu aş. Onu aşınca daha büyük başka bir kabın içerisine akıyorsun aslında ve onu da doldurmaya çalışıyorsun – sevgiyle, paylaşımla, yaratım cür'etiyle. Ama halen bir kapsın.

Dedim ya insan sınırsız bir sınırlılık hali aslında ve sınırsızlığını özleyen bir sınırlılık hali. Sınırsızlığımızı özlüyoruz herhalde. Öyle düşünüyorum; öyle hissediyorum. Ben çok özlüyorum şahsen sınırsızlığımı ve o zamanlarda da hata yaparken buluyorum kendimi. Çokça hata yaparken; çokça gevezelik ederken; gereksiz laf söylerken; kalp kırarken bazen. Ve sonra diyorum ki bunun bana öğrettiği şeyle daha sınırsız olmayı, gönlümü zengin kılmayı da bilmem lazım.

Yarattığım şeyin ne olduğuna baktığım zaman hissettiğim şu ki, hepimiz sanatçıyız aslında ve sanatçı denilen kişi ortadan kaybolduğunda sadece sanat ortaya çıkıyor ve aslında yaratmak demek, o sanatın ta kendisi olmak demek. Yani insan eserinde yaşıyor, insan eserin üretim sürecinde yaşıyor ve eseri var ederken yaşıyor. Aslında biz, büyük bir sanatçının yaratma cür'etiyle dünyaya geldik. Ve biz de yaratıyoruz ve yarattığımız eser kadar varız. Eserin ne olduğuna bakınca da başka bir şey gözüme çarpıyor: aslında bütün yaratım, bütün eser kendinden başka bir şey değil. Hep kendini yaratıyorsun. İlişkilerine bakıyorsun, ilişkilerinde ne var ettiysen o senin yaratımın. Ve o eser sana dönüyor, seni açıyor, seni büyütüyor ve seni güzelleştiriyor; eğer sana hizmet etmesine izin verirsen.

İnsanın en büyük eseri, bence kendisi ve insan, kendini yaratma cür'eti gösterebilmeli. En büyük sorumluluk da bence bu. Bu sorumluluğu alan insan da sürekli kabını büyütüyor. Bu bana şunu hatırlatıyor; hayvanat bahçelerine gittiyseniz temelde iki tür kuş kafesi görürsünüz. Bir tanesi her tarafı kapalı kafesler. Rengarenk, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar görürsünüz. İkinci tür kafesler ise etrafı kapalı üstü açık kafesler oluyor. Kuşlar uçup kaçmıyor. Uçabilme yeteneğine sahipler ama uçup kaçamıyorlar. Neden? Çünkü onlara uçabilecekleri bir alan verilmiyor. Uçabilmek için belli bir mesafe koşarak, güç almaları gerekiyor. O alan olmadığı için veya engeller olduğu için uçamıyorlar. Biz sanki bu ikinci kafesteki kuşlar gibiyiz. Biraz alan yaratmamız gerekiyor ki ondan sonra sınırsızlığa uçabilelim. Engel aşmamız gerekiyor, biraz mesafe, aralık yaratmamız gerekiyor. Onu yaratabilirsek de özgürce kanat çırpma eşiğine ulaşıyoruz ve sınırsızlığı tadabiliyoruz gerçekten.

Benim sınırsız olduğumu hissettiğim anlar; sevdiğim anlar, sevildiğimi bildiğim anlar ve her ne yaratmışsam bu hayatta, her kimi karşıma çıkartmışsam ve kiminle haşır neşir olmuşsam onunla birlik halini idrak ettiğim anlar aslında. O yüzden de hayata, onu verene ve yarattıklarıma müteşekkirim. Aynen bir annenin çocuğunu doğurarak ona bütün bir ömrü boyunca aşkla bakması gibi biz de tüm yaratımımıza aşkla bakabilirsek sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz diye düşünüyorum.

Zaman-Hayat-Fırsat vs..

29 Ocak 2015

İNSAN BIRAKMAYI ÖĞRENMELİDİR

Bu Dünyaya çırılçıplak ve saf geliriz. Sonra kendimizden utanmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben'; eskimiş, parçalanmış, paçavraya dönmüş bir elbisedir.
Sağlıklı bir ‘ben’ ise zamanı geldiğinde – eskidikçe – yenilenen bir elbisedir.
Bu Dünyada en iyi elbise, ağırbaşlı ve olgun bir masumiyettir.
İnsan fazlalıklarından, açgözlülüğünden ve gösterişinden utanmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya aciz geliriz. Hayatta kalmak için içgüdüsel olarak, bulduğumuz her şeye tutunmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, elini verip kolunu kurtaramadığın ve tutunduğuna bağımlı kılan bir kancadır.
Sağlıklı bir ben ise – saygı ve güven çerçevesinde, tüm varlıklarla – ele ele verip birbirini ve hayatı yücelttiğin bir işbirliğidir.
Bu Dünyada en iyi kanca, düşmene izin vermeyip tutan ve aynı anda yükselmene mani olmayıp, bırakan kancadır.
İnsan kendi kanatlarına tutunmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya gören gözlerle ve fakat cahil geliriz. Kör cahillerin arasında, acıdan sakınmanın en uygun yolunun, gözlerini kapalı tutmak olduğunu öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, toplumdan ezber edilmiş, tatsız, gözü kapalı tekrar eden bir hikâyedir.
Sağlıklı bir ‘ben’, korkuyla kapatılan gözlere şefkatle dokunmaya dair, bir uyanış, diriliş hikâyesidir.
Bu Dünyada en iyi hikâye, kurgusu ancak yazarken beliriveren ve mürekkebi yazıya geçtiği anda uçup kaybolan – her dem ‘tadına vararak’ yazmakta olduğumuz hikâyedir.
İnsan acıdan sakınmanın, hem lezzetli hem de acı yaratmayan yollarını öğrenmelidir.

Bu Dünyaya canlı ve cesur geliriz. Sonra korkmayı ve durağanlaşmayı öğreniriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, kabullenilmiş esaretinden ötürü kendine öfkeli bir savaşçıdır; hırçınlığını ya Dünyaya kusar ya kendini zehirleyerek, mütemadiyen zarar verir.
Sağlıklı bir ‘ben’ ise o öfkeyi kökünden sökmeye ve kendi özünü bulmaya adanmış, gerçek bir savaşçıdır.
Bu Dünyada en büyük savaşçı, savaşmadan savaşan ve hiç kimseye kaybettirmeden kazanandır.
İnsan korkmaktan korkmayı ve korkmadan akmayı öğrenmelidir.

Bu Dünyaya benzersiz, özgün, yaşama sevinciyle ve merak dolu geliriz.
Sağlıksız bir ‘ben’, içine doğduğumuz Dünyanın sıradan, ölgün, yaşamdan çekilmiş ve kayıtsız bakışından yapılma – kalın bir perdedir.
Sağlıklı bir ‘ben’, içeridekini örten ama Dünyanın güneşini de, içeri alan bir perdedir.
Bu Dünyada en iyi perde, içi dışı bir olmaktır.
İnsan kendi ışıltısıyla arasına giren perdeleri sıyırmayı öğrenmelidir.

Velhasıl ‘ben'; ‘öteki’ de diyebileceğimiz bu Dünya ile ilişkimizi ve o ilişkide var olmamızı mümkün kılar. O ilişki olmadan öleceğimiz zannıyla da, bizi ilişkide olduğumuz her şeye bağımlı kılar. Var olma kaygısı bırakıldığında artık ‘ben’ de bırakılabilir.

İnsan hepsini bırakmayı öğrenmelidir.

07 Aralık 2014

İNSAN ÖĞRENİYOR

İnsan, aşk tohumudur ve tohum, tohum olarak kalamaz. Tohum; karanlığını yırta yırta, ışığa sevdasının peşine düşmeye, o meşakkatli yolun her adımında acıyla ve hazla pişmeye ve dahi yanmaya yazgılıdır. İnsan aşkla lezzet bulur, insan ancak 'aşkla bulduğunu' saçar ve insan aşk saçtıkça aşkla dolar da yeniden aşk taşar. En nihayet insan, aşka döner ve aşk olur. O vakit aşka kapı olur insan - her dem, her yöne açık bir kapı.

İnsan yazgısına isyandan geçip o yazgıya boyun eğmeyi ve nihayetinde rıza göstermeyi öğreniyor. İnsan boğazında takılı duran o büyük lokmayı, paralana paralana yutmayı öğreniyor. İnsan yolun her anında, her anını var kılan her nefesiyle, her nefesi yaşamdan yana kılan uyanık, farkındalıkla bezeli her deneyiminde yollarını kısaltıyor. Böylelikle yazgısı tamama eriyor. Yazgı eridikçe eksik hiçbir şey kalmıyor. Mutluluksa adı mutluluk, sevgiyse sevgi, ne ise ne - her şeyi içten dışa, dıştan içe O kuşatıyor.

İnsan, ummayı, istemeyi, dilemeyi; insan, dilediğini, umduğunu, istediğini var etmeyi; insan, var ettiğini bırakmayı ve insan bıraktıkça hafiflemeyi, yükselmeyi ve nihayet uçmayı öğreniyor. Sevmek kanatlanmaktır ve insan sevmeyi öğreniyor. İnsan nabız olup atmayı; bir var olup bir silinmeyi; gelgitle sahile vuran her dalgada, yeni güzellikler yaratmayı öğreniyor. İnsan, kendini güzelliğe vurmayı öğreniyor.

Yenidir hayat her daim ve insan, o hayata yeni'lmeyi öğreniyor. İnsan, zaferlerin en büyüğünü - kendi yenilgisini ve hep kendine yenilgisini keşfediyor. İnsan, bir eldiven gibi sonuna dek kullanıp kendisini, miadını doldurmayı, bir paçavraya dönmeyi ve ölmeyi öğreniyor. İnsan ölüp ölüp dirilmeyi ve nihayet defterini dürmeyi öğreniyor. İnsan, kalem olup tükenene dek kendi şiirini yazmayı ve kalpten kalbe akan şiir olmayı öğreniyor.

Ezcümle; insan sükûtu öğreniyor; durduğunda durmayı, vurduğunda vurmayı, yürüdüğünde yürümeyi, koştuğunda koşmayı ve insan, telaşından soyunmayı öğreniyor. İnsan tüm utancından, çıplaklığına sarılarak; tüm karmaşasından, saflığına karışarak geçmeyi öğreniyor. İnsan, insan olmayı öğreniyor.

23 Ekim 2014

Yanlış Toprakta

Hiç kimse size bir şey yapmadı. Kim, her ne yaptı ise kendisine yaptı. Çünkü bu döngüsel ilerleyen ve herkesin ektiğini biçtiği yahut biçeceği bir hayat... Bir başkasının size 'kötü' bir şey yaptığını düşündükçe, siz, kendiniz için acı üreten bir şey yapıyorsunuz. Çünkü o size öyle davrandı; çünkü o size haksızlık etti; çünkü siz başka türlü davranılmayı hak ediyordunuz; çünkü size rencide edici şeyler söyledi... Aslında muhtemelen kendi değerinizi, sevilmeye layık olup olmadığınızı, belki neden onun kalbinde umduğunuz şekilde tercih edilen olmadığınızı sorguluyorsunuz...

Siz eskiyemezsiniz. Bedeniniz eskir, düşünceleriniz eskir ve bazen duygularınız da eskir. Ama siz bunlar değilsiniz. Kendinizi, geçici, eskiyen, ölmeye mahkum şeylerle bir tutuyorsunuz. Siz bunların hiçbiri değilsiniz. Siz yaşamın ta kendisisiniz. Akmak ve tazelenmek yerine kendinizi, olmuş ve ölmüş olanda tutarak direniyorsunuz. Bu şekilde içinizdeki yaşama, sırtınızı dönmüş oluyorsunuz. Sizi incittiğini düşündüğünüz kişi aslında size bir şans veriyor - ona tutunmak yerine hayatla beraber akabilirsiniz. Yeni düşünceler, yeni duygular, yeni bir hayat için kocaman bir alan var önünüzde daima. Ama siz, yeniden doğmaya korkuyorsunuz. Ve yanlış yere bakıyorsunuz. Suçlamak sizi bu korku ile yüzleşmekten kurtarıyor çünkü ve böyle davranarak hayatınızın kalanını değişmeden yaşamak konusunda çok da haklı olmuş oluyorsunuz. Enerjinizi bu şekilde verimsiz kullandığınız ve ölü bir hayale saçtığınız için anlamlı bir şey yapmaya mecaliniz de kalmıyor. Çalışmak, üretmek, paylaşmak, sevmek... Hepsi çokça enerji ister. Doğru toprakta doğru tohum sizi besler ve bereketiyle kucaklar. Yanlış toprakta yanlış tohum ise sizi, enerjinizi, gücünüzü tüketir. Tükeniyorsanız, toprağınıza ve ektiğiniz tohuma dikkatli bakın derim.

İYİLİĞİNDEN

Kavuşulur sanırsın
Hep iyiliğinden.
Oysa kimse yerinde durmaz
Akar da alem, aleme
Gün geceye kavuşmaz.

Uzanır beklersin
Ümit yakışır çünkü yüzüne
Sayısız ömür geçer
Döner ha döner de Dünya
Dün yarına erişmez

SEVDİĞİNE DÖNÜŞMEK

İnsan bir sorudur, bir sırdır, bilinemeyendir ve insanın hayatı, o sırrı arama ve yaşama yolculuğudur… Ya sevmek?

Sevmek varlığının bir cevaba dönüşmesidir.


Ömür, sorular ve cevaplar için kısadır. En nihayetinde nefesimiz sayılı. Hem kaç nefes aldıysak o kadar da vereceğiz. Almak hakkımızsa vermek de borcumuz. Nefes ömrün geçer akçesi, sevmek ise tek sermayemiz.


İnsan kendinden bildiğini sever ve ötekinden bildiğini sevmekte zorlanır. Sorun şu ki, insan kendini tümüyle unutarak bu âleme gelir. Hayat denilen bu oyunun, başlangıçta belki de tek bir vaadi vardır; oyunu sevmek.

Sevmek, canlı olma göstergesidir ve her neyi seviyorsak ona can katarız. Değil mi ki, sevmek hayat vermektir; sevildik ki hayattayız. Sevilmek varlık sahasına inmektir.


Elbette bu oyuna gelmenin de gitmenin de bir zamanı var… İnsan kendinde kaybettiğini illa ki kendisinde yeniden bulacak. İnsan zamanı geldiğinde, unuttuğunu hatırlayacak. O zamana dek işimiz, sevilerek var oluşumuzu, tüm var oluşu severek taçlandırmak. Oyundaki esaretimizi ise doğuştan hakkımız olan özgürlüğün hikayesi yapmak. Böylelikle kader çarkı da nihayete ermiş olacak...

Sır özetle şudur ki, ancak özgür insan, layıkıyla sevebilir… ve sevmek tek özgürlüktür.

Biliyorum; sen seversin ve “sevmek bu değil” derler; “sevebildiğim bu” dersin; “büyü” derler; “kalbim büyük” dersin; “kabın küçük” derler; “kabıma sığamıyorum” dersin; “haddini bil” derler… Ne derlerse desinler… Nihayetinde insan, sevebildiği kadardır. Sevdiğiyse hep kendisi kadardır.

O halde bir yerden başla; yağmuru sev mesela… Yağmurdan sonra toprağın, açken yediğin sıcak ekmeğin kokusunu sev… Kolaydan başla; masumiyetle bakan bir çocuğun, seninle oyun oynamak isteyen bir köpeğin gözlerini sev. Anne kucağını, gökyüzünün sınırsızlığını sev. Baba ocağını, dostun sarsılmazlığını sev. Eğer başlarsan ve sevmenin tadını alırsan; orada duramayacaksın. Er geç sevmek, tüm yaratılmışı, kendini ve yaratımını bütünüyle sevdiğin bir noktaya taşıyacak seni. Sevgili her yerde olacak ve tüm kabın, kalbin sevgiyle dolup taşacak.

Hayatın, akışın seni götürdüğü o nokta, her şeyin başlangıcı olan ve her şeyi mümkün kılan o nokta; korkunun, kaygının, beklentinin geride kaldığı o nokta – kaynağın sevgisi ile sevmektir. Değil mi ki hayatta tüm çemberler tamamlanır; ilk sebep her ne ise son sebep de o olacaktır. Su, ne kadar kire çamura da bulansa dönüp dolaşıp muhakkak kaynağına varacaktır. O halde kaçınılmaz yazgımız, kaynağımızı sevmektir.

Sevmek, kapıları içeri açmaktır. Ama işte sevmek var, sevmek var... Herkes kendini bir değişik seviyor. Kendine derinine yürüdükçe, herkes kendini yeniden seviyor.

"Yeni"; daha derinden ve daha inceden sevmek demektir. Yeni güzeldir; çünkü güzellik durağan değildir ve sürekli olarak 'yeni'lenir.

Güzellik en çok görenin gözündedir. Güzel görmek, fazlalıklardan fazlasını görmektir. Güzel sevmek, fazlalıklardan fazlasını sevmektir. O yüzden insan sevdikçe güzelleşiyor, dönüşüyor ve insan en çok da sevdiğine dönüşüyor.


Sevdiğine dönüşmek; karanlık perdeler aralanıyor demektir.
Sevdiğine dönüşmek; 'ben' sevdiğimde eriyorum demektir.
Sevdiğine dönüşmek; varım, canlıyım ve yaşıyorum demektir.
Sevdiğine dönüşmek; can, emanetine kavuşuyor demektir.


Sevildik ki, varlık sahasına indik; seviyoruz ve varlığımızın hakikatine yükseliyoruz. Aşk o sahadan tümüyle silinmiş olmaktır. Aşk; seven, tümüyle sevdiğine dönüştü demektir.

Hepsi

Alemi seyre daldım, alem bize dar imiş
Neye elimi atsam, içi boş hayâl imiş
Hepsi hepsi bir nefes, bir emanet can imiş
Söyle, çal, dinle, oku; hepsi aşikâr imiş

7

Yedi kez doğdum; yedi kez öldüm
Yetmiş kapıyı çaldım; çıkış nerdedir?

Dediler; unut.

Yedi bahar gittim; yedi bahar geldim
Yetmiş arife sordum; o yâr nerdedir?

Dediler; sûkut.