06 Haziran 2011

Yaşadım mı öldüm mü?

Önce haber gelir ve sonra da anlamı…

Sonra inkar gelir; içinde korkusu, kaçarak yaşarsın
Sonra isyan gelir; olmaması gerekirmiş gibi yaşarsın.
Sonra keder gelir; orada sadece acı varmış gibi yaşarsın.
Sonra ümit gelir; bir ihtimali yaşarsın.
Sonra kabul gelir; geleni hak bilir de yaşarsın.
Sonra emek gelir; hakkını verir ve yaşarsın.
Sonra hayat gelir; ölüm yokmuş gibi yaşarsın.
Sonra sevinç gelir; lütfün sınırsızlığını yaşarsın.

En sonunda ne bir gelen ne bir giden; O’na karışır ve yaşarsın.

İnsan doğarken; ölür bir yandan da ve bu sık sık olur.
İnsan ölürken; doğar bir yandan da ve bu da sık sık olur.

İnsanın kendi ölümü ile kalbinde muhabbetle sevdiğinin ölümü bir ve aynı şeydir.

Ne doğum, ne de ölüm yaşamın dışındadır; kaçınılmaz olan her daim yaşanır ve geçilecek eşikten mutlaka geçilir.

31 Mayıs 2011

Ayağa Kalk

Bir tek insan, tarihin akışını değiştirebilir. Bir tek insan, kendi kader yolundan yürürken insanlığın kaderini de yeni bir yola sokabilir. Bir tek insan, varlığıyla dünyaya ve insanlığa büyük bir armağan gibi tüm hayatını olağanüstü bir eser olarak yaşayabilir. O insan, sen olabilir misin; acaba sen, bu dünyaya büyük bir iz bırakmak için gelenlerden misin?

Cevabını duyar gibiyim; “Yok daha neler; ben dünyayı değiştirecekmişim de, insanlığın kaderini etkileyecekmişim filan…”

Oysa bilmelisin ki; zaten dünyayı değiştiriyorsun. Varlığın dünyayı ya daha güzel ve yaşanası bir yer yapmaya katkıda bulunuyor ya da tam tersi. Süpürdüğün sokağı görenler buradan bir sanatçı geçmiş diyorlarsa, söz söylediğin insanlar o sözden ilham alıp başka insanlara dönüşüyorlarsa, altına imzanı attığın işi eline alanlar bu imzanın sahibi ne özel bir adam diyorlarsa dünyanın kaderini değiştirmediğini kim söyleyebilir? Evet, etkin küçücük olabilir belki. Ama her şeyin diğer her şeyle, bir şekilde bağlantılı olduğu bir dünyada, bir kelebeğin kanat çırpışı, dünyanın diğer bir köşesinde kasırgayı tetikleyebiliyorsa çığı kopartan çığlık ya da bardağı taşıran damla neden sen olmayasın?

Etkinin sınırlı olacağından yakınma; ‘kabın’ kendince henüz küçük olabilir. Ama daha büyük bir kaba akamayacağını kim söylüyor? Kendinle kucaklaş ve kendinden taş...

Sen de bir kalemsin; yazmazsan ne işe yararsın insanoğlu? Yazarak tüket kendini ve izlerinde yaşa. Bir şiir yaz, bir şarkı söyle; dokunsun, girsin yabancı sandığın kalplere ve belki aşk için dökülen ılık gözyaşlarında yaşa. Bir söze dökül, ilham ol; şairin nefesinde yaşa. Bir resme ak, ressamın ellerinde yaşa. Sen bir renksin, hayat ise bir tablo. Sensiz bu tablo eksik kalırdı. Ressam değilim diye üzülme; O’na sen de lazımsın. Tabloda olmaktan, tabloya rengini katmaktan, O'nun fırçasıyla birlikte yaratmaktan hoşnut ol. O zaman göreceksin ki ressam ve eseri aynı şeydir.

Sen ümitsiz dolanırken de çok şey oluyor hayatta. Sen mutsuzluğuna yapışıp kaldığında da akıyor hayat. Öyleyse sen de durma; ak, karış hayata.

Lider olamayacağından ya da bir lider olarak doğmadığından dem vurma artık. Görsene diğer herkes gibi lider doğduğunu... Bir bebeğe, bir çocuğa bak; bir liderde olması gereken ne varsa onda görebilirsin. Sınırsız bir merak, sonsuz bir cesaret, sınırsız düşünme ve hareket etme özgürlüğü, özgünlük, deha, öğrenme hevesi… Eksik olan nedir? Sorumluluk bilinci ve tüm bu fevkalade özelliklerinin aslında bebeğin cehaletinden kaynaklanıyor oluşu. E zaten hayat dediğin şey de zaten içinde var olan o liderliği yeniden ve bu kez bilgiyle donanmış olarak ve sorumluluk bilinci içerisinde geri kazanmak değil mi? O ruh sende var, içinde o ruhla doğdun. Hakkın olanı almanı bekliyor hayat; içindeki lideri hatırlamanı ve yaşatmanı. O lideri kendi içinden tekrar doğurmanı; aşkla.

Lider ayağa kalk!
Bırakman gereken izi bırak.

30 Nisan 2011

Silin Beni

Ali Karakuş öldü.

Yaşasın Ali Karakuş!

İnsan biriktiriyor. Bir ismin ardında bir şahsiyet biriktiriyor. O kadar çok emek veriyor, o kadar çok özenle hatıra kaydediyor ki o isme, ismi kendisinden daha gerçek ve vazgeçilmez hale geliyor. "Ali Karakuş öldü." demek Ali Karakuş isminin yükü, o isimle biriktirilenler ve o isimle müsemma varsayılan benlik, önemsiz ve gereksiz oldu demek. O isme iliştirilen ne varsa artık özgürlüğüne ve huzura kavuştu demek. O isme ait korkular dağıldı ve o ismin ardına sığınanlar, gerçekten yaşamak ile yaşıyormuş gibi yapmak arasında bir yol ayrımına geldi demek.

Her an gökten elmalar düşüyor aslında ve her an bir milat olabilir. Her an aşk kapısıdır aslında ve o an işte bu andır; öldüğün ve daha büyük bir güzelliğe doğmaya hazır olduğun an.

"Ali Karakuş öldü." Demek, ismin ardındaki asıl OLAN belirdi ve her an yeniden beliriyor demektir. Aslında bu bir ilandır; aşığın maşukta erimeden önceki son sözleridir. O yüzden mezar taşına isim aranıyorsa aşığın, "sevgilinin adı" âlâdır.

Ve şimdi olacak olan, belki ilk defa olmakta olandır.


Silin beni;
Hiç var olmamışım gibi
Dönün işinize gücünüze.

Duymadınız sayın; sözlerimi de
Hem uçuşup kayboldular zaten
Hepsi 'şimdi'den

Bir hevestim;
Geldim geçtim
Bir yanlışlık yok bu işte

Var'sayıldım belki
ve yoktum aslında

Kesin hesabı artık,
Düşün yekûnden.

24 Nisan 2011

Nereye?

Bir insanı sevmekle yıkılan, hayatla kavgaya tutuşur. Ve bir insanı sevmekle yıkılan, ancak kendisini daha çok severek hayata yeniden tutunur.

Hayatla kavgalı insan, aslında kendisiyle mücadele içindedir ve kendisiyle mücadele eden insan, bu kavgada başkalarının araya girmesine de izin vermeyecektir. Ancak insan tek başına yaşayamaz. Bu yüzden kavgasına başkalarını da muhakkak, ortak edecektir. Sadece yabancıları değil kaçınılmaz olarak kendisini sevenleri de bu kavgada görmek isteyecektir.

Kendine karşı yıkıcı bir insan, ötekine duyduğu sevgiyi de ancak yıkıcı bir dille ifade edecektir. Çünkü insan sevdiğini kendinden ayrı tutmaz.

Kendi içinde dengesini bulamamış bir insan, ister istemez sevdiğinin de dengesini bozmaya çabalayacaktır. Çünkü insan sevdiğinden ayrı denge kuramaz.

Evet; seven yine sever ve sevilen yine sevilir. Lakin seven ihtimam göstermezse sevdiğine, hoyrat davranırsa bilmeden bir şekilde, sevgiler eskir. Bazen o kadar çok eskir ki, sevgilinin toprağında yeşeremez ve çiçek açamaz olur. Sevgiler eskiyince özü aynı kalsa da adı ve görüntüsü başkalaşır. Kimi zaman şiddet olur sevginin görüntüsü, kimi zaman ayrılık, kimi zaman kırılmışlık. Sevginin adı ya da görüntüsünün zamanla neye dönüştüğü aslında bir şeyi değiştirmez. Başkalaşan ve hatta geri dönüşü olmayan yollar, sevgiyi silemez. Çünkü sevgi ölümsüzdür ve sevdiysen bir şekilde; güzelleştirir seni sevgin, bir iz bırakır sende. Sevginin bıraktığı izler de kendisi gibi silinmezler.

Ayrılığın, öfkenin, kırılmışlığın acısı da aslında bu güzelliği görememekten ve yeni yolların getireceği güzelliğe henüz açılmamış olmaktan gelir. Hayat yolu, ne verirse versin ve ne alırsa alsın aslında sadece güzellik taşır insana. Çünkü hayat, sevgiyle var oldu ve çünkü hayat, ancak sevgiyle güzelliğini buldu.

İnsan başını kaldırmadan nasıl ki göremezse yıldızları, güzelliği görmek için de doğru yere bakmak gerekir; sevginin ilk var olduğu, çağladığı ve her yaşam deneyiminin bıraktığı iz ile durmaksızın çoğaldığı yere...

Nereye?

Birden Patlayacak

Yaptığında değil sadece, yapamadığında da mutlu ol kendinle. Bir sonuca, bir koşula bağlama mutlu OLUŞUNU. Mutluluk senin olan, özünden taşan bir şey olmadıkça, arar ve bulamazsın onu veya bulduğun her defasında kaybedersin ummadığın bir anda.

Özün sana bir şeyler fısıldar sürekli; aradığın soruların cevaplarını mesela. Cevap zorlu yollardan gitmeni söyler bazen ve gitmediğinde o yoldan, kendine ihanet ettiğini söyler bir tarafın ve yargılar seni. Özün yargılamaz. Zamanı vardır her şeyin, bilir. Ve o zaman öyle çok uzun da değildir. Her şey bir AN'da oluverir hayatta - her şey. Senin çiçeğin de yırtacak elbet kendi kabuğunu ve birden patlayacak tomurcuk - FARK ETTİĞİNDE az ötede büyük bir hayat olduğunu...

11 Şubat 2011

Öteki İnsana

Çok insanla karşılaştım ama insanları tanıdım mı, aslında bundan pek emin değilim. Çünkü benim dünyamda aralarında bir fark gözetmeksizin herkes iyi ve her şey güzeldi kendimi bildim bileli. Yakın bir zamanda ise renkler ayrışmaya ve her şey yerli yerine oturmaya başladı. Işıktı renkleri var eden ve hepsinin özü O idi. Lakin her renk başka bir olgunluğun ve başka bir lezzetin makamıydı. Makamlar ise her ne kadar aralarında net bir sınır olmasa da farklı ışık yoğunluklarıydı. Bu şekliyle insan, karanlık bir suretten aydınlık bir sevince dönüşün aynı gökkuşağı üzerine düşmüş hayalinden başka bir şey değildi.

Hepsini koyunca ayıkmakta olan bir dimağın hassas kantarına, senin yerin de elbette ötekinin yerinden ayrı olmalıydı. Ama işte ne bileyim, sanki hiç de öyle olmadı…

Yerin ayrı olmalıydı; çünkü dürüst olmayı beceriyordun aslında ve dürüst olmayı öğretiyordun bir şekilde - böyle bir derdin varmış gibi görünmese de.

Yerin ayrı olmalıydı; çünkü güzelliğin teninin ötesinde bir yerlerden taşıp geliyordu ve ben böyle bir güzelliğe kör kalmıştım gelip geçen ömrümde.

Yerin ayrı olmalıydı; çünkü o kadar benzetmiştin ki kendini ötekilere, yapraklar arasında bir bukalemun kadar fark edilmezdin benim gibi sıradan gözlere.

Yerin ayrı olmalıydı. Hayır, beyaz örtülerin üzerindeki leke değildin sen. Siyah çarşaflara değmiş çamaşır suyu filan da değildin.

Sen sendin ve çok güzeldin. Güzelliğinle ömrümü şenlendirdin.

Daha fazla gecikmeden - teşekkür ederim.

05 Şubat 2011

İNCİ

Hayat, ne kadar tam, güzel, iyi ve büyük olduğunu bilme fırsatıdır.

'Eksik' tamamlama fırsatıdır.
'Çirkin' güzelleştirme fırsatıdır.
'Kötü' iyileştirme fırsatıdır.
'Engel' büyütme fırsatıdır.

Tamamlanan, güzelleşen, iyileşen, büyüyen öteki gibi görünür. Aslında öteki aracıdır. Tamama eren, güzellikle parıldayan, iyiliğin nefesine dönüşen, büyüklüğünü kutlayan en çok kendinsindir.

Hayatın en güzel tarafı; fırsatların sınırsız olmasıdır. Hayatın en güzel tarafı; varlığınla olanın dansına katılma ve var olmanın sınırsız sevincini tatma imkânı tanımasıdır.

Hayatta durağan bir tamlık, güzellik, iyilik ve büyüklük yoktur. Hepsi kendisini yeniden doğurur ve doğan, daima doğuranı öteye taşır. Çocuk, annesini güzelleştirir ve anne çocuğuyla birlikte en çok kendisini büyütür.

Hayatta eriyen, çürüyen, kaybolan sadece formdur, şekildir, surettir. Öz daima genişler, büyür, güzelleşir, devinir ve her dem taze bir surete yeniden dökülür.

O yüzden sen, suretinin ötesine derin dalış yapan Anka Kuşusun.
O yüzden sen, daldıkça kendi derinine, bulacağın inci tanesisin.
O yüzden sen, aşkla dönüp duran ve kendi ateşinde yanmaya yazgılı pervanesin.

Fırsatları değerlendirmek, suretin kanatlarını kırmak ve özün kanatlarını kuşanmaktır.
Fırsatları değerlendirmek, kendi derininde keşfedilmeyi bekleyen inciye erişmektir.
Fırsatları değerlendirmek, dönüp durmayı bırakıp ateşi harlamaktır.

Fırsatları değerlendirmek sevmektir; olanı olduğu gibi sevmek.
Fırsatları değerlendirmek bilmektir; olanı kendinden bilmek.


Sevemediğin biriyle hayat geçer mi?
Geçmez.
O halde "kendini" sev.
ŞİMDİ sev; 'Olabildiğince' sev.

Tanrının bu kadar sevdiğini sevmemek sana düşer mi?
Düşmez.
O halde kendinden düş de sev.
Olanı, kâinatı kendinden bil de sev.


Yakınmak, fırsatları görememektir.
Gördüğün acıtsa da bazen, aç gözlerini sen

Yakınmak, gözünün önündeki güzelliği reddetmektir.
Süzülürken inciler gözlerinden, kucakla güzelliği sen

Yakınmak, içindeki gücün üzerini örtmektir.
Kaçma kudretinden, açıver hediyeyi sen

Yakınmak, büyüklüğünü küçüklüğüne esir etmektir.
Büyük hayallerine esir et, küçük düşünceleri sen

Yakınmak, özgürlüğünü korkaklığına feda etmektir.
Özgürlüğüne feda et, ürkekliğini sen

Yakınmak, ölümü istemektir.
Her şey senin için yaratılmışçasına, inadına yaşa sen


Bugün de tüm diğer günler gibi sıradan bir gün olabilirdi; sen var olmamış olsaydın eğer. Sadece senin var olman tüm bu hayatı olağanüstü yapmaya yeter oysa ki. Kendine verilmiş bir hediye gibi kendini sev o halde. Yakınmayı bırak ve sev.

ŞİMDİ sev; 'Olabildiğince' sev.

31 Ocak 2011

YAMA

Tek yamasıymış - zaman
Ölümsüz bir aşkın

...

İş ki AŞK,
Zaten yama tutmazmış.

18 Ocak 2011

Sol Anahtarı

'Sen beni herkes gibi seviyorsun'
der;

Şikayet ederdi.

Bense bunu bir iltifat sayardım...
Çünkü aslında ben herkesi,
tek bir olağanüstü şarkının
her bir notası gibi

'ayrı'

'ayrı'

severdim.

Şarkının eslerinde gezinirdim en çok,
orada bulurdum kendimi;
sololarda ise kendimden 'geçerdim'.

O ise 'sol anahtarı' olduğunu
sezemedi;

Sezemezdi.

Şarkıların onunla başladığını
hiç göremedi...

Göremezdi.

Bir gün o kadar içerledi ki,
kendini içeri kilitledi.

Peki şarkı bitti mi?

Hangi şarkı biter ki?

07 Ocak 2011

TEK BAŞINA

Başın varsa tek değilsin;
Kısa kes şair!
Vur başını gitsin.

ŞAİR

Söylesene “Şair”, kimdir şair?

Kendi içine dalıp her defasında vurgun yiyen ve yine de ıssız derinliklerden kelimelerle hazineler çıkarma hevesinden vazgeçemeyen bir çılgın mı?

Görülemez olanı kelimelerle görmeye soyunan bir haddini bilmez mi?

Kendi sesini arayan bir sağır mı yoksa müziğinin lezzetini duyabilen tek kulak olmaktan muzdarip inleyen bir keman mı?

Kaybolmuş bir ruh mu yoksa kelimelerle kendi izini süren intihara meyilli bir avcı mı?

…


Boş adamdır şair; içini en lezzetli kelimelerle Tanrının kalemi doldurur. Boş olabilmeyi dilerim hep O'ndan bu yüzden ve benden akanın O olmasını; içimi sevgiyle doldurmasını ve kalbimden taşmasını... Dolduğum anlar olur bazen insanım. Boş kalabildiğim anlar da olur; dedim ya insanım ve sarhoş olduğum anlar bazen, içime akan gözyaşlarıyla... Şükrederim hepsi için. O'ndandır çünkü, hediyedir.

Takipçi istemem yüktür. Hem takipçi yanlış yoldadır. Ben'im yolumdan yürüyen kendi yolundan uzaklaşır. O yüzden yol olmayı dilerim daha çok; yolcusunun hep kendine yürüdüğü.

Şair değilim; ama şiir olmayı dilerim sözlerimle ve varlığımla. Kimisine göre şiir değilim, boş laftan öteye gitmem. Kimisinin müziği de sözüme karışır, bir mahur beste olur ferahlık uman gariban bir kulağa. Evet düşünerek yazarım. Hep düşünerek yaşayamadığımdan en azından yazıya dökülen sözlerim, 'düşünceli' olsun isterim, incelikli olsun. En incelikli sözlerimse en düşüncesiz anlarımdan çıkar genellikle.

Yüreğim kanar çokça evet; isterim ki O'nun güzelliği görülsün ve O'ndan gelenin güzelliği. Göremeyenlere ve görülemeyenlere üzülürüm. Sonra bir üzüntüme bakarım, bir güzelliğe ve üzüntüm de güzel görünür gözüme. Şükrederim yine.

Aradığım nedir bilmiyorum artık. Aranırken kaybolup 'kelimelerin acımasız sessizliğinde' unutuyorum çünkü - neyi, niye aradığımı da... Ve hep kaybolmuş buluyorum kendimi de. Zaten aramayı bıraktığında kucağına verilen de sihir oluyor eğer mucize değilse...

Uzun yıllar cüret etmek sandım şiiri oysa boyun eğmekmiş yeni yeni anlıyorum... Boyun eğiyorum ben de; şükürle.

‎Ve biliyorum ki artık, ancak bir şair ölümle dans eder de hep hayatta kalır.

25 Aralık 2010

Gel Artık

Ey kuytulukların sarhoş ruhu,
Kırık kadehlere söylenmiş şarkılardan arta kalan fısıltı
Kör gözlerden akan kızıl çamur
Yüreğe onbin yerinden saplanmış hançer ve onu tutan hain el
Karanlık geceyi yırtan çığlık
Bırak ağzı süt kokanların oyununu da gel artık
Güzellik böyle bekletilmez

10 Aralık 2010

Hayatımın Özeti

Seven bir kalbin
Ellerinden kapıp
İmkansız bir aşkın
Gözlerine yatırdım
Biriktirdiklerimi
Şanslıymışım ki,
Öznesi olmayan cümlelerde
Ve cümlesi devrik bir hikayede
Kaybettim tek celsede
Her şeyimle beraber
Kendi izlerimi de
Ve budur işte şimdi
Hayatımın özeti
Yokluk - biteviye;
Canım aşk içinde

07 Aralık 2010

Kimsesiz

Neresidir yuva;
Kanatlarını açmış
Ve kendini ilk defa boşluğa bırakmış bir kuşa?

Kimdir anne babası;
Toprağa kök salmış
Ve gökyüzüne uzanmış bir ağacın?

Adını kim koymuştur
Ve kimdir onun kimsesi;
Bir ağacı sahiplenmiş
Ve bir kuşu kanatlandırmış çocuğun?

20 Kasım 2010

Düş - Gör

Yeni bir düş gör

Yeni bir yola çık
Yeni bir kitap yaz
Yeni bir resim yap
Yeni bir nefes al

Yeni sözler söyle, yeni kulaklara,
Yeni türküler yak, gönül bağında,
Yeni bir bakışın olsun, kimsede görülmemiş
Yeni bir şey fark et, hiç fark edilmemiş
Yeni oyunlar bul, yeni oyun arkadaşları
Yeni değerler keşfet, yeni hazineler
Yeni gözlerle takdir et, tüm keşiflerini
Yeni cevaplar ver, eskimiş sorulara
Yeni sorular sor, cevapları verilmemiş

Yeni bir aşka düş, dibi görülmemiş
Yine bir aşka düş

Düş - gör

17 Kasım 2010

Hafiflesin Ruhum Diye

Hafiflesin ruhum diye
Süzdüm aldıklarımı hayattan
Kalemime kattım balı

Gölgelenmesin güzellik diye
Satır aralarıma gizledim;
Geçtiğim acıları

Ve yeni cümlelerim olsun diye
Gülümseyerek noktaladım;
Bütün yaşanmışları

Kuyu

Hayat,
Karanlık kuytuluğu bilinmezin
Ve sözü var insanın;
O kuyuya inip
Güzellikler çıkarmak için

Sevgi,
Ayın şavkı dar zamanda

Aşk ise kıyameti -
Kuyudakinin

25 Ekim 2010

Kaplumbağa

Şifrelerin kırılır bir gün
an-sızın

Ve yürümeye başlar
sözlerin...

Karanlıkta bile
görerek
yarın olacakları...

Kaplumbağa sükunetiyle
ilerler

Hafiflemiş ve ayık bir yürekle

En derine iner...

24 Ekim 2010

Geçmişini Sev


İnsan kendisini her neye 'zorlasa' şiddet uygulamış olur. Bu sevgi bile olsa fark etmez. Zorlama sevgi olamaz asla. Sevgi 'anlayışın' doğal ürünüdür. Eriştiği anlayış kadar sevmeye açıktır insan.

Geçmişin en büyük engelindir. Çünkü geçmişinden şiddet yaraları duruyor kalbinde hala kanamaya devam eden. Geçmişinde kendini çok zorladın ve böylece açılmış ve henüz kapatılmamış bir çok dosya bilinçaltının en karanlık raflarında kaldı. Kabullenilmesi, anlaşılması, affedilmesi gereken binlerce anı var unuttuğunu sandığın. Sen unutmaya da sevmeye de zorlasan kendini fark etmez. Zorladıkça, sadece yeni ve daha derin yaraların olacak. O yaralar en olmadık zamanlarda acıtmaya devam edecekler. Eğer bugün bakamazsan içine dürüstçe ve anlayışının sevgisiyle - ne olduğunu bilemeden yüzünü hep ölüme döneceksin. Seni ab-ı hayatla beslemeyeni silmek, öldürmek isteyeceksin.

Geçmişini silme; geçmişini sev. Unutmaya çabalama, sırtını dönme ona; çünkü onun sana söyleyecekleri var ve sesini duyuramadığı müddetçe daha şiddetli bağıracak, daha çok kanatacak. Narin, kırılgan bir çiçeği sever gibi sev onu. Bu çiçeğin sana açılmasına izin ver. Yoksa elindeki hep diken yarası olacak. Yeniden anlamlandırmaya da kalkma başına gelenleri. Büyüdün o günlerden bu günlere. Geldiğin yer başka ise bakan gözlerin de başka olsun artık. Daha büyük bir yerden bak geçmişine ve ona yeni elbiseler de dikme. Bırak çıplaklığıyla önünde dursun. Ve yeni doğmuş bir bebeğe verdiğin şefkati kendi geçmişinden de esirgeme; o çıplaklık ve acz içindeyken. Geçmişini sev; sana bugününü verdiği için sev.

Bugün gözlerin anın hediyesini göremeyip geçmişin çöplüğünde eşelenmeye devam ediyorsa hala, Tanrı'yla kavgalısın demektir. Bir şeyler başka türlü olmalıydı diyorsun demektir. Kaderinden şikayetçisin demektir. Hayatın nasıl işlediğini henüz anlamıyorsun demektir. Annesi istediğini vermediğinde küsen ya da hırçınlaşan çocuklar gibi davranıyorsun demektir. Çocuk aklınla ve olanca cehaletinle, anneni cehaletle suçluyorsun demektir. Kabul et ki körsün. Gözünün önündekini görmüyorsun. Mevsimleri görmüyorsun. Hayatın döngülerini, inişlerini, çıkışlarını görmüyorsun. Kaosun ne işe yaradığını görmüyorsun. Acının sadist bir Tanrı'nın icadı olduğunu sanıyorsun. Kendi yarattığın acılara bakar kör iken hayatın acılarından şikayet ediyorsun... "Kabul; alıştım" dediğinde de körlüğünü tescillemekten öteye gitmiyorsun.

Geçmişini silme, geçmişinden kaçma, geçmişinden korkma, geçmişinle uğraşma, geçmişine kızma... Farzet ki geçmişin senin şefkatine emanet edilmiş kimsesiz bir çocuk. Sev o çocuğu. Sev ve onun kimsesi ol...

07 Ekim 2010

Bazen

Ardından bakarsın bazen
Geçer gider silik bir rüyada sevilen
Tam yüreğinin üzerinden

Çeviremezsin olup biteni yolundan
Düğümlenir kendi ellerinle zaman

Bırakamasan da bırakanı öylece
Gidemesen de gidenden kolayca

Akacaktır elbette - akacak olan
Ve olacaktır elbette - olacak olan

02 Eylül 2010

Renkler

Hiç düşündünüz mü;
Kırmızı neye tutkuludur,
Ve neden kanar durmadan?

Aklınıza geldi mi;
Mavinin ne geniş olduğu,
Ne sakin ve ne derin?

Sarı neden sıkılır bilir misiniz;
Nasıl olup da gülümser her daim
Ve uçar durmadan?

Nasıl da kucaklar yeşil
Ve nasıl da tutar ellerinden sabahın?
Peki neden böyle şefkatlidir
Ve neden hep kendinden verir?


01 Eylül 2010

UTANMALISIN

Vurun!

Vurun ki tava geldiğimde "aşkla" içimdeki cevher çıksın ortaya.

Ölüme en yakın yerde hayat taşar anın özünden. Çılgınca sevinçlere gebedir ıstırabın göbeği... Başka kanıt gerekir mi kâinatın delirdiğine aşkla?

Delirmelisin sen de artık. Yolunu çevirmelisin. Gitmemelisin aynı bilindik yollarda. İsyan etmelisin; köpürmeli ve taşmalısın kendinden. Oyunu bırakmalısın; oyuncakları bırakmalısın. Oyalanmamalısın. Aşksız geçen her anından utanmalısın.

Ölmelisin bir an evvel. Aşkla ölmek, ölümden geçmekmiş. Geçmelisin sen de ölümden. Aşkla gelen karmaşanın güzelliğinde yıkanmalısın. Ömrünü güzelliğe tamamlamalısın. Aşkla pişmek böyledir; yanlış bir şey gibi değil tam da hakkı verilesi bir şey gibi yaşamalısın.

Kelimelere dökmelisin kendini ve kelimelerini yakmalısın sonra.Duvarlara bağırmalı ve duvarlarını yıkmalısın sonra.

Hafiflemelisin. Bir şeye tutunan kendi olamaz ve kimse kendine tutunamaz. Aşkla tüm yüklerini atmalısın. Gözlerin iki çeşme ağlamalısın. Koyuvermeli, bırakmalısın.

Bırakmadan – kendini – bulamazsın.
Unutmadan – kendini – bulamazsın.

Hiçlik dünyasına kaybolmadan girilmezmiş. Öyleyse adını unutmalısın. Kimliklerini çöpe atmalısın. Çırılçıplak kalmalısın. Masumiyetinle kucaklaşmalısın. Kendini verip aşkı satın almalısın. Eğer kendini unutacak kadar çok sevebildiysen aslanı, açtığında ağzını, başını gönüllü uzatmalısın.

Aşk yakar. Ateşe hazır, küle razı olmalısın. Kendini kaybettiğin "an"a dönmeli ve döne döne o anda, aşkla yanmalısın.

Bin yıl da dilese ömürden ana kanar gönül.
Bin yıl da geçirse gurbette cana andır ömür.

27 Ağustos 2010

Aşk Hikayesi

Hepimiz bir aşk hikâyesiyiz; öyle olmak zorundayız. Zira gül, bülbüller ötüşmeden başında - güzelliğin ne bilir?

Kara toprağın, o ışıklı güneşe aşkının meyvesidir çiçek; o sert ve küçük tohumun kendisini açmış halidir. Tohum ise çiçeğin aşkla yanmış hediyesidir toprağa… İşte sırf bu yüzden sesim, sessizliğimin göz kırpışı ve sesim gülümsemesi gülüşümün.

Öz meyve verir yandıkça aşkla.
Herkes meyveye kanar ateşi görmez oysa.

Arı çiçeğin özünü tadar, aşkla kendinden geçer her bahar ve o özü kendinden geçirip yeniden doğurur aşkla. Aldığı ve doğurduğu arıya yeter. Ötesi, balda özünü tadanın (ya da tadamayanın) meselesidir. Kimin nasibiyse alır bu baldan. Kimin nasibinde yoksa da bir şey anlamaz; ne baldan, ne baldırandan.

Arıysan yaptığın, yapacağın baldır. Arı dediğin bal yapmayıp da ne yapacak? Aşk içindeysen; her halin, her sözün ve dahi bütün eserin aşktır. Arı değilsin artık hatta - balsın, bal. Ateşe dalan ışığa döner çünkü. Saf ışıksın artık nur... Nasıl ki annen sendeki ışığı daima aşkla görebilendir, artık annenin gözleriyle görür seni kâinat da – ışığın aşikârdır.

Kök salan uçabilir mi?
Kendinden kaçabilir mi?
Aşk ile yanmamışsa
Meyvesin saçabilir mi?

16 Ağustos 2010

Günebakan

Kağıttan kayıklarda kaçak yolcuyum.
Bırak ipini uçsun balonum.
Sözcüklerim unutulur yakındır;
İlla ki arayacaksan;
Günebakan çiçeğidir yerim yurdum.

30 Haziran 2010

Hayatım Roman

Bir kitap yazacağım.
Yazdıkça ağlayacağım.

Aşkı yazacağım;
Aşkla yazacağım.

Kendini silmektir aşk.
Gözyaşımda boğulacağım.

29 Haziran 2010

Maktül

Tetiği çekeceksen birazdan
Öpmesen de olur maktulü;

Topuğundan.

28 Haziran 2010

Kanatın Dünyayı

Dengedeymiş gibi yapan ölü ruhlar;
canlanın, titreyin ve sarsın Dünyayı –
kendinizden başlayarak...
... ki takılı kaldığınız karanlık uçtan
dengeye gelesiniz kalbinizde ışıkla...

Biliyormuş gibi duran kibirli ruhlar;
çatlatın, köpürtün ve kanatın Dünyayı –
kendinizden başlayarak...
...ki dilinizde donup, zehirli bir tat veren sevginiz
aksın hakikatle avuçlarınızdan...

22 Haziran 2010

Bilmem Ki


Hayat anlaşılmaz güzelliklerle doludur ve ilginçtir; en güzel hediyelerinden biri hayatın, henüz anlayamamış olmaktır.

Hayat mantıklıdır. Yine de hayatın mantığı, insanın mantığıyla kavranamaz. Çünkü hayat çok boyutlu, sürekli değişen, durmaksızın ilerleyen bir film iken insanın hayatı anlama çabası tek boyutlu ve fazlasıyla durağandır. Buna rağmen insan, kare kare çözmek istiyor bu çok bilinmeyenli ve değişken bulmacayı. Üstelik bir şekilde anlamlandırmaya çabalarken hayatı, aslında güzelliğini de örtmüş oluyor bilmeden. Hem çözse ne olacak o da ayrı mesele; çözülmüş bilmecenin güzelliği mi kalır? Güzelliğin bir matematiği var elbet. Ama güzellik anlaşılmak için değil tadına varılmak içindir. Bir sanat eserine bakıp onu anlamaya çalışan, ya sanattan hiç anlamıyor ya da bakmayı bilmiyor demektir.

Belki de anlamamak daha çok şey öğretir insana. Mantıkla adım adım anlamaya çabalamaktan vazgeçebilse insan ve izin verebilse; sezgi ile çoktan kavrayacaktır belki. Bilmem ki…

Tek kanadı ile uçabilen kuş yoktur; sezgi de mantık da lazım insana... Ve tabii kendini her şeyi, sürekli olarak anlamaya zorlamamak da. Hem belki en iyisi hayata karışmak, hayatla birlikte akmak, değişmek, dolaşmak, gezinmek; anlamın ve daha da iyisi güzelliğin kendisi olmaktır.

05 Mayıs 2010

Aşk Denizi

Hayat dalgalı ve aç bir denizdir. Bu denizin dalgaları, olasılık dalgalarıdır; onları yaratansa insanın düşünceleridir. Fırtına, insanın heves ve arzularından kopar. Duygu, olasılığın gerçeğe döküldüğü kaptır. Kaptakini pişiren iradedir. Endişe, henüz pişmemiş aşa su katmaktır. Sabır her fırtınanın geçici olduğunu bilmektir. Sabır kısık ateşte, aşa lezzet katmaktır. Nihayet dileyen dilediğine ulaşır ve fırtına bir süreliğine diner. Aslında fırtınayı bitiren şey doygunluktur; iç denge, sükûnet ve dinginliktir.

Herkes kendi denizinde yüzer ve deniz, yine de tek bir denizdir.

İnsan içinde yüzdüğü aşk denizini sevmeli.

Eğer bu denizde var olacaksan yüzmeyi öğren ve unutma ki denizde fırtına varken yüzmek öğrenilmez. Hatırla ki iyi yüzücü suyla savaşmaz ve işin çoğunu suya bırakır.

Eğer bu denizde eğleneceksen sörf yapmayı öğren ve kendine bir tahta bul. Hatırla ki, dalga yokken sörf yapılmaz ve iyi sörfçü dalgaya hiçbir şey yapmaz; her şeyi dalganın yapmasına izin verir.

Eğer bu denizde bilmediğin sulara açılacaksan kendine bir gemi bul ve kaptanlığı öğren. Hatırla ki bu gemide akıl dümen, iman ise gemidir. İyi kaptan ise fırtınada dümeni bırakmaz; gemisini de asla terk etmez.

Yüzmek nefes; sörf denge; kaptanlık akıl işidir.

Hepsini öğrendiğinde - lezzetli bir rayiha olarak gönülde - dilediğin derinlere dalabilirsin artık.

16 Nisan 2010

Aşkla Pişmek


Toprağı da sevmeli ağaç,
güneşi de.

Sade toprağı seven ağaç
kök salar sevdiğine,
sevebildiğince
ve onunla kucaklaşır önce.

Özgürlüğü seveninse
dalları güneşe uzanır
ve başı dönerek aşkla sarhoş
yükseklerde gezinir bir süre.

Sıcak yuvasından
başını kaldırıp ta
dal veremeyen
kör olur sevdiğinin koynunda
ateşi içinde kalır
kömür olur kapkara

Kök salamadan
özgürlük derdine düşen
rüzgara kapılır, kırılır
savrulur kendinden uzaklara
Ve veremeden aşkının meyvesini
Güneş'inden de olur.

Ve en çok
sevdiğine aittir insan;
kök verdiğinde de
dal verdiğinde de.

Nihayet seven
Sevdiğine kavuşur.
Ha toprak olur kavuşur.
Ha meyve olur kavuşur.

Ve aşkla pişmek
tam da böyle bir şeydir.

14 Nisan 2010

Nokta

Soru işareti
kendini arayan yılan
Başı olmadan
sona varamayan
Ünlem "Bir"
Kendine dışardan bakan
Ve sürekli
kendine şaşıran...
Virgül ki noktayı geçiştirir
Oysa nokta nefestir
Ve nokta;
"Bir"anlık estir
.
O'nsuz "cümle" nedir?
İşte bu yüzden;
Noktasını bilen
"Cümle"sini bilir.

03 Nisan 2010

Kimdin - Kime Kaldın?

Bırak kendini!!
Düş kendinden uzaklara
Gümbür gümbür çağıldasın ruhunun yankısı
Adını hayat bildiğin sularda...

Sarhoş ol; bat karmaşaya
Vurgun ye - haykırarak acından
İsyan et arada bir istersen;
Sessizliğine Tanrının,

Can havliyle aşk dilen
Yabancı tenlerde gezin
Öyle çok aran ki kes ümidini bulmaktan
Sonra yeniden bırak

Uzaklaş - kendine
Ve hepsine yeniden bak;

Neredeydin nereye vardın?
Kimdin ve kime kaldın?

23 Şubat 2010

Sesten Nefesten Öte

Tüm ünvanlardan öte kimsin?
Tenden, bedenden öte kim?
Zevkten, hevesten öte nesin?
Sesten, nefesten öte ne?

Bir söz isen kulağın nerede?
Bir göz isen görenin kim?
Bir can isen cananın nerede?
Canan sen isen sevenin kim?

Hayatlar boyu biriktir istersen kendini
Yüce bir yer inşaa et kendine, bir saray
Yine de göremezsen saadeti
Yak elindekini ve savur küllerini..

13 Şubat 2010

KAR


Bir ilişkide kendini bulamaz insan. Nasıl bulsun? Ötekiyle uğraşmaktan, kendine dönmeyi beceremez ki bir türlü.

Ayrık dünyaları var ilişkinin, sınırları var; ben var bu yanda, sen var öte yanda. Nedir ki bir ilişki o zaman; kendine teğet yaşamak en fazla...

Hem nedir insan? Nerededir insanlığımızın sınırları? Bedenimizde mi? Düşüncelerimizde ya da algılarımızda mı? Nedir ki bir insanın kimliği? Ben dediğimde anlattığım ne? Sen dediğimde benden ne kadar ötedesin? Ben dediğim bir yanılsama; sahte bir kimlik; en nihayet köpük köpük uçuşup kaybolacak bir baloncuk değil mi?

Söylesene; baloncuk patlayınca ne saçılır her yana...

Baloncukların ritminde ve ahenginde ifadesini bulacakken sevgimiz, birbirinden bihaber, ayrık dünyalar gibi uçuşuyoruz oradan oraya. İlişki dediğimiz şey ise birbirine yapışıp ötekine izin vermeyen ve birlikte aşağı çöken iki baloncuğun hazin hikâyesine dönüyor: Ne ben sana ne sen bana

Kar yağıyor... Her kar tanesi kendi ritmiyle, istediği gibi hareket ediyor ve ilginçtir hiçbir tane ötekine yapışmıyor. Yine de müthiş bir uyum ve bütünlük içinde hepsi. Hiç acele yok. Hiç kavga yok. Hiç endişe yok. Sevginin dansı bu olsa gerek. Sonra hepsi buluşuyor çatıların, ağaçların, toprağın üzerinde. Birleşiyor, karışıyorlar birbirlerine; tüm yanlışları bembeyaz bir masumiyetle silercesine… Aşk ta tam olarak bu olsa gerek…

21 Ocak 2010

Yankı


Bırak dostların tutamasın seni
Ve vur dibe.
İzin verir zira gerçek dost,
Gitmen gerektiğinde gidişine.

Bırak dost kalmasın yanında;
Dibin karanlığında kal öylece.
Sessizlikte kal
Sade kendinle.

Bırak görme ötekini,
İsteme, bekleme.
Öyle çok düş ki boşlukta
Ancak kendin tutabilesin
Kendini dipte.

Derinde saadetle kal –
Ki saadetin çıkarsın seni
Yeniden yükseklere.

Güzellik görmeye niyetliysen hayatta.
Dibin güzelliğini gör önce;
Ve dostunla dipte kucaklaş;
Tüm kâinat dostun olsun böylece.

Dost yankısıdır insanın.

Hiç bilmiyormuşum gibi
Dillendirdiğinde dost –
Zaten bildiklerimi
Ancak o zaman biliyorum;
"Bildiğimi."

Ben eksiksem dost kimi tamamlar?
Ben tamamsam artık düşman mı var?

17 Ocak 2010

Ver Yükünü Ateşe

Bir kanat çırpışında ensesinde olmak mı istiyorsun hayatın yoksa karınca adımlarıyla sürüklemek mi meselen; yorgun geçmişini sırtında? Hafiflemek istiyorsan; ver yükünü ateşe – yan aşkla.

Oysa sen korkuyorsun yanmaktan ve biriktirmeye devam ediyorsun hala. Belini büken, kamburunu çıkaran o külçeye "artık yeter" diyebilmek için daha kaç hayat biriktireceksin?

Kazandırdığından daha fazlasını kaybettirir yalan. Kaybettirdiğinden çok daha fazlasını kazandırır hakikat. Yalanını kaybet ne olur ki? Kazanırsın hakikati.

Sürekli konuşuyorsun. Çok konuşuyorsun… Gürültünden yakınırken bile gürültü koparıyorsun. Kurbanlık kuzular gibi meleşmeyi bırak artık; sus. Sözünle yeni bir hayat yaratıyorsun görsene. Sessiz kal; şu anda ve tüm sesleri önüne kat. Çobanı ol sürünün. Üfle kavalını ve şarkın yankılansın dağlarda. Önünde uzansın şehvetle akan nehirler gibi bütün evren.

Kuşa neden yavaş uçuyorsun, balığa neden hızlı yüzmüyorsun diye sorsan ne olur? Şairin başında beklesen, ressamın elinden tutsan ne karın var? Şiir aceleye gelir mi?

İster atı, ister aklı – neyi zorlarsan direnir. At kendinin sahibiyse ister koşar ister dinlenir. Ne karışıyorsun ki?

Anlamıyor musun hala? Sessizlik çabası da gürültü yaratır ve önemsizdir dilinin sessizliği. İnsanın içi sessiz olmalı en başta... İçinde sükûnet olmayanın sessizliği, fırtına öncesi sessizliktir – olsa olsa.

Tüm hayat, insanın kendisiyle hasbıhalinden ibarettir.
Sessiz kalma hakkını kullanırsan hayat biter; aşk başlar.

Ya aşkla kendini ver - sükûta eriş ya da sükûnetle kendine kal - aşka eriş.

…

Sen gel; ver kendini aşkla. Ver yükünü ateşe. Aşkla veren aşktan olmaz; korkma.

Merak etme; gelecektir O; yükünü bırakınca sen. Geldiğinde orada ol; hazır ol; canlı ol. Ama arama O’nu; bulamazsın aradığın yerlerde. Baktığın yerde değilsin ki; son noktası sensin bu cümlenin – sen. O yüzden aşk içinde O'l; kendinde O’l. An içinde kal; kendine kal. Kanatlanır süzülürsün; akarsın gönülden gönüle o zaman. Bin sevgilide yaşarsın da bir sevdiceğin olur o zaman.

.

10 Ocak 2010

Sade Suya Tirit

Hayatta sonlandıramayacağı çok fazla acı vardır insanın ve bu acıların varlığı, harika bir kaçış sağlar aslında insana;

“Asla çözülemeyecek acılar için hayata, Tanrıya ya da birilerine dilediğin kadar öfkelenebilir, küfredebilirsin”.

Hem böylece kendi acılarına hiç sıra gelmemiş olacağından onlarla yüzleşmekten de yırtmış olursun. O yüzden herkes hayatının, kendisinde en çok acı yaratan meselesi üzerinde dönüp durur. Ama pek az insan bu meseleyi fark eder, fark ettiğinde onunla yüzleşir ve çözmeye girişir.

Hayatta insanın canını acıtabilecek çok sayıda ve farklı derinlikte mesele vardır. Bunların bazıları beni bir başkasından daha fazla acıtıyor gibi görünür. Ama görüntü aldatıcıdır ve insanın kendini kandırmak için binbir türlü dolambaçlı yolu, hilesi vardır. Üstelik bir başkası bizim acılarımıza bizim uygun bulduğumuz gibi yaklaşmıyor diye onu sığ ya da duyarsız olmakla suçlayamayız.

Canı acıyan insan, acısına duyarsız olduğunu düşündüklerine karşı katılaşır ve ne kadar iyi niyetli olsa da yeni acılar yaratabilir bilmeden. Kimi belki bunu kelimelerle yapar kimi de topla tüfekle. Acının halkaları böyle büyür dalga dalga.

Acıya son vermek adına, daha çok güç kazanmak uğruna birileri savaşıyor her gün ve gücünü yeni acılar üzerine inşa edip pekiştiriyor. Kimisi bir düşmanla; kimisi yoklukla, fakirlikle; kimisi zulümle, adaletsizlikle savaştığını sanıyor. Ve ne ilginçtir; eğer öğrenebilirse tüm bu savaşlardan çok değerli bir şey kalıyor insana:

Savaştığın şeyin ne olduğu fark etmiyor, en nihayetinde; tek savaşın kendinle ve savaştığın şeyi büyütüyorsun sadece.

Savaştığın şeyi büyütüyorsun!

Savaşmayalım da kaderimize boyun mu eğelim ya da isyan edip intihara mı kalkışalım?

Elbette evet ve elbette hayır!

Pek öyle görünmez ama mücadelede mutluluk vardır; savaşmakta büyük tat vardır. Savaştıkça gücünü bileylersin ve vazgeçmediğin, kaybettiğini kabul etmediğin sürece de kendini var edersin. Zavallı olmaktansa SAVAŞ ve bir şey ol. İnsan, intiharını bile büyük bir amaca bağlayarak taçlandırabilir kendini. Hatta İNTİHAR ET varsa böyle bir amacın ve intiharını bile bir şahadete dönüştür.

Ama dikkat et; savaştıkça gücünü bileyler, güçlendikçe de kendini bir şey sanırsın. Oysa savaşın ötesine geçebilirsen ki bu sıradan insana anlaşılmaz gelir çok zaman; yenilmeyi öğrenirsin sadece, küçülmeyi ve nihayet hiç olmayı.

Hiç olduğunda biriktirecek bir güç de yoktur artık. Nerene saklayacaksın ki? Hiç olduğunda düşmanın yoktur artık; kim kiminle savaşacak ki? Hiç olduğunda bir ihtiyacın yoktur artık; kim isteyecek ki? O zaman hiç aklına getirmediğin, varlığından bile haberdar olmadığın bir kuvvet haline gelirsin, tüm savaşını külliyen bitirebilecek bir kuvvet: SEVGİ

Hak ararken ölmez, öldürmezsin o zaman; ama ne yapsan haktır; can katarsın. Pazar yerinde artıkları toplarken yüzünü saklamazsın o zaman; güzelliğinden utanmazsın. Tinerci çocuktan, esrarkeşten hatta katilden bile korkmazsın o zaman; korkuyla yaratılmış acıları silersin varlığınla.

Ama yok! Sen boş ver; bakma bana. Sade suya tirit bunlar; sıkılma boşuna. Savaş sen; devam et. Bük bileğimi, acıt içimi; eğer bir ben bulabilirsen buralarda.

06 Ocak 2010

Mutluluğunu İzle


Sözlerini gözlüyorum.
Kalbim ıslanıyor her defasında.
"Hayat bu" deyip geçmek istiyorum.
Bir ses vermeden geçemiyorum.

Mutlu ol ve mutluluğunu izle. Hayat, sadece varlığı yaşamak ve ondan öğrenmek için değildir. Hayatta bir şeylerin az ya da eksik göründüğü zamanlar da mutlaka olur ve aslında her şeyin eksiksiz ve tam olduğu bilincine de ancak bu sayede ulaşırız. O yüzden aynı durumlardan geçerken korku içinde, kendini ittirerek, küfrederek, mücadele ederek ve mutsuz da yaşayabilirsin --- severek, içinden gelerek, şükrederek, kanaat ederek, sabrederek ve mutlu da yaşayabilirsin.

Benim seçimim mutlu yaşamak. Dileğim sen de kendi adına mutluluğundan feragat etme. Mutlu ol. Kendi başına olacaksan kendi başına mutlu ol. Biriyle olabiliyorsan onunla mutlu ol. Nerede olabileceksen orada mutlu ol. Ama Allah Aşkına “mutlu ol”.

Hiçbir şeye mecbur değilim. Sen de mecbur değilsin. Fakat bunu görüp kabullenmek yerine, şikâyet ve hatta isyan da edebilirsin. Senin seçimin, ne diyebilirim.

Sorumluluklar var biliyorum. Paylaşmak lazım hemfikirim. Ama korkularını, tüm insanlara ve hayata karşı güvensizliğe, sorumlulukları da mecburiyetlere dönüştürmene ortak olamam.Sana şu anda bir karar vermen için sesleniyorum: Lütfen bugün artık mutlu olmayı seç ve sadece, artık sadece mutluluğunu izle.

İşinin seni mutsuz ettiğini düşünüyorsan hemen bugün istifa et ve severek yapacağın işi düşle. Çık yola, tüm kâinat yanında – göreceksin. Eğer hala duruyorsan; ne kendine ne de Tanrıya güvenemiyorsun demektir.

Birinin seni mutsuz ettiğini düşünüyorsan, “birlikte ve ortak” ya da “ayrı fakat ortak” hayatınızı “ikinizi” de mutlu edecek şekilde düzenlemenin yollarını belirlemeye davet ediyorum sizi. Şikâyet etmeden, kızmadan, birbirinizi farklı olduğunuz için suçlamadan ve kendi özel alanlarınız olmasına izin vererek. Her ikiniz de mutlu olmayı hak ediyorsunuz. Ve varsa çocuklarınız da mutlu anne babaları olmasını hak ediyor.

Mutluluğunu izle. Hafifleyeceksin ve orada hiç yanlış göremeyeceksin.

04 Ocak 2010

Gökyüzü Kadar Büyük Olmalıyım


Son kez baktım fakirliğime
ve ilk kez açtım gözlerimi
Açtım kanatlarımı ve dedim ki;
"Gökyüzü kadar büyük olmalıyım."
Süzülürken teninde koyu sessizliğin
Boşluğun aşkıyla sarhoş olmalıyım....

Son nefesimi verdim
ve aldım ilk nefesimi.
Daldım dipsiz serinliğe ve dedim ki;
"Okyanus kadar derin olmalıyım"
Dönerken başım koynunda maviliğin
Tuzunun tadıyla köpük köpük taşmalıyım.

23 Aralık 2009

Gölgemi Gölgeleme


Tüm sorular gölgeye aittir.
Kelimelerden geçen tüm cevaplar da...

Gölgemi gölgeleme;
Işığıma karış.

Sev sadece ...

Sesimi sev;
Sessizliğimi sevdiğin kadar.

Öfkemi sev ...
Dinginliğimi sevdiğin kadar.

Beni sev ...
Kendini sevdiğin kadar.

Kendini sev ...
Sevildiğin kadar.

Sesimi sesine kat benimle konuş
Sessizliğim ol halime karış

Öfkeni al öfkemle yarış
Dinginliğimi al kendinle barış

Beni sev ...
Kendini sevdiğin kadar.

Kendini sev ...
Sevildiğin kadar.

Sadece sev.

22 Aralık 2009

ŞİİR GİBİ SUS

Hakikatin kelamı tek, anlamı ise katmerlidir ve anlam, sözü işiten kulağın olgunluğunca kendini ortaya koyar.


Dil anlamı aktarma çabasıyla doğar ve araç, anlamı aktarmaya çalışırken ne kadar iyi niyetli ve mükemmel olursa olsun aslında onu anlattığı kadar da örter. Çünkü harita arazinin, "yemek" kelimesi de yemeğin kendisi değildir. O yüzden kelimelerle meseleyi anlamak, anlamaktan çok ıskalamaktır. Zira ne laf, açın karnını doyurur ne de harita başında, savaş kazanılır.

Dil manayı dümdüz anlatırsa onu soğuk bir duvarla örter. Dil manayı en açık, “gizemle süsleyerek” anlatır. Çünkü gizem, manayı kelimelerin matematiğinden çıkarıp kendi içinin derinliklerinde aramaya götürür insanı. Gizemsiz dil iticidir, çirkindir; detone söylenen boynu bükük şarkı gibidir onunla aktarıldığında mana.

Söz değil mana kutsaldır. Sözü zihin, manayı kalp duyar. Ve mana daima; sözü çevreleyen sessizlikte yatar. Manayı duyan, yaşayan, söz istemez artık; örtü istemez. Şarkının kendisi varken yankısını istemez. Bütün "kutsal" insanlar sessizdir o yüzden ve sükûnet taşar her hallerinden.

Bir kuş olup
Şakımayacaksan eğer
Bırak ötsün kuşlar

Bırak suyu kendi halince
Su olup
Akmayacaksan eğer.

Ağacı, gökyüzünü, güneşi...
Kirletme kelimelerinle.

Bir ad koyarak öldürme
O masumun çocukluğunu.

Bir şair ol olabilirsen.
Sözün bile sessiz olsun;
Gürültüsüz…

En sessiz insanlardır şairler.

Şiir gibi yürü,
Şiir gibi konuş,
Şiir gibi bak,

Bir şiir ol hatta.

Ve en çok da şiir gibi sus!
Susabilirsen...

14 Aralık 2009

Yanlızlık


Hangisi daha çok yalnızlıktır?

Seveninin olmaması mı; sevdiğinin olmaması mı daha çok yalnızlıktır?

Etrafta başkalarının olmaması (tek başınalık) mı; başkalarının olması ama seni görmemesi ya da duymaması (başkalarının duyarsızlığı) mı daha çok yalnızlıktır?

Başkalarının seni görüp, işitmesi ama ses vermemesi veya görmezlikten gelmesi (başkalarının kayıtsızlığı) mı başkalarının seninle konuşması, sana bakması ama anlamaması (başkalarının anlayışsızlığı) mı daha çok yalnızlıktır?

Başkalarının seni anlaması ama duygularını paylaşmaması (başkalarının şefkatsizliği) mi bu başkalarının senin en sevdiklerin olması (başkalarının miyopluğu) mu daha çok yalnızlıktır?

Başkaları mı başkaları yanılgısı (aşksızlık) mı daha çok yalnızlıktır?

07 Aralık 2009

Güzellik = Güç

Güç aşağı çeker. Bilek bükmek için savaşanın bitmek bilmez savaşı. Üstünlükle attığın her adımda zayıflarsın bu yüzden. Gücünü kullanmayacak kadar da güçlü müsün?

Güzellik yüceltir. Tatlı bir şarkıysa gönlüne her ah, asaletle kalpleri birbirine yaklaştıracaktır savaşın. Gücüne güzellik de katacak kadar yüce gönüllü müsün?

21 Kasım 2009

İnsan Kendisiyle Nasıl Kucaklaşır?

Tohum çamura batmadan filiz vermez.
Filiz kökü derine inmeden yükselemez.
Rüzgar ne kadar kuvvetli eserse kök o kadar derine iner.
Kök ne kadar derine inerse gövde de o kadar yükselir.
Gövde yükseldikçe dal kökünden uzaklaşır.
Yaprak nefes almasa ağaç can bulamaz.
Gün bahara ermeden can çiçek açamaz.
Çiçek arıya öz vermeden arı çiçeğe konmaz.
Çiçek arıdan öz almadan özü meyveye dönmez.
Meyveye ışık değmeden meyve olgunlaşmaz.
Ham meyve daldan düşmez.
Olgun meyve dala kalmaz.
Meyve daldan düşmeden tohum çamura batmaz.

05 Kasım 2009

Çark

Binlerce kere de doğsan yeniden
Şu an'ın içine yuvarlanacaksın.
İnandığında iyiye - yine vurulacak,
Unuttuğunda unutmak istediklerini -
Tekrar yaşayacaksın.
Kaçtıkça celladından - yine karşılaşacaksın.

Bu Onun sessizliği...

İyi, kötüde can bulan
Hatıra, gelemeyen-çağırılan
Varsa bir ümit, eldeki an
Cellat aşk;
Yok idamdan kurtulan

Bu Onun sensizliği…

28 Ekim 2009

Masal


Adem ile Havva, Tanrının cennetinde mutluluk içinde ve “bilmeden” yaşıyorlarmış. Fakat özgürlüklerini kullanıp yasak olanı seçince önce elmayı sonra ayvayı yemişler. Kendilerine yasaklanmış olan "bilgi" ağacının meyvesini yemiş ve cennetten kovulmuşlar.

Aslında insanın elmayı yemekten başka yapabileceği hiçbir şey de yokmuş. Çünkü insana “O” nefes vermiş ve meleklere de insana secde edin demiş. Özgür olan insan, sadece verilenle, öğretilenle yetinemezmiş; merak etmek onun doğasıymış ve eğer özgürse sınır kabul edemezmiş. Zaten bu yüzden melekler ona secde etmeliymiş.

Böylece insanoğlu yasak olana cüret edip “bildiğinde” iyi ve kötü doğmuş. Ardından da yargılama, kötüleme ve kibir. Ve tabii suç ve ceza da.

Ve "O" tüm bunları zaten biliyormuş.

(“O” her şeyi bilendir ve “O” yine de birdir.)


Bilmek ilk günahtır.
Bildiklerinse son perde.
Perdeyi yırtamıyorsan
Bilmek yüktür sadece.

İnsan bildiğinde biri iki yaptı. Ayrılış böyle başladı. Bir bilen ve bir de bilinen ortaya çıktı. Bir gözlemleyen ve bir de gözlemlenen. Adem cennetten değil aslında hakikatten kovuldu ve sisli bir aynaya hapsoldu. Aynadan cennetine dönüşü için bilmekten, (aslında kibirden) geçmesi gerekiyor... Ama zor geliyor ademe bu. Çünkü dünyaya bakınca hem sahtelik ve acı hem de heyecan, zafer ve alkış görüyor. Sadece acıdan kurtulayım alkış devam etsin dediğinde acıyı tazeliyor.

Yargılamadan, değerlendirme yapmadan, kınamadan yaşamak cennette yaşamaktır. Bilmeden bilmek O’na karışmaktır. Bilmek O’ndan ayrı düşmektir. Bu yüzden bilmek aslında tek günahtır.

İnsan iyiyi kötüyü unutmak için aşık olur.

İnsan tüm bildiklerini unutmak için aşık olur.

21 Ekim 2009

"O"


İçerdeki ve dışarıdakidir O.
Hiçbir yerdeki ve her yerdekidir.
Bilinen tek ve bilinemeyecek tektir O.
Sevgilidir ve sevendir.
Gönlün hasreti ve vuslatıdır O.
Âşık’ın derdi ve sevincidir.

O'nda olmayan yoktur.
O olmayan YOK'tur.
Yokluk O'nsuz olmaktır.
VARLIK O’na dalmaktır.

Anda O'nda olmaktır – ibadet
"An" içinde O'nu "an" öyleyse

Aşk içinde "olmak"tır – ibadet
“Aşk” içinde O’na “kan” öyleyse

Yaşadığın her şey
Cevabıdır O'nun sana
İçinde hayır olmayan bir şey
Hiç olmadı O’ndan yana.
“Ben” nasıl görmek ister ise
Öyle görmek ister “O” da

O’nun dileğidir; Ben’in dileği
Gönlünce dile öyleyse

O’nun sözüdür Ben’in sözü
Bir güzel söz söyle öyleyse

Beni bana veren de "O"
Beni Ben'den alan da.
Her daim dosttur “O”
Dostluğu kaybedilmez asla.

"Ben" ben’den sıkılıp koyulunca yola
"Ben" ben’den soyunup varınca "O"na
Sureti yırtıp çıkınca asıl meydana
BEN'de görünür artık “O”nun varlığı da.

14 Ekim 2009

Hayatla Bir Nefes


Hayat her daim esnektir ve belki de evren, genişleyip daralan bir boşluktan ibarettir. Hatta kim bilir, belki evren de aslında insan gibi nefes alıp vermektedir. Değişmeyen şey, hareket ve hareketsizlik arasındaki sonsuz nefes alış verişidir; doluyla boş arasındaki akıştır. Değişen şey ise her alış-verişle yeni güzelliklerin evrene saçılmasıdır. O yüzden bir akordeon gibi hayatla bir nefes esneyebilmeli insan. Ve kim ki esnemeyi beceremez, hayat esnerken o sıkışır kalır; kaskatı kesilir, büzülür ve bozulmaya başlar.

Kim ki alış-verişte sıkıntısı vardır esneyemez. Almalı ve vermeli insan oysa – verebilmeli ve alabilmeli. Dostlar alış-verişte görmeli. İnsan hiçbir şeyi kendinde ve kendini hiçbir şeyde "tutmamayı” becerebilmeli.

Alış-veriş zenginleştirir insanı, akış büyütür ve güzelleştirir. Güzelleşen insan kaçınılmaz olarak hayatı da güzelleştirir. Dünyaya bakıp güzel hayatlar gören insanların, kendisidir güzel olan, tam da bu yüzden…

Kimi insan esnemekten korkar ve kendini tutar. Ne başka gönüllere akar ne de başkaları onun gönlünde akacak yer bulur. Böyle insanlara, tek başınalık yeter görünür.

Kim ki tek başınalık yeter, kendinden yer.

Su gibi olmalı oysa insan; kabından taştıkça, aktıkça arınmalı; ferahlamalı. El vererek, can vererek, kendini vererek; ferahlamalı. Kendini tutan insan, kendindeki güzelliği de örter korkularıyla ve bir süre sonra artık ne kendinde ne de dünyada bir güzellik göremez olur.

Kimi insan esnemekten korkar ve bir meselede; ilişkide, parada, engelde tutulur kalır. İnsan eksiğinin tutsağıdır oysa. Ve insan her neye yapışmışsa artık onun bir parçası olur. Bağımlıdır artık. Böyle insanlara kendileri asla yetmez. Mesele hep “kendilerinin yakasını bırakmayan” öteki olur.

Kim ki kendine kendisi yetmez, yeten bir şey de göremez.

Eksiği meselesini büyütür sürekli. Böylece zamanla her şey aşılamaz meselelere dönüşür. Böyle insan hep kendi etrafında döner durur ve meseleyi dışarıda sanır. Okyanus gibi olmalı oysa insan, kabı geniş olmalı, büyüklüğünün farkına varmalı ve tüm kirleri kendi derinliğinde çözmeli, arındırmalı… Kucaklayarak, sarmalayarak, eksiği tamamlamalı. Kendini, eksik olanda tutan insan, kendindeki güzelliği değil eksik olandaki yetersizliği görür ve bir süre sonra yeterli bir şey de göremez olur hayatta.

Esneyebilmek için cüret edebilmeli insan. Bulunduğu yerden bir adım öte yana kıpırdayabilmeli. Denemediğini deneyebilmeli; söylemediğini söyleyebilmeli. Bundan bir şey çıkarıp çıkardığıyla geri dönebilmeli. Ve tüm bunları görev hissiyle, mecburiyetten ya da ihtiyaçtan değil; zorlamayla hiç değil suyun akışındaki doğallıkla yapabilmeli.

Ve elbette kendine yetebilmeli insan. Arayış ve çabalamaya da ara verebilmeli. Ve her arada görebilmeli ki nasılsa bir gün kendisi kendisine yine yetmeyecektir. Yine yeni güzellikler saçmak için evrene, bulunduğu yeri terk edecektir.

01 Ekim 2009

Gülün Dikeni Var

İnsanın doğal hali mutluluktur ve insan aslında daima mutludur. Ama bunu her an duyumsamayabilir. Çünkü insan genellikle korkularıyla mutluluklarını örter. Sonra da sadece yüzeye bakıp başka bir şey olmadığı hükmüne varır.

Gül koklayayım derken insanın eline diken batar bazen. Ve insan gülden korkmayı öğrenir. Korku dikeni bilmemekten, (cehaletten) ve bunun sonucunda acı ile tanışmaktan gelir. Bilmediğimiz, (aslında hatırlayamadığımız) kim olduğumuz ve hayatın ne işe yaradığıdır. Hayatta kalabilmek, ihtiyaçlarını karşılamak derdiyle çabalarken acıyla tanışır ve yanlış yapmaktan korkmayı öğreniriz. Bir yandan gülü ister bir yandan acısından kaçarız. Çelişki de burada başlar; yanlış yapmadan doğruyu bulamazsın doğruyu bulamadan da hala cahilsindir ve acı deneyimler yaşamaya ve mutluluğa örtü örtmeye devam edersin. Aslında dikeni eline hep kendin batırırsın.

Ayrılık acısı dikenin acısıyla, gülün aşk vaat eden kokusu alışılmışın rahatıyla çarpışır. Aslında acıyla çakırkeyif yaşayan ve mutsuzluk edebiyatı yapan insanlar bile mutludurlar. Çünkü insan mutluluktan başka bir şey seçemez. Fakat cehaletle yapılan seçimin getirdiği mutluluk bir balondur ve dikeni içinde kaldığından balon illa ki patlar. Beyaz çarşafın üstündeki kara leke gibi bir şey hep rahatsız eder. Nihayet mutsuz olduğunu idrak ve kabul noktasına geldiğinde bu kez sorumlu davranmanın ve eylemin mutluluğu, eylemsizliğin ve sorumsuzluğun yarattığı mutlulukla yer değiştirecektir.

İnsan ne kadar da tam olduğunu ve hayatın ne kadar da mükemmel olduğunu görebildiği her an mutludur. Göremediği her an aramakta ve aslında hiç olmamış eksiği tamam etmeye çabalamakta ve tam da bu yüzden mutsuzluğunu yaratmaktadır.

Aslında hayat o kadar mükemmel ve mutluluk doludur ki insana ondan daha mükemmel bir şey çıkarma imkânı sunar ve cehaletine rağmen kendi yolundan gitmesine izin verir. Hafızasını tazelemesi ve kim olduğunu hatırlaması için…

Aşkı sual etme benden, yanarsın.
Gülistan bekler iken dikenliğe dalarsın.
Yapma, etme cancağızım sen ağasın, paşasın.
Dilenciyle döner sonra, çöplüklerde yatarsın.

07 Eylül 2009

Elma

Ben meyvenin her türlüsünü severim. Eşim de sever ama benim kadar düşkünü değildir. Yine de tüm meyveler içinde elmayı, eşim kadar kimse sevemez herhalde. Elmayı çok seven eşim ise elmanın yeşil ve ekşi olanını pek sevmez. Gelin görün ki ben de ona bayılırım. Ben aslında tüm meyvelerin ekşi olanlarını daha bir fazla severim. Geçenlerde kızım sordu; “baba sen neden ekşi seviyorsun?” Çok düşündüm; işin içinden çıkamadım. Acaba ben neden yeşil ve ekşi elma seviyordum? Ekşinin özel lezzetini bir şekilde bendeki ekşiye özel bir dil algılayabildiğinden filan olabilir mi acaba?

Bazen elmanın yeşilini çok sevdiğimden eve meyve alacağım zaman sadece yeşilinden aldığım oluyor. Eşim bu duruma çok bozuluyor. Onun sevdiği elmadan – ki o tatlı ve sulu olanlarını sever – almadığımdan bencilce davranıyormuşum. (Çok hak veriyorum aslında ona.) Ama sanırım çok sevdiğim yeşil elmadaki o özel lezzeti – çok sevdiğim – eşim de alsın istiyorum tamamen bilinçsizce. Ve tamamen iyi niyetle ona haksızlık ediyorum. (Ve genelde bunu anlatamıyorum:) Bilemiyorum, belki de eşim haklıdır; sevdiğim bir şey söz konusu olduğunda gözüm başkasını pek görmüyor olabiliyor. Belki itiraf etmem gerek ben aslında “bencil” bir insanım.

Şimdi durup dururken aklıma geldi, aslında Asya bana “baba sen neden ekşi seviyorsun?” değil de “baba sen neden beni seviyorsun?” deseydi de aynı anlamsız bakışlarla bir açıklama yapmakta zorlanırdım herhalde. Çünkü ben kızımla karşılaştığım ilk andan beri onu sonsuz bir sevgiyle seviyorum. Çok düşündüm; işin içinden çıkamadım. Acaba ben – ki aslında tüm çocukları severim; neden özellikle bu çocuğu bu kadar çok seviyorum. İnsanın aklına hemen “E çünkü bu çocuk ‘benim’ çocuğum” cevabı düşüyor. Yok yok, hayır; bu öyle bir şey değil. Nedense bende bu şekilde çalışan bir mantık pek olmadı hayatta. “Benim” kelimesi bana pek fazla bir şey ifade etmedi hiç. Ona emek vermekle, yakınında olmakla ve daha birçok mantıklı sebeple de hiç ilgili değil. İşin mantığa bağlanamayan tarafına bir cevap bulamıyorum. Acaba ben neden Asya’yı böylesi çok seviyorum? Ondaki o apayrı güzelliği ve olağanüstülüğü bendeki ona özel göz görebildiğinden filan mı acaba?

Yurtdışına ilk çıktığımda fark etmiştim; benim “Türk” insanına, memleketime, ülkeme, bayrağıma duyduğum sevgi de aslında mantıklı birçok sebebin ötesinde. Normal şartlar altında öğrenilmiş bir sevgi gibi duruyor ilk bakıldığında. Ama bir yanım “öyle değil” diyor. Çünkü mantık ve vicdanla giderseniz, sevmekten çok kızacağınız veya yadırgayacağınız taraflar da ortaya çıkacaktır. Mantıkla sevilesi her şeyin mantıken sevilmeyesi bir tarafı da var çünkü.

Aslında ben hep “ötekileri” de sevmişimdir ve “ötekilerin” benim o kadar da ilgilenmediğim birçok şeyi sevmesini de. Yine de benim bu kadar çok sevdiklerimi onların neden bu kadar sevemediklerini anlamakta güçlük çektiğim de olur bazen. Ve bunun da bir mantığı olmadığı gibi sanırım olmasına gerek de yoktur.

04 Eylül 2009

Bal


Arı özünden güzellik diler.
Çiçeğin özünden güzellik taşar.

Kul murada erdiğince - aşk ile,
Güzelleşir; zehiri bal yapar...

27 Ağustos 2009

Ümitsiz AŞK


Işık;
aşkı karanlığın.
eksildikçe yakınlaşır
ve bir gün

"yok"

olduğunda tamamen!
erer vuslata.
.
.
.
"Hiç" "yok" "olur" mu?