07 Ocak 2011

ŞAİR

Söylesene “Şair”, kimdir şair?

Kendi içine dalıp her defasında vurgun yiyen ve yine de ıssız derinliklerden kelimelerle hazineler çıkarma hevesinden vazgeçemeyen bir çılgın mı?

Görülemez olanı kelimelerle görmeye soyunan bir haddini bilmez mi?

Kendi sesini arayan bir sağır mı yoksa müziğinin lezzetini duyabilen tek kulak olmaktan muzdarip inleyen bir keman mı?

Kaybolmuş bir ruh mu yoksa kelimelerle kendi izini süren intihara meyilli bir avcı mı?

…


Boş adamdır şair; içini en lezzetli kelimelerle Tanrının kalemi doldurur. Boş olabilmeyi dilerim hep O'ndan bu yüzden ve benden akanın O olmasını; içimi sevgiyle doldurmasını ve kalbimden taşmasını... Dolduğum anlar olur bazen insanım. Boş kalabildiğim anlar da olur; dedim ya insanım ve sarhoş olduğum anlar bazen, içime akan gözyaşlarıyla... Şükrederim hepsi için. O'ndandır çünkü, hediyedir.

Takipçi istemem yüktür. Hem takipçi yanlış yoldadır. Ben'im yolumdan yürüyen kendi yolundan uzaklaşır. O yüzden yol olmayı dilerim daha çok; yolcusunun hep kendine yürüdüğü.

Şair değilim; ama şiir olmayı dilerim sözlerimle ve varlığımla. Kimisine göre şiir değilim, boş laftan öteye gitmem. Kimisinin müziği de sözüme karışır, bir mahur beste olur ferahlık uman gariban bir kulağa. Evet düşünerek yazarım. Hep düşünerek yaşayamadığımdan en azından yazıya dökülen sözlerim, 'düşünceli' olsun isterim, incelikli olsun. En incelikli sözlerimse en düşüncesiz anlarımdan çıkar genellikle.

Yüreğim kanar çokça evet; isterim ki O'nun güzelliği görülsün ve O'ndan gelenin güzelliği. Göremeyenlere ve görülemeyenlere üzülürüm. Sonra bir üzüntüme bakarım, bir güzelliğe ve üzüntüm de güzel görünür gözüme. Şükrederim yine.

Aradığım nedir bilmiyorum artık. Aranırken kaybolup 'kelimelerin acımasız sessizliğinde' unutuyorum çünkü - neyi, niye aradığımı da... Ve hep kaybolmuş buluyorum kendimi de. Zaten aramayı bıraktığında kucağına verilen de sihir oluyor eğer mucize değilse...

Uzun yıllar cüret etmek sandım şiiri oysa boyun eğmekmiş yeni yeni anlıyorum... Boyun eğiyorum ben de; şükürle.

‎Ve biliyorum ki artık, ancak bir şair ölümle dans eder de hep hayatta kalır.

25 Aralık 2010

Gel Artık

Ey kuytulukların sarhoş ruhu,
Kırık kadehlere söylenmiş şarkılardan arta kalan fısıltı
Kör gözlerden akan kızıl çamur
Yüreğe onbin yerinden saplanmış hançer ve onu tutan hain el
Karanlık geceyi yırtan çığlık
Bırak ağzı süt kokanların oyununu da gel artık
Güzellik böyle bekletilmez

10 Aralık 2010

Hayatımın Özeti

Seven bir kalbin
Ellerinden kapıp
İmkansız bir aşkın
Gözlerine yatırdım
Biriktirdiklerimi
Şanslıymışım ki,
Öznesi olmayan cümlelerde
Ve cümlesi devrik bir hikayede
Kaybettim tek celsede
Her şeyimle beraber
Kendi izlerimi de
Ve budur işte şimdi
Hayatımın özeti
Yokluk - biteviye;
Canım aşk içinde

07 Aralık 2010

Kimsesiz

Neresidir yuva;
Kanatlarını açmış
Ve kendini ilk defa boşluğa bırakmış bir kuşa?

Kimdir anne babası;
Toprağa kök salmış
Ve gökyüzüne uzanmış bir ağacın?

Adını kim koymuştur
Ve kimdir onun kimsesi;
Bir ağacı sahiplenmiş
Ve bir kuşu kanatlandırmış çocuğun?

20 Kasım 2010

Düş - Gör

Yeni bir düş gör

Yeni bir yola çık
Yeni bir kitap yaz
Yeni bir resim yap
Yeni bir nefes al

Yeni sözler söyle, yeni kulaklara,
Yeni türküler yak, gönül bağında,
Yeni bir bakışın olsun, kimsede görülmemiş
Yeni bir şey fark et, hiç fark edilmemiş
Yeni oyunlar bul, yeni oyun arkadaşları
Yeni değerler keşfet, yeni hazineler
Yeni gözlerle takdir et, tüm keşiflerini
Yeni cevaplar ver, eskimiş sorulara
Yeni sorular sor, cevapları verilmemiş

Yeni bir aşka düş, dibi görülmemiş
Yine bir aşka düş

Düş - gör

17 Kasım 2010

Hafiflesin Ruhum Diye

Hafiflesin ruhum diye
Süzdüm aldıklarımı hayattan
Kalemime kattım balı

Gölgelenmesin güzellik diye
Satır aralarıma gizledim;
Geçtiğim acıları

Ve yeni cümlelerim olsun diye
Gülümseyerek noktaladım;
Bütün yaşanmışları

Kuyu

Hayat,
Karanlık kuytuluğu bilinmezin
Ve sözü var insanın;
O kuyuya inip
Güzellikler çıkarmak için

Sevgi,
Ayın şavkı dar zamanda

Aşk ise kıyameti -
Kuyudakinin

25 Ekim 2010

Kaplumbağa

Şifrelerin kırılır bir gün
an-sızın

Ve yürümeye başlar
sözlerin...

Karanlıkta bile
görerek
yarın olacakları...

Kaplumbağa sükunetiyle
ilerler

Hafiflemiş ve ayık bir yürekle

En derine iner...

24 Ekim 2010

Geçmişini Sev


İnsan kendisini her neye 'zorlasa' şiddet uygulamış olur. Bu sevgi bile olsa fark etmez. Zorlama sevgi olamaz asla. Sevgi 'anlayışın' doğal ürünüdür. Eriştiği anlayış kadar sevmeye açıktır insan.

Geçmişin en büyük engelindir. Çünkü geçmişinden şiddet yaraları duruyor kalbinde hala kanamaya devam eden. Geçmişinde kendini çok zorladın ve böylece açılmış ve henüz kapatılmamış bir çok dosya bilinçaltının en karanlık raflarında kaldı. Kabullenilmesi, anlaşılması, affedilmesi gereken binlerce anı var unuttuğunu sandığın. Sen unutmaya da sevmeye de zorlasan kendini fark etmez. Zorladıkça, sadece yeni ve daha derin yaraların olacak. O yaralar en olmadık zamanlarda acıtmaya devam edecekler. Eğer bugün bakamazsan içine dürüstçe ve anlayışının sevgisiyle - ne olduğunu bilemeden yüzünü hep ölüme döneceksin. Seni ab-ı hayatla beslemeyeni silmek, öldürmek isteyeceksin.

Geçmişini silme; geçmişini sev. Unutmaya çabalama, sırtını dönme ona; çünkü onun sana söyleyecekleri var ve sesini duyuramadığı müddetçe daha şiddetli bağıracak, daha çok kanatacak. Narin, kırılgan bir çiçeği sever gibi sev onu. Bu çiçeğin sana açılmasına izin ver. Yoksa elindeki hep diken yarası olacak. Yeniden anlamlandırmaya da kalkma başına gelenleri. Büyüdün o günlerden bu günlere. Geldiğin yer başka ise bakan gözlerin de başka olsun artık. Daha büyük bir yerden bak geçmişine ve ona yeni elbiseler de dikme. Bırak çıplaklığıyla önünde dursun. Ve yeni doğmuş bir bebeğe verdiğin şefkati kendi geçmişinden de esirgeme; o çıplaklık ve acz içindeyken. Geçmişini sev; sana bugününü verdiği için sev.

Bugün gözlerin anın hediyesini göremeyip geçmişin çöplüğünde eşelenmeye devam ediyorsa hala, Tanrı'yla kavgalısın demektir. Bir şeyler başka türlü olmalıydı diyorsun demektir. Kaderinden şikayetçisin demektir. Hayatın nasıl işlediğini henüz anlamıyorsun demektir. Annesi istediğini vermediğinde küsen ya da hırçınlaşan çocuklar gibi davranıyorsun demektir. Çocuk aklınla ve olanca cehaletinle, anneni cehaletle suçluyorsun demektir. Kabul et ki körsün. Gözünün önündekini görmüyorsun. Mevsimleri görmüyorsun. Hayatın döngülerini, inişlerini, çıkışlarını görmüyorsun. Kaosun ne işe yaradığını görmüyorsun. Acının sadist bir Tanrı'nın icadı olduğunu sanıyorsun. Kendi yarattığın acılara bakar kör iken hayatın acılarından şikayet ediyorsun... "Kabul; alıştım" dediğinde de körlüğünü tescillemekten öteye gitmiyorsun.

Geçmişini silme, geçmişinden kaçma, geçmişinden korkma, geçmişinle uğraşma, geçmişine kızma... Farzet ki geçmişin senin şefkatine emanet edilmiş kimsesiz bir çocuk. Sev o çocuğu. Sev ve onun kimsesi ol...

07 Ekim 2010

Bazen

Ardından bakarsın bazen
Geçer gider silik bir rüyada sevilen
Tam yüreğinin üzerinden

Çeviremezsin olup biteni yolundan
Düğümlenir kendi ellerinle zaman

Bırakamasan da bırakanı öylece
Gidemesen de gidenden kolayca

Akacaktır elbette - akacak olan
Ve olacaktır elbette - olacak olan

02 Eylül 2010

Renkler

Hiç düşündünüz mü;
Kırmızı neye tutkuludur,
Ve neden kanar durmadan?

Aklınıza geldi mi;
Mavinin ne geniş olduğu,
Ne sakin ve ne derin?

Sarı neden sıkılır bilir misiniz;
Nasıl olup da gülümser her daim
Ve uçar durmadan?

Nasıl da kucaklar yeşil
Ve nasıl da tutar ellerinden sabahın?
Peki neden böyle şefkatlidir
Ve neden hep kendinden verir?


01 Eylül 2010

UTANMALISIN

Vurun!

Vurun ki tava geldiğimde "aşkla" içimdeki cevher çıksın ortaya.

Ölüme en yakın yerde hayat taşar anın özünden. Çılgınca sevinçlere gebedir ıstırabın göbeği... Başka kanıt gerekir mi kâinatın delirdiğine aşkla?

Delirmelisin sen de artık. Yolunu çevirmelisin. Gitmemelisin aynı bilindik yollarda. İsyan etmelisin; köpürmeli ve taşmalısın kendinden. Oyunu bırakmalısın; oyuncakları bırakmalısın. Oyalanmamalısın. Aşksız geçen her anından utanmalısın.

Ölmelisin bir an evvel. Aşkla ölmek, ölümden geçmekmiş. Geçmelisin sen de ölümden. Aşkla gelen karmaşanın güzelliğinde yıkanmalısın. Ömrünü güzelliğe tamamlamalısın. Aşkla pişmek böyledir; yanlış bir şey gibi değil tam da hakkı verilesi bir şey gibi yaşamalısın.

Kelimelere dökmelisin kendini ve kelimelerini yakmalısın sonra.Duvarlara bağırmalı ve duvarlarını yıkmalısın sonra.

Hafiflemelisin. Bir şeye tutunan kendi olamaz ve kimse kendine tutunamaz. Aşkla tüm yüklerini atmalısın. Gözlerin iki çeşme ağlamalısın. Koyuvermeli, bırakmalısın.

Bırakmadan – kendini – bulamazsın.
Unutmadan – kendini – bulamazsın.

Hiçlik dünyasına kaybolmadan girilmezmiş. Öyleyse adını unutmalısın. Kimliklerini çöpe atmalısın. Çırılçıplak kalmalısın. Masumiyetinle kucaklaşmalısın. Kendini verip aşkı satın almalısın. Eğer kendini unutacak kadar çok sevebildiysen aslanı, açtığında ağzını, başını gönüllü uzatmalısın.

Aşk yakar. Ateşe hazır, küle razı olmalısın. Kendini kaybettiğin "an"a dönmeli ve döne döne o anda, aşkla yanmalısın.

Bin yıl da dilese ömürden ana kanar gönül.
Bin yıl da geçirse gurbette cana andır ömür.

27 Ağustos 2010

Aşk Hikayesi

Hepimiz bir aşk hikâyesiyiz; öyle olmak zorundayız. Zira gül, bülbüller ötüşmeden başında - güzelliğin ne bilir?

Kara toprağın, o ışıklı güneşe aşkının meyvesidir çiçek; o sert ve küçük tohumun kendisini açmış halidir. Tohum ise çiçeğin aşkla yanmış hediyesidir toprağa… İşte sırf bu yüzden sesim, sessizliğimin göz kırpışı ve sesim gülümsemesi gülüşümün.

Öz meyve verir yandıkça aşkla.
Herkes meyveye kanar ateşi görmez oysa.

Arı çiçeğin özünü tadar, aşkla kendinden geçer her bahar ve o özü kendinden geçirip yeniden doğurur aşkla. Aldığı ve doğurduğu arıya yeter. Ötesi, balda özünü tadanın (ya da tadamayanın) meselesidir. Kimin nasibiyse alır bu baldan. Kimin nasibinde yoksa da bir şey anlamaz; ne baldan, ne baldırandan.

Arıysan yaptığın, yapacağın baldır. Arı dediğin bal yapmayıp da ne yapacak? Aşk içindeysen; her halin, her sözün ve dahi bütün eserin aşktır. Arı değilsin artık hatta - balsın, bal. Ateşe dalan ışığa döner çünkü. Saf ışıksın artık nur... Nasıl ki annen sendeki ışığı daima aşkla görebilendir, artık annenin gözleriyle görür seni kâinat da – ışığın aşikârdır.

Kök salan uçabilir mi?
Kendinden kaçabilir mi?
Aşk ile yanmamışsa
Meyvesin saçabilir mi?

16 Ağustos 2010

Günebakan

Kağıttan kayıklarda kaçak yolcuyum.
Bırak ipini uçsun balonum.
Sözcüklerim unutulur yakındır;
İlla ki arayacaksan;
Günebakan çiçeğidir yerim yurdum.

30 Haziran 2010

Hayatım Roman

Bir kitap yazacağım.
Yazdıkça ağlayacağım.

Aşkı yazacağım;
Aşkla yazacağım.

Kendini silmektir aşk.
Gözyaşımda boğulacağım.

29 Haziran 2010

Maktül

Tetiği çekeceksen birazdan
Öpmesen de olur maktulü;

Topuğundan.

28 Haziran 2010

Kanatın Dünyayı

Dengedeymiş gibi yapan ölü ruhlar;
canlanın, titreyin ve sarsın Dünyayı –
kendinizden başlayarak...
... ki takılı kaldığınız karanlık uçtan
dengeye gelesiniz kalbinizde ışıkla...

Biliyormuş gibi duran kibirli ruhlar;
çatlatın, köpürtün ve kanatın Dünyayı –
kendinizden başlayarak...
...ki dilinizde donup, zehirli bir tat veren sevginiz
aksın hakikatle avuçlarınızdan...

22 Haziran 2010

Bilmem Ki


Hayat anlaşılmaz güzelliklerle doludur ve ilginçtir; en güzel hediyelerinden biri hayatın, henüz anlayamamış olmaktır.

Hayat mantıklıdır. Yine de hayatın mantığı, insanın mantığıyla kavranamaz. Çünkü hayat çok boyutlu, sürekli değişen, durmaksızın ilerleyen bir film iken insanın hayatı anlama çabası tek boyutlu ve fazlasıyla durağandır. Buna rağmen insan, kare kare çözmek istiyor bu çok bilinmeyenli ve değişken bulmacayı. Üstelik bir şekilde anlamlandırmaya çabalarken hayatı, aslında güzelliğini de örtmüş oluyor bilmeden. Hem çözse ne olacak o da ayrı mesele; çözülmüş bilmecenin güzelliği mi kalır? Güzelliğin bir matematiği var elbet. Ama güzellik anlaşılmak için değil tadına varılmak içindir. Bir sanat eserine bakıp onu anlamaya çalışan, ya sanattan hiç anlamıyor ya da bakmayı bilmiyor demektir.

Belki de anlamamak daha çok şey öğretir insana. Mantıkla adım adım anlamaya çabalamaktan vazgeçebilse insan ve izin verebilse; sezgi ile çoktan kavrayacaktır belki. Bilmem ki…

Tek kanadı ile uçabilen kuş yoktur; sezgi de mantık da lazım insana... Ve tabii kendini her şeyi, sürekli olarak anlamaya zorlamamak da. Hem belki en iyisi hayata karışmak, hayatla birlikte akmak, değişmek, dolaşmak, gezinmek; anlamın ve daha da iyisi güzelliğin kendisi olmaktır.

05 Mayıs 2010

Aşk Denizi

Hayat dalgalı ve aç bir denizdir. Bu denizin dalgaları, olasılık dalgalarıdır; onları yaratansa insanın düşünceleridir. Fırtına, insanın heves ve arzularından kopar. Duygu, olasılığın gerçeğe döküldüğü kaptır. Kaptakini pişiren iradedir. Endişe, henüz pişmemiş aşa su katmaktır. Sabır her fırtınanın geçici olduğunu bilmektir. Sabır kısık ateşte, aşa lezzet katmaktır. Nihayet dileyen dilediğine ulaşır ve fırtına bir süreliğine diner. Aslında fırtınayı bitiren şey doygunluktur; iç denge, sükûnet ve dinginliktir.

Herkes kendi denizinde yüzer ve deniz, yine de tek bir denizdir.

İnsan içinde yüzdüğü aşk denizini sevmeli.

Eğer bu denizde var olacaksan yüzmeyi öğren ve unutma ki denizde fırtına varken yüzmek öğrenilmez. Hatırla ki iyi yüzücü suyla savaşmaz ve işin çoğunu suya bırakır.

Eğer bu denizde eğleneceksen sörf yapmayı öğren ve kendine bir tahta bul. Hatırla ki, dalga yokken sörf yapılmaz ve iyi sörfçü dalgaya hiçbir şey yapmaz; her şeyi dalganın yapmasına izin verir.

Eğer bu denizde bilmediğin sulara açılacaksan kendine bir gemi bul ve kaptanlığı öğren. Hatırla ki bu gemide akıl dümen, iman ise gemidir. İyi kaptan ise fırtınada dümeni bırakmaz; gemisini de asla terk etmez.

Yüzmek nefes; sörf denge; kaptanlık akıl işidir.

Hepsini öğrendiğinde - lezzetli bir rayiha olarak gönülde - dilediğin derinlere dalabilirsin artık.

16 Nisan 2010

Aşkla Pişmek


Toprağı da sevmeli ağaç,
güneşi de.

Sade toprağı seven ağaç
kök salar sevdiğine,
sevebildiğince
ve onunla kucaklaşır önce.

Özgürlüğü seveninse
dalları güneşe uzanır
ve başı dönerek aşkla sarhoş
yükseklerde gezinir bir süre.

Sıcak yuvasından
başını kaldırıp ta
dal veremeyen
kör olur sevdiğinin koynunda
ateşi içinde kalır
kömür olur kapkara

Kök salamadan
özgürlük derdine düşen
rüzgara kapılır, kırılır
savrulur kendinden uzaklara
Ve veremeden aşkının meyvesini
Güneş'inden de olur.

Ve en çok
sevdiğine aittir insan;
kök verdiğinde de
dal verdiğinde de.

Nihayet seven
Sevdiğine kavuşur.
Ha toprak olur kavuşur.
Ha meyve olur kavuşur.

Ve aşkla pişmek
tam da böyle bir şeydir.

14 Nisan 2010

Nokta

Soru işareti
kendini arayan yılan
Başı olmadan
sona varamayan
Ünlem "Bir"
Kendine dışardan bakan
Ve sürekli
kendine şaşıran...
Virgül ki noktayı geçiştirir
Oysa nokta nefestir
Ve nokta;
"Bir"anlık estir
.
O'nsuz "cümle" nedir?
İşte bu yüzden;
Noktasını bilen
"Cümle"sini bilir.

03 Nisan 2010

Kimdin - Kime Kaldın?

Bırak kendini!!
Düş kendinden uzaklara
Gümbür gümbür çağıldasın ruhunun yankısı
Adını hayat bildiğin sularda...

Sarhoş ol; bat karmaşaya
Vurgun ye - haykırarak acından
İsyan et arada bir istersen;
Sessizliğine Tanrının,

Can havliyle aşk dilen
Yabancı tenlerde gezin
Öyle çok aran ki kes ümidini bulmaktan
Sonra yeniden bırak

Uzaklaş - kendine
Ve hepsine yeniden bak;

Neredeydin nereye vardın?
Kimdin ve kime kaldın?

23 Şubat 2010

Sesten Nefesten Öte

Tüm ünvanlardan öte kimsin?
Tenden, bedenden öte kim?
Zevkten, hevesten öte nesin?
Sesten, nefesten öte ne?

Bir söz isen kulağın nerede?
Bir göz isen görenin kim?
Bir can isen cananın nerede?
Canan sen isen sevenin kim?

Hayatlar boyu biriktir istersen kendini
Yüce bir yer inşaa et kendine, bir saray
Yine de göremezsen saadeti
Yak elindekini ve savur küllerini..

13 Şubat 2010

KAR


Bir ilişkide kendini bulamaz insan. Nasıl bulsun? Ötekiyle uğraşmaktan, kendine dönmeyi beceremez ki bir türlü.

Ayrık dünyaları var ilişkinin, sınırları var; ben var bu yanda, sen var öte yanda. Nedir ki bir ilişki o zaman; kendine teğet yaşamak en fazla...

Hem nedir insan? Nerededir insanlığımızın sınırları? Bedenimizde mi? Düşüncelerimizde ya da algılarımızda mı? Nedir ki bir insanın kimliği? Ben dediğimde anlattığım ne? Sen dediğimde benden ne kadar ötedesin? Ben dediğim bir yanılsama; sahte bir kimlik; en nihayet köpük köpük uçuşup kaybolacak bir baloncuk değil mi?

Söylesene; baloncuk patlayınca ne saçılır her yana...

Baloncukların ritminde ve ahenginde ifadesini bulacakken sevgimiz, birbirinden bihaber, ayrık dünyalar gibi uçuşuyoruz oradan oraya. İlişki dediğimiz şey ise birbirine yapışıp ötekine izin vermeyen ve birlikte aşağı çöken iki baloncuğun hazin hikâyesine dönüyor: Ne ben sana ne sen bana

Kar yağıyor... Her kar tanesi kendi ritmiyle, istediği gibi hareket ediyor ve ilginçtir hiçbir tane ötekine yapışmıyor. Yine de müthiş bir uyum ve bütünlük içinde hepsi. Hiç acele yok. Hiç kavga yok. Hiç endişe yok. Sevginin dansı bu olsa gerek. Sonra hepsi buluşuyor çatıların, ağaçların, toprağın üzerinde. Birleşiyor, karışıyorlar birbirlerine; tüm yanlışları bembeyaz bir masumiyetle silercesine… Aşk ta tam olarak bu olsa gerek…

21 Ocak 2010

Yankı


Bırak dostların tutamasın seni
Ve vur dibe.
İzin verir zira gerçek dost,
Gitmen gerektiğinde gidişine.

Bırak dost kalmasın yanında;
Dibin karanlığında kal öylece.
Sessizlikte kal
Sade kendinle.

Bırak görme ötekini,
İsteme, bekleme.
Öyle çok düş ki boşlukta
Ancak kendin tutabilesin
Kendini dipte.

Derinde saadetle kal –
Ki saadetin çıkarsın seni
Yeniden yükseklere.

Güzellik görmeye niyetliysen hayatta.
Dibin güzelliğini gör önce;
Ve dostunla dipte kucaklaş;
Tüm kâinat dostun olsun böylece.

Dost yankısıdır insanın.

Hiç bilmiyormuşum gibi
Dillendirdiğinde dost –
Zaten bildiklerimi
Ancak o zaman biliyorum;
"Bildiğimi."

Ben eksiksem dost kimi tamamlar?
Ben tamamsam artık düşman mı var?

17 Ocak 2010

Ver Yükünü Ateşe

Bir kanat çırpışında ensesinde olmak mı istiyorsun hayatın yoksa karınca adımlarıyla sürüklemek mi meselen; yorgun geçmişini sırtında? Hafiflemek istiyorsan; ver yükünü ateşe – yan aşkla.

Oysa sen korkuyorsun yanmaktan ve biriktirmeye devam ediyorsun hala. Belini büken, kamburunu çıkaran o külçeye "artık yeter" diyebilmek için daha kaç hayat biriktireceksin?

Kazandırdığından daha fazlasını kaybettirir yalan. Kaybettirdiğinden çok daha fazlasını kazandırır hakikat. Yalanını kaybet ne olur ki? Kazanırsın hakikati.

Sürekli konuşuyorsun. Çok konuşuyorsun… Gürültünden yakınırken bile gürültü koparıyorsun. Kurbanlık kuzular gibi meleşmeyi bırak artık; sus. Sözünle yeni bir hayat yaratıyorsun görsene. Sessiz kal; şu anda ve tüm sesleri önüne kat. Çobanı ol sürünün. Üfle kavalını ve şarkın yankılansın dağlarda. Önünde uzansın şehvetle akan nehirler gibi bütün evren.

Kuşa neden yavaş uçuyorsun, balığa neden hızlı yüzmüyorsun diye sorsan ne olur? Şairin başında beklesen, ressamın elinden tutsan ne karın var? Şiir aceleye gelir mi?

İster atı, ister aklı – neyi zorlarsan direnir. At kendinin sahibiyse ister koşar ister dinlenir. Ne karışıyorsun ki?

Anlamıyor musun hala? Sessizlik çabası da gürültü yaratır ve önemsizdir dilinin sessizliği. İnsanın içi sessiz olmalı en başta... İçinde sükûnet olmayanın sessizliği, fırtına öncesi sessizliktir – olsa olsa.

Tüm hayat, insanın kendisiyle hasbıhalinden ibarettir.
Sessiz kalma hakkını kullanırsan hayat biter; aşk başlar.

Ya aşkla kendini ver - sükûta eriş ya da sükûnetle kendine kal - aşka eriş.

…

Sen gel; ver kendini aşkla. Ver yükünü ateşe. Aşkla veren aşktan olmaz; korkma.

Merak etme; gelecektir O; yükünü bırakınca sen. Geldiğinde orada ol; hazır ol; canlı ol. Ama arama O’nu; bulamazsın aradığın yerlerde. Baktığın yerde değilsin ki; son noktası sensin bu cümlenin – sen. O yüzden aşk içinde O'l; kendinde O’l. An içinde kal; kendine kal. Kanatlanır süzülürsün; akarsın gönülden gönüle o zaman. Bin sevgilide yaşarsın da bir sevdiceğin olur o zaman.

.

10 Ocak 2010

Sade Suya Tirit

Hayatta sonlandıramayacağı çok fazla acı vardır insanın ve bu acıların varlığı, harika bir kaçış sağlar aslında insana;

“Asla çözülemeyecek acılar için hayata, Tanrıya ya da birilerine dilediğin kadar öfkelenebilir, küfredebilirsin”.

Hem böylece kendi acılarına hiç sıra gelmemiş olacağından onlarla yüzleşmekten de yırtmış olursun. O yüzden herkes hayatının, kendisinde en çok acı yaratan meselesi üzerinde dönüp durur. Ama pek az insan bu meseleyi fark eder, fark ettiğinde onunla yüzleşir ve çözmeye girişir.

Hayatta insanın canını acıtabilecek çok sayıda ve farklı derinlikte mesele vardır. Bunların bazıları beni bir başkasından daha fazla acıtıyor gibi görünür. Ama görüntü aldatıcıdır ve insanın kendini kandırmak için binbir türlü dolambaçlı yolu, hilesi vardır. Üstelik bir başkası bizim acılarımıza bizim uygun bulduğumuz gibi yaklaşmıyor diye onu sığ ya da duyarsız olmakla suçlayamayız.

Canı acıyan insan, acısına duyarsız olduğunu düşündüklerine karşı katılaşır ve ne kadar iyi niyetli olsa da yeni acılar yaratabilir bilmeden. Kimi belki bunu kelimelerle yapar kimi de topla tüfekle. Acının halkaları böyle büyür dalga dalga.

Acıya son vermek adına, daha çok güç kazanmak uğruna birileri savaşıyor her gün ve gücünü yeni acılar üzerine inşa edip pekiştiriyor. Kimisi bir düşmanla; kimisi yoklukla, fakirlikle; kimisi zulümle, adaletsizlikle savaştığını sanıyor. Ve ne ilginçtir; eğer öğrenebilirse tüm bu savaşlardan çok değerli bir şey kalıyor insana:

Savaştığın şeyin ne olduğu fark etmiyor, en nihayetinde; tek savaşın kendinle ve savaştığın şeyi büyütüyorsun sadece.

Savaştığın şeyi büyütüyorsun!

Savaşmayalım da kaderimize boyun mu eğelim ya da isyan edip intihara mı kalkışalım?

Elbette evet ve elbette hayır!

Pek öyle görünmez ama mücadelede mutluluk vardır; savaşmakta büyük tat vardır. Savaştıkça gücünü bileylersin ve vazgeçmediğin, kaybettiğini kabul etmediğin sürece de kendini var edersin. Zavallı olmaktansa SAVAŞ ve bir şey ol. İnsan, intiharını bile büyük bir amaca bağlayarak taçlandırabilir kendini. Hatta İNTİHAR ET varsa böyle bir amacın ve intiharını bile bir şahadete dönüştür.

Ama dikkat et; savaştıkça gücünü bileyler, güçlendikçe de kendini bir şey sanırsın. Oysa savaşın ötesine geçebilirsen ki bu sıradan insana anlaşılmaz gelir çok zaman; yenilmeyi öğrenirsin sadece, küçülmeyi ve nihayet hiç olmayı.

Hiç olduğunda biriktirecek bir güç de yoktur artık. Nerene saklayacaksın ki? Hiç olduğunda düşmanın yoktur artık; kim kiminle savaşacak ki? Hiç olduğunda bir ihtiyacın yoktur artık; kim isteyecek ki? O zaman hiç aklına getirmediğin, varlığından bile haberdar olmadığın bir kuvvet haline gelirsin, tüm savaşını külliyen bitirebilecek bir kuvvet: SEVGİ

Hak ararken ölmez, öldürmezsin o zaman; ama ne yapsan haktır; can katarsın. Pazar yerinde artıkları toplarken yüzünü saklamazsın o zaman; güzelliğinden utanmazsın. Tinerci çocuktan, esrarkeşten hatta katilden bile korkmazsın o zaman; korkuyla yaratılmış acıları silersin varlığınla.

Ama yok! Sen boş ver; bakma bana. Sade suya tirit bunlar; sıkılma boşuna. Savaş sen; devam et. Bük bileğimi, acıt içimi; eğer bir ben bulabilirsen buralarda.

06 Ocak 2010

Mutluluğunu İzle


Sözlerini gözlüyorum.
Kalbim ıslanıyor her defasında.
"Hayat bu" deyip geçmek istiyorum.
Bir ses vermeden geçemiyorum.

Mutlu ol ve mutluluğunu izle. Hayat, sadece varlığı yaşamak ve ondan öğrenmek için değildir. Hayatta bir şeylerin az ya da eksik göründüğü zamanlar da mutlaka olur ve aslında her şeyin eksiksiz ve tam olduğu bilincine de ancak bu sayede ulaşırız. O yüzden aynı durumlardan geçerken korku içinde, kendini ittirerek, küfrederek, mücadele ederek ve mutsuz da yaşayabilirsin --- severek, içinden gelerek, şükrederek, kanaat ederek, sabrederek ve mutlu da yaşayabilirsin.

Benim seçimim mutlu yaşamak. Dileğim sen de kendi adına mutluluğundan feragat etme. Mutlu ol. Kendi başına olacaksan kendi başına mutlu ol. Biriyle olabiliyorsan onunla mutlu ol. Nerede olabileceksen orada mutlu ol. Ama Allah Aşkına “mutlu ol”.

Hiçbir şeye mecbur değilim. Sen de mecbur değilsin. Fakat bunu görüp kabullenmek yerine, şikâyet ve hatta isyan da edebilirsin. Senin seçimin, ne diyebilirim.

Sorumluluklar var biliyorum. Paylaşmak lazım hemfikirim. Ama korkularını, tüm insanlara ve hayata karşı güvensizliğe, sorumlulukları da mecburiyetlere dönüştürmene ortak olamam.Sana şu anda bir karar vermen için sesleniyorum: Lütfen bugün artık mutlu olmayı seç ve sadece, artık sadece mutluluğunu izle.

İşinin seni mutsuz ettiğini düşünüyorsan hemen bugün istifa et ve severek yapacağın işi düşle. Çık yola, tüm kâinat yanında – göreceksin. Eğer hala duruyorsan; ne kendine ne de Tanrıya güvenemiyorsun demektir.

Birinin seni mutsuz ettiğini düşünüyorsan, “birlikte ve ortak” ya da “ayrı fakat ortak” hayatınızı “ikinizi” de mutlu edecek şekilde düzenlemenin yollarını belirlemeye davet ediyorum sizi. Şikâyet etmeden, kızmadan, birbirinizi farklı olduğunuz için suçlamadan ve kendi özel alanlarınız olmasına izin vererek. Her ikiniz de mutlu olmayı hak ediyorsunuz. Ve varsa çocuklarınız da mutlu anne babaları olmasını hak ediyor.

Mutluluğunu izle. Hafifleyeceksin ve orada hiç yanlış göremeyeceksin.

04 Ocak 2010

Gökyüzü Kadar Büyük Olmalıyım


Son kez baktım fakirliğime
ve ilk kez açtım gözlerimi
Açtım kanatlarımı ve dedim ki;
"Gökyüzü kadar büyük olmalıyım."
Süzülürken teninde koyu sessizliğin
Boşluğun aşkıyla sarhoş olmalıyım....

Son nefesimi verdim
ve aldım ilk nefesimi.
Daldım dipsiz serinliğe ve dedim ki;
"Okyanus kadar derin olmalıyım"
Dönerken başım koynunda maviliğin
Tuzunun tadıyla köpük köpük taşmalıyım.

23 Aralık 2009

Gölgemi Gölgeleme


Tüm sorular gölgeye aittir.
Kelimelerden geçen tüm cevaplar da...

Gölgemi gölgeleme;
Işığıma karış.

Sev sadece ...

Sesimi sev;
Sessizliğimi sevdiğin kadar.

Öfkemi sev ...
Dinginliğimi sevdiğin kadar.

Beni sev ...
Kendini sevdiğin kadar.

Kendini sev ...
Sevildiğin kadar.

Sesimi sesine kat benimle konuş
Sessizliğim ol halime karış

Öfkeni al öfkemle yarış
Dinginliğimi al kendinle barış

Beni sev ...
Kendini sevdiğin kadar.

Kendini sev ...
Sevildiğin kadar.

Sadece sev.

22 Aralık 2009

ŞİİR GİBİ SUS

Hakikatin kelamı tek, anlamı ise katmerlidir ve anlam, sözü işiten kulağın olgunluğunca kendini ortaya koyar.


Dil anlamı aktarma çabasıyla doğar ve araç, anlamı aktarmaya çalışırken ne kadar iyi niyetli ve mükemmel olursa olsun aslında onu anlattığı kadar da örter. Çünkü harita arazinin, "yemek" kelimesi de yemeğin kendisi değildir. O yüzden kelimelerle meseleyi anlamak, anlamaktan çok ıskalamaktır. Zira ne laf, açın karnını doyurur ne de harita başında, savaş kazanılır.

Dil manayı dümdüz anlatırsa onu soğuk bir duvarla örter. Dil manayı en açık, “gizemle süsleyerek” anlatır. Çünkü gizem, manayı kelimelerin matematiğinden çıkarıp kendi içinin derinliklerinde aramaya götürür insanı. Gizemsiz dil iticidir, çirkindir; detone söylenen boynu bükük şarkı gibidir onunla aktarıldığında mana.

Söz değil mana kutsaldır. Sözü zihin, manayı kalp duyar. Ve mana daima; sözü çevreleyen sessizlikte yatar. Manayı duyan, yaşayan, söz istemez artık; örtü istemez. Şarkının kendisi varken yankısını istemez. Bütün "kutsal" insanlar sessizdir o yüzden ve sükûnet taşar her hallerinden.

Bir kuş olup
Şakımayacaksan eğer
Bırak ötsün kuşlar

Bırak suyu kendi halince
Su olup
Akmayacaksan eğer.

Ağacı, gökyüzünü, güneşi...
Kirletme kelimelerinle.

Bir ad koyarak öldürme
O masumun çocukluğunu.

Bir şair ol olabilirsen.
Sözün bile sessiz olsun;
Gürültüsüz…

En sessiz insanlardır şairler.

Şiir gibi yürü,
Şiir gibi konuş,
Şiir gibi bak,

Bir şiir ol hatta.

Ve en çok da şiir gibi sus!
Susabilirsen...

14 Aralık 2009

Yanlızlık


Hangisi daha çok yalnızlıktır?

Seveninin olmaması mı; sevdiğinin olmaması mı daha çok yalnızlıktır?

Etrafta başkalarının olmaması (tek başınalık) mı; başkalarının olması ama seni görmemesi ya da duymaması (başkalarının duyarsızlığı) mı daha çok yalnızlıktır?

Başkalarının seni görüp, işitmesi ama ses vermemesi veya görmezlikten gelmesi (başkalarının kayıtsızlığı) mı başkalarının seninle konuşması, sana bakması ama anlamaması (başkalarının anlayışsızlığı) mı daha çok yalnızlıktır?

Başkalarının seni anlaması ama duygularını paylaşmaması (başkalarının şefkatsizliği) mi bu başkalarının senin en sevdiklerin olması (başkalarının miyopluğu) mu daha çok yalnızlıktır?

Başkaları mı başkaları yanılgısı (aşksızlık) mı daha çok yalnızlıktır?

07 Aralık 2009

Güzellik = Güç

Güç aşağı çeker. Bilek bükmek için savaşanın bitmek bilmez savaşı. Üstünlükle attığın her adımda zayıflarsın bu yüzden. Gücünü kullanmayacak kadar da güçlü müsün?

Güzellik yüceltir. Tatlı bir şarkıysa gönlüne her ah, asaletle kalpleri birbirine yaklaştıracaktır savaşın. Gücüne güzellik de katacak kadar yüce gönüllü müsün?

21 Kasım 2009

İnsan Kendisiyle Nasıl Kucaklaşır?

Tohum çamura batmadan filiz vermez.
Filiz kökü derine inmeden yükselemez.
Rüzgar ne kadar kuvvetli eserse kök o kadar derine iner.
Kök ne kadar derine inerse gövde de o kadar yükselir.
Gövde yükseldikçe dal kökünden uzaklaşır.
Yaprak nefes almasa ağaç can bulamaz.
Gün bahara ermeden can çiçek açamaz.
Çiçek arıya öz vermeden arı çiçeğe konmaz.
Çiçek arıdan öz almadan özü meyveye dönmez.
Meyveye ışık değmeden meyve olgunlaşmaz.
Ham meyve daldan düşmez.
Olgun meyve dala kalmaz.
Meyve daldan düşmeden tohum çamura batmaz.

05 Kasım 2009

Çark

Binlerce kere de doğsan yeniden
Şu an'ın içine yuvarlanacaksın.
İnandığında iyiye - yine vurulacak,
Unuttuğunda unutmak istediklerini -
Tekrar yaşayacaksın.
Kaçtıkça celladından - yine karşılaşacaksın.

Bu Onun sessizliği...

İyi, kötüde can bulan
Hatıra, gelemeyen-çağırılan
Varsa bir ümit, eldeki an
Cellat aşk;
Yok idamdan kurtulan

Bu Onun sensizliği…

28 Ekim 2009

Masal


Adem ile Havva, Tanrının cennetinde mutluluk içinde ve “bilmeden” yaşıyorlarmış. Fakat özgürlüklerini kullanıp yasak olanı seçince önce elmayı sonra ayvayı yemişler. Kendilerine yasaklanmış olan "bilgi" ağacının meyvesini yemiş ve cennetten kovulmuşlar.

Aslında insanın elmayı yemekten başka yapabileceği hiçbir şey de yokmuş. Çünkü insana “O” nefes vermiş ve meleklere de insana secde edin demiş. Özgür olan insan, sadece verilenle, öğretilenle yetinemezmiş; merak etmek onun doğasıymış ve eğer özgürse sınır kabul edemezmiş. Zaten bu yüzden melekler ona secde etmeliymiş.

Böylece insanoğlu yasak olana cüret edip “bildiğinde” iyi ve kötü doğmuş. Ardından da yargılama, kötüleme ve kibir. Ve tabii suç ve ceza da.

Ve "O" tüm bunları zaten biliyormuş.

(“O” her şeyi bilendir ve “O” yine de birdir.)


Bilmek ilk günahtır.
Bildiklerinse son perde.
Perdeyi yırtamıyorsan
Bilmek yüktür sadece.

İnsan bildiğinde biri iki yaptı. Ayrılış böyle başladı. Bir bilen ve bir de bilinen ortaya çıktı. Bir gözlemleyen ve bir de gözlemlenen. Adem cennetten değil aslında hakikatten kovuldu ve sisli bir aynaya hapsoldu. Aynadan cennetine dönüşü için bilmekten, (aslında kibirden) geçmesi gerekiyor... Ama zor geliyor ademe bu. Çünkü dünyaya bakınca hem sahtelik ve acı hem de heyecan, zafer ve alkış görüyor. Sadece acıdan kurtulayım alkış devam etsin dediğinde acıyı tazeliyor.

Yargılamadan, değerlendirme yapmadan, kınamadan yaşamak cennette yaşamaktır. Bilmeden bilmek O’na karışmaktır. Bilmek O’ndan ayrı düşmektir. Bu yüzden bilmek aslında tek günahtır.

İnsan iyiyi kötüyü unutmak için aşık olur.

İnsan tüm bildiklerini unutmak için aşık olur.

21 Ekim 2009

"O"


İçerdeki ve dışarıdakidir O.
Hiçbir yerdeki ve her yerdekidir.
Bilinen tek ve bilinemeyecek tektir O.
Sevgilidir ve sevendir.
Gönlün hasreti ve vuslatıdır O.
Âşık’ın derdi ve sevincidir.

O'nda olmayan yoktur.
O olmayan YOK'tur.
Yokluk O'nsuz olmaktır.
VARLIK O’na dalmaktır.

Anda O'nda olmaktır – ibadet
"An" içinde O'nu "an" öyleyse

Aşk içinde "olmak"tır – ibadet
“Aşk” içinde O’na “kan” öyleyse

Yaşadığın her şey
Cevabıdır O'nun sana
İçinde hayır olmayan bir şey
Hiç olmadı O’ndan yana.
“Ben” nasıl görmek ister ise
Öyle görmek ister “O” da

O’nun dileğidir; Ben’in dileği
Gönlünce dile öyleyse

O’nun sözüdür Ben’in sözü
Bir güzel söz söyle öyleyse

Beni bana veren de "O"
Beni Ben'den alan da.
Her daim dosttur “O”
Dostluğu kaybedilmez asla.

"Ben" ben’den sıkılıp koyulunca yola
"Ben" ben’den soyunup varınca "O"na
Sureti yırtıp çıkınca asıl meydana
BEN'de görünür artık “O”nun varlığı da.

14 Ekim 2009

Hayatla Bir Nefes


Hayat her daim esnektir ve belki de evren, genişleyip daralan bir boşluktan ibarettir. Hatta kim bilir, belki evren de aslında insan gibi nefes alıp vermektedir. Değişmeyen şey, hareket ve hareketsizlik arasındaki sonsuz nefes alış verişidir; doluyla boş arasındaki akıştır. Değişen şey ise her alış-verişle yeni güzelliklerin evrene saçılmasıdır. O yüzden bir akordeon gibi hayatla bir nefes esneyebilmeli insan. Ve kim ki esnemeyi beceremez, hayat esnerken o sıkışır kalır; kaskatı kesilir, büzülür ve bozulmaya başlar.

Kim ki alış-verişte sıkıntısı vardır esneyemez. Almalı ve vermeli insan oysa – verebilmeli ve alabilmeli. Dostlar alış-verişte görmeli. İnsan hiçbir şeyi kendinde ve kendini hiçbir şeyde "tutmamayı” becerebilmeli.

Alış-veriş zenginleştirir insanı, akış büyütür ve güzelleştirir. Güzelleşen insan kaçınılmaz olarak hayatı da güzelleştirir. Dünyaya bakıp güzel hayatlar gören insanların, kendisidir güzel olan, tam da bu yüzden…

Kimi insan esnemekten korkar ve kendini tutar. Ne başka gönüllere akar ne de başkaları onun gönlünde akacak yer bulur. Böyle insanlara, tek başınalık yeter görünür.

Kim ki tek başınalık yeter, kendinden yer.

Su gibi olmalı oysa insan; kabından taştıkça, aktıkça arınmalı; ferahlamalı. El vererek, can vererek, kendini vererek; ferahlamalı. Kendini tutan insan, kendindeki güzelliği de örter korkularıyla ve bir süre sonra artık ne kendinde ne de dünyada bir güzellik göremez olur.

Kimi insan esnemekten korkar ve bir meselede; ilişkide, parada, engelde tutulur kalır. İnsan eksiğinin tutsağıdır oysa. Ve insan her neye yapışmışsa artık onun bir parçası olur. Bağımlıdır artık. Böyle insanlara kendileri asla yetmez. Mesele hep “kendilerinin yakasını bırakmayan” öteki olur.

Kim ki kendine kendisi yetmez, yeten bir şey de göremez.

Eksiği meselesini büyütür sürekli. Böylece zamanla her şey aşılamaz meselelere dönüşür. Böyle insan hep kendi etrafında döner durur ve meseleyi dışarıda sanır. Okyanus gibi olmalı oysa insan, kabı geniş olmalı, büyüklüğünün farkına varmalı ve tüm kirleri kendi derinliğinde çözmeli, arındırmalı… Kucaklayarak, sarmalayarak, eksiği tamamlamalı. Kendini, eksik olanda tutan insan, kendindeki güzelliği değil eksik olandaki yetersizliği görür ve bir süre sonra yeterli bir şey de göremez olur hayatta.

Esneyebilmek için cüret edebilmeli insan. Bulunduğu yerden bir adım öte yana kıpırdayabilmeli. Denemediğini deneyebilmeli; söylemediğini söyleyebilmeli. Bundan bir şey çıkarıp çıkardığıyla geri dönebilmeli. Ve tüm bunları görev hissiyle, mecburiyetten ya da ihtiyaçtan değil; zorlamayla hiç değil suyun akışındaki doğallıkla yapabilmeli.

Ve elbette kendine yetebilmeli insan. Arayış ve çabalamaya da ara verebilmeli. Ve her arada görebilmeli ki nasılsa bir gün kendisi kendisine yine yetmeyecektir. Yine yeni güzellikler saçmak için evrene, bulunduğu yeri terk edecektir.

01 Ekim 2009

Gülün Dikeni Var

İnsanın doğal hali mutluluktur ve insan aslında daima mutludur. Ama bunu her an duyumsamayabilir. Çünkü insan genellikle korkularıyla mutluluklarını örter. Sonra da sadece yüzeye bakıp başka bir şey olmadığı hükmüne varır.

Gül koklayayım derken insanın eline diken batar bazen. Ve insan gülden korkmayı öğrenir. Korku dikeni bilmemekten, (cehaletten) ve bunun sonucunda acı ile tanışmaktan gelir. Bilmediğimiz, (aslında hatırlayamadığımız) kim olduğumuz ve hayatın ne işe yaradığıdır. Hayatta kalabilmek, ihtiyaçlarını karşılamak derdiyle çabalarken acıyla tanışır ve yanlış yapmaktan korkmayı öğreniriz. Bir yandan gülü ister bir yandan acısından kaçarız. Çelişki de burada başlar; yanlış yapmadan doğruyu bulamazsın doğruyu bulamadan da hala cahilsindir ve acı deneyimler yaşamaya ve mutluluğa örtü örtmeye devam edersin. Aslında dikeni eline hep kendin batırırsın.

Ayrılık acısı dikenin acısıyla, gülün aşk vaat eden kokusu alışılmışın rahatıyla çarpışır. Aslında acıyla çakırkeyif yaşayan ve mutsuzluk edebiyatı yapan insanlar bile mutludurlar. Çünkü insan mutluluktan başka bir şey seçemez. Fakat cehaletle yapılan seçimin getirdiği mutluluk bir balondur ve dikeni içinde kaldığından balon illa ki patlar. Beyaz çarşafın üstündeki kara leke gibi bir şey hep rahatsız eder. Nihayet mutsuz olduğunu idrak ve kabul noktasına geldiğinde bu kez sorumlu davranmanın ve eylemin mutluluğu, eylemsizliğin ve sorumsuzluğun yarattığı mutlulukla yer değiştirecektir.

İnsan ne kadar da tam olduğunu ve hayatın ne kadar da mükemmel olduğunu görebildiği her an mutludur. Göremediği her an aramakta ve aslında hiç olmamış eksiği tamam etmeye çabalamakta ve tam da bu yüzden mutsuzluğunu yaratmaktadır.

Aslında hayat o kadar mükemmel ve mutluluk doludur ki insana ondan daha mükemmel bir şey çıkarma imkânı sunar ve cehaletine rağmen kendi yolundan gitmesine izin verir. Hafızasını tazelemesi ve kim olduğunu hatırlaması için…

Aşkı sual etme benden, yanarsın.
Gülistan bekler iken dikenliğe dalarsın.
Yapma, etme cancağızım sen ağasın, paşasın.
Dilenciyle döner sonra, çöplüklerde yatarsın.

07 Eylül 2009

Elma

Ben meyvenin her türlüsünü severim. Eşim de sever ama benim kadar düşkünü değildir. Yine de tüm meyveler içinde elmayı, eşim kadar kimse sevemez herhalde. Elmayı çok seven eşim ise elmanın yeşil ve ekşi olanını pek sevmez. Gelin görün ki ben de ona bayılırım. Ben aslında tüm meyvelerin ekşi olanlarını daha bir fazla severim. Geçenlerde kızım sordu; “baba sen neden ekşi seviyorsun?” Çok düşündüm; işin içinden çıkamadım. Acaba ben neden yeşil ve ekşi elma seviyordum? Ekşinin özel lezzetini bir şekilde bendeki ekşiye özel bir dil algılayabildiğinden filan olabilir mi acaba?

Bazen elmanın yeşilini çok sevdiğimden eve meyve alacağım zaman sadece yeşilinden aldığım oluyor. Eşim bu duruma çok bozuluyor. Onun sevdiği elmadan – ki o tatlı ve sulu olanlarını sever – almadığımdan bencilce davranıyormuşum. (Çok hak veriyorum aslında ona.) Ama sanırım çok sevdiğim yeşil elmadaki o özel lezzeti – çok sevdiğim – eşim de alsın istiyorum tamamen bilinçsizce. Ve tamamen iyi niyetle ona haksızlık ediyorum. (Ve genelde bunu anlatamıyorum:) Bilemiyorum, belki de eşim haklıdır; sevdiğim bir şey söz konusu olduğunda gözüm başkasını pek görmüyor olabiliyor. Belki itiraf etmem gerek ben aslında “bencil” bir insanım.

Şimdi durup dururken aklıma geldi, aslında Asya bana “baba sen neden ekşi seviyorsun?” değil de “baba sen neden beni seviyorsun?” deseydi de aynı anlamsız bakışlarla bir açıklama yapmakta zorlanırdım herhalde. Çünkü ben kızımla karşılaştığım ilk andan beri onu sonsuz bir sevgiyle seviyorum. Çok düşündüm; işin içinden çıkamadım. Acaba ben – ki aslında tüm çocukları severim; neden özellikle bu çocuğu bu kadar çok seviyorum. İnsanın aklına hemen “E çünkü bu çocuk ‘benim’ çocuğum” cevabı düşüyor. Yok yok, hayır; bu öyle bir şey değil. Nedense bende bu şekilde çalışan bir mantık pek olmadı hayatta. “Benim” kelimesi bana pek fazla bir şey ifade etmedi hiç. Ona emek vermekle, yakınında olmakla ve daha birçok mantıklı sebeple de hiç ilgili değil. İşin mantığa bağlanamayan tarafına bir cevap bulamıyorum. Acaba ben neden Asya’yı böylesi çok seviyorum? Ondaki o apayrı güzelliği ve olağanüstülüğü bendeki ona özel göz görebildiğinden filan mı acaba?

Yurtdışına ilk çıktığımda fark etmiştim; benim “Türk” insanına, memleketime, ülkeme, bayrağıma duyduğum sevgi de aslında mantıklı birçok sebebin ötesinde. Normal şartlar altında öğrenilmiş bir sevgi gibi duruyor ilk bakıldığında. Ama bir yanım “öyle değil” diyor. Çünkü mantık ve vicdanla giderseniz, sevmekten çok kızacağınız veya yadırgayacağınız taraflar da ortaya çıkacaktır. Mantıkla sevilesi her şeyin mantıken sevilmeyesi bir tarafı da var çünkü.

Aslında ben hep “ötekileri” de sevmişimdir ve “ötekilerin” benim o kadar da ilgilenmediğim birçok şeyi sevmesini de. Yine de benim bu kadar çok sevdiklerimi onların neden bu kadar sevemediklerini anlamakta güçlük çektiğim de olur bazen. Ve bunun da bir mantığı olmadığı gibi sanırım olmasına gerek de yoktur.

04 Eylül 2009

Bal


Arı özünden güzellik diler.
Çiçeğin özünden güzellik taşar.

Kul murada erdiğince - aşk ile,
Güzelleşir; zehiri bal yapar...

27 Ağustos 2009

Ümitsiz AŞK


Işık;
aşkı karanlığın.
eksildikçe yakınlaşır
ve bir gün

"yok"

olduğunda tamamen!
erer vuslata.
.
.
.
"Hiç" "yok" "olur" mu?

26 Ağustos 2009

Sevgi Gözetir - Aşk Delirtir II


“Gün Titriyor Avucumda”

Karanlık ışığa çıkmak ister.
Gün eksiltir.

Gün sevgiden
Işık aşktan

Haddini bilmek sevgiden
Haddinden fazlası aşktan

Kabuk sevgiden
Kabukları kırmak aşktan

Çizgi sevgiden
Çember aşktan

Altını çizmek sevgiden
Altında kalmak aşktan

Üstünü çizmek sevgiden
Taşmak aşktan

Yükselmek sevgiden
İçine düşmek aşktan

Gidiş – geliş sevgiden
Dönüş aşktan

Kaybetmek – bulmak sevgiden
Aranmak aşktan

Öteki sevgiden
Beriki aşktan

Yakan canan sevgiden
Yanan can aşktan

Kabuk sevgiden
Yara aşktan

Renk sevgiden
Cümbüş aşktan

Hepsi – belki sevgiden
Kesinlik aşktan

Mesele sevgiden
Meseli aşktan

25 Ağustos 2009

Amor Fati


Şans gerçekleşme olasılığı düşük bir şeyin gerçekleşmesidir.

Gerçekleşen düşük olasılıklı şey onu yorumlayana göre iyi bir şey ise buna onu yorumlayan kişi "ne şanslıyım" diyerek tepki verir. Piyangodan büyük ikramiye kazanmak gibi...

Gerçekleşen düşük olasılıklı şey onu yorumlayana göre kötü bir şey ise buna onu yorumlayan kişi "ne kara talihim varmış" diyerek tepki verir. Kafana saksı düşmesi gibi…

Ve şansa dair yorumlar zamanla, durumla ve daha bir çok şeyle değişir. İkramiye çıktıktan sonra hayatının altüst olması ya da kafana saksısı düşen hanımefendinin hayatının kadını olması gibi. İşte bu yüzden hayatta şans diye bir şey vardır ancak şanslı olmak ya da şanssız olmak diye bir şey yoktur.

Sürekli şanslı ya da sürekli şanssız olmak diye bir şey ise hiç yoktur. Çünkü 1000 defa da zarlar ters gelse 1001. defa istediğin şeyin gelmeyeceğini garanti edemezsin. Yani zar atmaya daima 0'dan başlarsın ve şanslı olup olmadığını her an yeniden yorumlarsın. Önemli olan şanslı ya da şanssız olmak değil karşılaştığın her durumu ileride bir gün iyi şans olarak addedeceğin bir cevapla karşılamaktır.

En iyisi başına gelen şeyin – bu ne olursa olsun – daima hayrına olduğunu varsaymak ve elinden gelenin en iyisini yapmaktır. Ve ilginç olan sen bunu yaptığında şansının da açıldığını göreceksin.

Kader hayatı önceden belirli bir yoldan yürümektir.

Yol, yoldaki kişi için bulunduğu yerden bakıldığında güzel bir yola benziyorsa “ne güzel kaderim varmış” diyecektir. Hayat yolunda “güzel” insanlarla karşılaşmak ve onlarla mutluluğu paylaşmak gibi. Ya da “güzel” yerlerden geçmek ve keyiflenmek gibi…

Yol, yoldaki kişi için bulunduğu yerden bakıldığında berbat bir yola benziyorsa “ne kötü kaderim varmış” diyecektir. Hayat yolunda “kötü” insanlarla ve durumlarla karşılaşmak ve acı çekmek gibi. Ya da “kötü”, “tehlikeli” yollardan geçmek ve korkmak gibi…

Ve kaderimize ilişkin yorumlar zamanla, durumla ve daha bir çok şeyle değişir. Karşılaştığın güzel insanlardan beklediğin özel şeyleri bazen alamamak ya da bir gün onları kaybedip yalnız kalmak gibi. Ya da “kötü”, “tehlikeli” yollardan geçip eşsiz bir manzaraya ulaşmak gibi… İşte bu yüzden hayatta kader diye bir şey vardır ancak “iyi” ya da “kötü” kader diye bir şey yoktur.

Kaderinin sürekli acı ya da sürekli mutluluk içermesi diye bir şey ise hiç yoktur. Çünkü tüm ömrün acı içinde de geçse hayata gözlerini mutlu kapatamayacağını kimse söyleyemez. Yani kaderin her an yeni bir kaderdir ve önemli olan yol değil onu harika bir yolculuk yapabilmektir. Harika bir yolculuk isteyen içine her türlü duyguyu serpiştirip sonunu mutlu bitirir.

En iyisi başına gelen şeyin – bu ne olursa olsun – daima hayrına olduğunu varsaymak ve elinden gelenin en iyisini yapmaktır. Ve ilginç olan sen bunu yaptığında kaderinin de güzel bir kader olduğunu göreceksin.

“Amor fati”

Labirent


Yalansız yaşamak; ışıkta yaşamak mümkün olmasaydı; karanlıktan çıkış olmazdı. Biz de çıkışı olmayan bir labirentte açlığıyla baş başa peynir arayan zavallı farelerden farksız olurduk. Çıkışı olmayan labirent, labirent değildir. Işıkta yaşamak tek umudu insanın. Umut yoksa yaşamak niye? Evet, hayat eylem sever. Fakat umutsuz eylemin bir anlamı olabilir mi?

Çöldeysen istersin. Su istersin, gölge istersin, çölden çıkış istersin, bir Allah kulu, bir yoldaş istersin, bir ses istersin. Çünkü çölün cazip bir tarafı yoktur. Ve ararsın. Ve istersin.. Ve ararsın... Ve büyütürsün... Susuzluğunu, eksikliğini, arayışını, bekleyişini...

Ve zaten en başından yanılgıda olduğunu göremeden labirentten çıkamazsın. Yanlış yönü gösteren pusula ile okyanusa açılmak kimseyi aradığı limana götürmez. Ve hayat sınırsız deneme - sınırsız yanılma oyunu olmamalı.

Çölün kendi cazibesini görebildiğinde çöl artık çöl değildir ve içinde büyüttüğün, çöl olmaktan çıkıp bir vaha olur birdenbire. Ne iyi şey; içinde bir çöl değil bir vaha, bir göl, bir orman büyütmek.

14 Ağustos 2009

Göz

Göz kapıdır;
Kapılar kapalıdır.

Göz kapıdır;
Aşk kapının anahtarıdır.

12 Ağustos 2009

Aşikar

Adım aşikar - hiç sır olmadı hayatımda.
Sıfırdan ne geriye ne ileriye sardım;
Ne unutulası bir şey yaşadım;
Ne de yaşanası bir şey unuttum kenarda.

Kim için?


Değerinin üzerinde etikete sahip olanlar ve hak ettiği değeri alamamış olanlar,
(insanlar, şirketler, ekipler, devletler…)

Maddi, manevi, insani, ilişkisel tüm KRİZLER sizin için…
Kaos adalete hizmet eder.

İnsanın olacaksa bir derdi o da değer katmak olmalı.

06 Ağustos 2009

Teselli


İnsan kudretli olmak ister ve bazen olduğunu da sanır ama yanılır. Kudret O’nundur. Diz çöküp boyun eğmesini ve O’na sığınmasını bilmek lazım. Veren de O'dur alan da O’dur. Gücün, aklın yetemediği yerde yeniden ve tüm kalbinle "şehadet" etmek lazım. O’nun aldıklarından “incinmemek” verdiklerinden “böbürlenmemek” lazım.

Sonsuz bir teselli var. Ve bu dünyada var. Çünkü O tüm alemlerde var. Çünkü O her zerrede var. Çünkü O zaten sende var.

O’na gitmek için yöntem lazım değil. Hep birilerinin öğrettiği yollardan yürümek lazım değil. O hakikattir. Yalanı terk ettiğin her an sen O’na vardın. Tek bir imtihan var; yalanı, sahteyi, gölgeyi, maskeyi, nefsini, kendini O’nda yok etmek. O’nun sesi, sözü, nefesi, dokunuşu olabilmek. Bütün acılarıyla, sahte mutluluklarıyla, akıl oyunlarıyla, hikayeleriyle - nefsini baş başa bırakıp O’na yönelebilmek. Ve tüm yaşadıklarımız ve tüm kendimize yaşattıklarımız hep bunu bilebilmek ve bildiğini hazmedebilmek için.

Biliyorum bunları sen de biliyorsun. Ve biliyorum bir yanın hak verse de yine de bir şeyler var ve kabullenmek zor geliyor. İzin ver canım benim, her şeyin bir zamanı var. İnsanız ve kırılganlıklarımız var. İnsanız ve baştan çıkaran isteklerimiz, zayıflıklarımız var; ümitsizlik anlarımız var. Ve tüm bunlara rağmen biz O’nun sevgilisi ve kıymetlisiyiz.

Çok sevildiğini ve gözetildiğini bil. Asla ümitsiz olma! Lakin zirvelere erişmek zordur. Ve bir günde de zirvelere çıkamazsın. Çıkmamalısın da. Çünkü bunu kaldıramazsın. Yolun her neresinde olursan ol – “hep bulunduğun yerin, anın, hadisenin hakkını vermelisin.“ Ver o zaman.

04 Ağustos 2009

Alışveriş

Almak ya da vermek için yaşama.

Yaşa ve ver ve yaşa ve al.
Nefes yaşam katar ama nefes için yaşanmaz.

22 Haziran 2009

Sular Akar

Sular sevdiğine başka sevmediğine başka akmaz.
Sular akar.
Sular sevildiğinde başka sevilmediğinde başka akar.
Sular akar.

Hayat sevdiğine başka sevmediğine başka bakmaz.
Hayat bakar.
Hayat sevildiğinde başka sevilmediğinde başka bakar.
Hayat bakar.

Aşk İçinde

Zamansızdır aşk. Evveli yoktur; sonrası olmayacaktır. Ezelde aşka düşmüşsündür ve ebediyen âşık kalacaksındır. Aşk içindeysen; zaten her şeyin, hep aşk olduğunu; aşktan gayrı bir şeyin hiç olmadığını bilirsin. Aşk içindeysen; yeni başlayan bir şey olmadığını ve ne yaşanıyorsa bitimsiz olduğunu bilirsin. Sonsuza dek yanacağını ve hep gürül gürül çağlayacağını bilirsin.

Mekânsızdır aşk. Sadece âşık ile maşuk arasında bir yerlerde yaşanmaz. Burada, orada, her yerdedir. Herhangi bir kaba, herhangi bir bedene; hatta bir gezegene bile sığmaz. Her mekâna işler ve doldurup mekânı, yine de taşar; sonsuzun kara deliklerine. Aşk içindeysen her yerdesindir ve her yer senindir. Aşk içindeysen gidilecek bir yer olmadığını bilirsin. Nereye gitsen yanacağını ve her yerden çağıldayacağını bilirsin.

Bilirsin bilmeye de dönüp bakmazsın bildiğine. Hem bilmesen ne olacak ki aşk sana yeter.

Aşk herkese yeter.

Bir tek aşk, tüm zamana ve tüm mekâna yeter.

Bir tek aşk, tüm zamanı ve tüm mekânı siler.

Bildiğine dönüp bakarsan, anlamaya, ad koymaya kalkarsan dışına çıkarsın aşkın… Olmadık mekânlar yaratır, olmadık zamanlar kurarsın. Olmadık hayatlar yaşar, olmadık acılara dalarsın. Sanki aşkın dışındaymış gibi hatta aşkı ararmış gibi yaparsın ve ne kadar aransan da bulamazsın. Aradıkça anlamı; daha da yayılır; geçmiş ve gelecek arasına sır. Uzaklaşır her mekân; küçücük kalır içinde gerçek. Tüm dünyayı da gezsen saklandığı yerden çıkartamazsın. Kaybolursun olmadık dağlarda ve çıkamazsın sığ sulardan – bir türlü engin denizlere.

Anlam taşıyan her şey aşk içindedir. Aşkın dışına çıkan her şey anlamını yitirir. Anlamsız her şey yavanlaşır, zoraki yaşanır. Anlamsız görünen her şeye ego bir anlam uydurur. Herkesin kendince sebepleri, açıklamaları vardır. Yazık ki, sabah akşam su taşısan da döndüremezsin değirmenin çarkını. Zavallı olmak budur. Zavallı olmak aşk içinde dönmek varken düşmemek için tutunacak dal aramaktır. Kayıp olmak budur. Kayıp olmak anlamsız, aşksız kalmak, kurumaktır.

Asla düşündüğün nedenlerden ötürü öfkeli değilsin. Onun ya da bunun yüzünden değil çilen. Aşksızlığa isyandır meselen – anlasana. Göğe erişmek, yükselmek isterken kökü toprağa inememiş, açıkta kalmış dev bir çınar gibisin. Her an yıkılabilirsin. Tutunmaya çalışma bırak; yıkılıversen bulacaksın. Evine dön. Toprağına karış. Korkma. Aşk içinde incitilemezsin.

Asla düşündüğün nedenlerden ötürü korkmuyorsun. Öfkelisin, korkuyorsun; çünkü orada olmayan bir şeyi görüyorsun. Apaçık, aşikâr olanı göremiyorsun; aşkı göremiyorsun. Açık arazide gökyüzünü, ağaçları, kuşları; rüzgârın şarkısını, kelebeklerin dansını görmüyorsun. Börtü böceğin sana seslenişini duyamıyorsun. Sana gördüğünü söylediği umutsuz mücadeleyi bire bin katarak anlatan kör bir yalancıya kanıyorsun. Evine dön. Aç gözlerini. Şarkıya karış. Korkma. Aşk içinde kandırılamazsın.

Çok meşgulsün. Meşguliyetin tüm kapıları kapatıyor. Güzellik gelip geçer canım benim. Zamanında koklayacaksın gülleri. Aşkın her mevsimini ayrı yaşayacaksın. Bal verdiğinde çiçekler, arılar almasaydı aşkla, döner miydi dünya aynı mutlulukla? Yanarak koşuyorsa ateşe, ateş yakmaz pervaneyi canım benim. Korkma! Ateşe atıl. Aşkın yanında ölüm nedir ki? Aşk içinde ölümü tadamazsın.

Ardından baktığın; aşk değil. Gelmesini umduğun; aşk değil. Aşk daima şu anda ve aşk daima burada canım benim. Evine dön! Durma! Bu yakadan öbürüne haykır türkülerini, şarkılarını… Del geç, kara kıyametini aşksız kalmışların; öksüzlerin, bahtsızların… Başka nasıl açılır gökyüzü; başka nasıl gösterir güneş aydınlık yüzünü? Tek şansın kaldı görmüyor musun? O da aşk. Aşk; hemen şimdi! Bakınma ötelere öyle. Aşk; hemen burada! Aranıp durma. Sendedir aşk. Sorma başkasına; Aşk içinde bir başkası hiç olmadı ki…

15 Haziran 2009

Aşkın Kapısındaki Cellat

Seni tanımadan evvel
Bilmezdim cehaletimi..
Ne vakit ki boyun eğdim
Ne vakit ki kanayan gönlümü
Ellerine verdim;
Ve seni de sevdim
Açıldı kapılar.
Nihayet senden de geçtim.